28 Temmuz 2009 Salı

2 DTP’LİYE FAİLİ MEÇHUL İNFAZ

Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinin Beşağaç köyünde DTP sempatizanı iki kişinin cesedi, göğüslerine kurşun sıkılmış ve başları taşla ezilmiş halde bulundu. Mehmet isimli birinin köylüleri koyun satmak için çağırdığı, köylülerin çağrı üzerine gittiği belirtiliyor
Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesi yakınlarındaki bir derede 29 Mart yerel seçimlerinde DTP'ye gönüllü çalıştıkları belirtilen Necman Ölmez ile Ferhat Ediş'in cesetleri bulundu. Önceki gece araçla Beşağaç köyünden Günyüzü köyüne gitmekte olan Necman Ölmez ile Ferhat Erdiş'i adayan yakınları cesetlerini buldu. Ediş ve Ölmez'in telefonla Mehmet adlı bir kişi tarafından aranarak koyun satın almak için görüşmeye davet edildikleri belirtiliyor.
Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Necman Ölmez ve Ferhat Ediş önceki akşam kayboldu. Köylüler Ölmez ve Ediş'i bulmak için arama başlattı. Ölmez ve Ediş'in aracı Bişi bölgesi Hamdipınar deresi yakınlarında bulundu. Aracın 10 metre ilerisinde de üzeri otla örtülmüş cesetler bulundu. Olay yerine çağrılan güvenlik güçleri Ediş ve Ölmez'in göğüslerine birer kurşun sıkıldığını, başlarının da taşla ezildiğini belirledi. Cenazeler otopsi için Şırnak Devlet Hastanesi'ne gönderildi.
Ferhat Ediş ve Necman Ölmez'in cesetlerinin bulunduğu yerin 400 metre yakınındaki tepelerde korucu gözetleme noktalarının bulunduğu belirtildi. Ölmez ve Ediş'in vurulduktan sonra araçlarının çalışır halde dere yatağına yuvarlandığı öne sürüldü.
Olayın duyulması üzerine Beytüşşebap'ta bulunan DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır ile Cizre Belediye Başkanı Aydın Budak, DTP'lilerle birlikte olay bölgesine gitti. Öldürülenlerin DTP'li değil, yerel seçimlerinde partilerine gönüllü çalışan kişiler olduğunu söyleyen Sevahir Bayındır, olayın barış sürecini provoke etmeye yönelik bir cinayet olduğunu ifade etti.

BEŞAĞAÇ'TA KATLİAM YAPILMIŞTI
Beşağaç köyü, 2 yıl önce 12 köylünün taranarak öldürülmesi olayı ile göndeme gelmişti. Beşağaç'ta Yusuf Ataman adlı müteahhite ait firmanın aldığı su şebekesi ihalesinde çalışan köylüleri taşıyan minibüs, 29 Eylül 2007'de Beşağaç köyüne 10 kilometre uzaklıktaki Sıhala deresinde kimliği belirsiz saldırganlar tarafından taranmış, olayda Köy muhtarı Yusuf Acer, minibüs şoförü Kamil Akdoğan, korucular Rahmi Acer, Kadri Acer, Orhan Acer, Kazım Acer, Zeki Acer, köylüler Reşit Acer, Harun Acer, Sefer Acer, Bengin Acer ve Cuma Ermahan hayatını kaybetmiş, Memduh ve Erdal Acer ise saldırıdan yaralı olarak kurtulmuştu.
Faili meçhul kalan soruşturma dosyası, Diyarbakır’daki özel yetkili Başsavcılık tarafından yeniden incelemeye alınmıştı.
Yeniden incelemeye alınan katliam dosyasında, Beytüşşebap ve Beşağaç köyünde yaşayan bazı köylüler ile Jirki ve Mamkuran aşiretine mensup bazı korucuların da bilgilerine tanık sıfatıyla başvurulacak, yine olay yerinde eksik boş kovan toplandığına ilişkin iddialar araştırılacaktı. Beşağaç köyü sakinleri olaydan sonra verdikmeri ifadelerde,köylerinin 90'lı yıllarde devlet tarafından başatıldığını, daha sonra yakındaki Jirki aşiretinin bir köyüne sığındıklarını ve aşiretin lideli korucu Tahir Adıyaman'ın himayesine girdiklerini söylemişlerdi.

ÖCALAN: ÇÖZÜN, NASIL ÇÖZERSENİZ ÇÖZÜN

Kürt sorununun çözümü için 15 Ağustos'ta açıklayacağı 'yol haritası merakle beklenen Abdullah Öcalan avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada "ben de eski ben değilim. Hürriyet gazetesi de eski Hürriyet değildir. Geçmiş geçmişte kaldı. Devlet de eski devlet olamayacak” dedi. Fırat Haber Ajansı, Abdullah Öalan ile avuklarının yaptığı görüşmenin notlarını yayınladı. Bir yazısında kendisi ile görüşmek istediğin yazan Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkok'e cevap veren Öcalan; 'reel sosyalizmin' etkilerinde olduğu yıllardan bu yana çok değiştiğini artık şiddeti benimsemediğini, kendisini 'radikal demokrat' olarak tanımladığın söyledi. Hükümetin sorunun çözümü konusunda muhatapsız davranmaya çalıştığını belirten Öclan, dolaylı görüşmelere kapı araladı.
Öcalan'ın avukatlarına söyledikleri özetle şöyle: “Ertuğrul Özkök köşe yazısında benim hakkımda daha önceleri törörist, terörbaşı benzeri kavramlar kullandığını, ama bugün bunun doğru olmadığını, kullanılan dilin daha yumuşak olması gerektiğini belirtmiş. Evet ben de eski ben değilim. Hürriyet gazetesi de eski Hürriyet değildir. Bu saatten sonra da eski Hürriyet olamaz. Daha çok değişecektir. Geçmiş geçmişte kaldı. Devlet de eski devlet olmayacak. Ben de daha önce reel sosyalizmin etkisiyle bir takım şeylerin olabileceğini düşünüyordum. Bugün görüldüğü gibi Rusya ve Kafkasya’nın durumu ortada. Çin sosyalizm ile ancak ABD’ye hizmet ediyor. Çatışma, şiddet, ölüm benim mantığım değildir. Bu nedenle ben bunlardan vazgeçtim. Demokratik siyaseti ve özgürlüğü esas alıyorum. Ben radikal demokratım.
Türkiye’nin kodlarını çözdüğümü Ertuğrul Özkök görmüş. Makalesinde değinmiş. Onun ilişkili olduğu en az 40-50 kişi var. Onlar benim bunu çözdüğümü biliyorlar. Niye çözdüm? Tecrübelerimden, yaşadıklarımdan çözdüm. Ben tek başıma gereğini yaptım. Hatta bana ‘teslim oldu, şu oldu bu oldu’ dediler. Benim vicdanım ve aklım çatışmaya, insan ölümlerine el vermiyor. Bana diyorlar ki teslim ol. Kendi kişiliğinden vazgeç, onursuzlaş diyorlar. İnsanlığından çık diyorlar. Bunu asla kabul etmem.

SABAH'A YALANLAMA
Basında muhataplık konusu işleniyor. Muhatap olmaya bayılmıyorum. Öyle bir derdim de yok. Basında çok da işlenen 15 Ağustos’ta açıklanacak denilen yol haritasını yetiştirmeye çalışacağım. İki, üç hafta bu böyle geçer. Radyodan dinledim. Bugün, Sabah gazetesi yazmış. Bunu nerden çıkarıyorlar? Ben daha yeni yazmaya başladım. Doğrusu hiç alakası yok. Bu konuda ben daha bir şey söylemeden nasıl yazıyorlar? Çözün nasıl çözerseniz çözün. Kimi muhatap alırsanız alın. Ama ciddi olalım.”
'PERDE ARKASINA GEÇERİM'
Sayın Erdoğan ve Gül’ün dolaylı da olsa, basın yoluyla da olsa çağrıları oldu, ricaları oldu. Ben de bunlara cevap verdim. Osmanlı zamanında padişahlar perde arkalarından dinlerlerdi. Eğer çözüm olacaksa biz bunu da kabul ederiz. Eğer bu sorun çözülmezse farklı gruplar da çıkabilir, bu gruplar inisiyatif geliştirebilirler. Ben burada her şeyi önleyecek durumda da değilim. Bunu kaba bir tehdit olarak da söylemiyorum.”

‘Akil adamlara anlatayım’
Abdullah Öcalan muhataplık meselesinde daha önce önerdiği gibi yine ‘akil adamlar’dan bir komisyon oluşturlmasını ve bu komisyonun kendisini dinlemesini istedi: “Benim için federasyon da hatta konfederalizm de çok önemli değil. Benim temel aldığım kişinin kendisi ve temel özgürlüğüdür... Ben çözeceğim diyorsun, nasıl çözeceksin. O zaman kiminle nasıl çözeceksin. Sayın Erdoğan’a sesleniyorum. Herşey bizim olsun diyorsunuz. Sizin olsun ama bizim de temel insani değerlerimize de saygılı olunmalıdır. Akil adamlar komisyonu kurulabilir. Ben de o komisyona kendi düşündüklerimi, çözümün nasıl olabileceğini anlatmalıyım."

27 Temmuz 2009 Pazartesi

MÜNİR DIŞKAYA YOLDAŞI ANDIK

26 Temmuz Pazar günü Almanya’nın Berlin kentinde 30 Temmuz 1979 yılında Adana da sulama kanalında yitirdiğimiz TKP/ML Hareketi’nin MK üyesi Münir Dışkaya yoldaşı andık. Bir yoldaş devrim şehitleri anısına saygı duruşu çağrısıyla başlayan anma etkinliğine bir yoldaşın şiir okumasıyla devam etti ve ardından bir yoldaş Münir Dışkaya yoldaşın yaşamı ve mücadelesi anlatan konuşmayla sürdür. Yoldaş konuşmasında Münir yoldaşın kaybı erken ve büyük bir kayıp olduğuna vurgu yaptı. Tam da komünist harekete daha fazla yararlı olacağı bir zamanda kaybettik sözleriyle konuşmasına devam eden yoldaş Münir yoldaşı Anılarını yükleyerek geleceğimize, omuzlarımız da ağırlığını bırakarak görevlerinin, bir de avuçlarımıza ateşten bayrak, hep gidenlerin ardı sıra keşke görmeseydik, tanımasaydık diyorsak da yine sevinç ve gururunu duyarız, umutlu yürüyüşlerin ve içten yoldaşların. Biliriz ki geleceğimizin yılmayan direniş neferleri, karanlık gecelerimizin kızıl yıldızlarıdır onlar. Ne kadar acı verse de bir anda terk edişleri bizi, birden çıkıp gelecekler alınlarında ter damlalarını silerek, gülen yüzleriyle merhaba yoldaş diyecekler çalışmalarımızı denetlercesine!
Bazen imkansızı yaşamak yaratmak gibi, fakat yanar yine kavganın içinde canımız. Öfkemiz parçalar kayaları, tutamayız içimizde birikip gözlerimizde boşalan sağanak yağmuru, sel olur yoldaşlığa bağlılık, yaşama sımsıkı sarılış ve aydınlık günlerin hatırına verilen kavgada, devrime bağlanış ve direnir umut. Hep yeniden başlanır, onun için yakalayamayız zamanı ve hep yeniden yaratırız zamanı. Bugün kavga zamanıdır artık, Münirleri, İrfanların, İboların, Kemallerin, AliEkberlerin ardılı olma, yani komünist olma, kendi külünde yeniden yaşam ve Anka Kuşu'nun kanadından tutup gökyüzüne uçma zamanıdır.
Münir yoldaş seni yazmalı ve genç kuşaklara tanıtmalıyız. Senin cesaret, coşku,engel tanımayan ve yoktan var eden önder militan yanını yeniden hatırlayıp ayağa dikmeliyiz. Seni bir sıcak ayında tanıdım ve güleç yüzünle, tartışmadaki kararlılığın ve örgüte sahip çıkarken ki kartal bakışlarınla yoldaşça kenetlendik. Yıkıntılar ve güvensizlikler, yokluk ve yoksunluklar içine omuz omuza vererek zorlukları aşmayı yaşadık. Yoldaş için herşeyini vermekten geri durmayan feda ruhuna tanıklık ettik ve senin gibi yoldaşlarla omuz omuza sosyalizm kavgasını örme savaşımı içinde olduğumuz için hep gurur duyduk ve senin yarım bıraktıklarını tamamlamaya söz verdik ve eğilip bükülmeden bugün kavganı ileriye taşımaya çalışıyoruz. Sözleriyle konuşmasını sonlandırdı ve ardından Münir yoldaşı yakınen tanıyan bir yoldaş anılarını ve ondan bugüne taşımamız gereken komünist özellikler vurgu yaptı.
Şehitlere sahip çıkmanın önemine vurgu yapan yoldaş devrimci mücadeleyi geriye düşmüş durumundan ayağa kaldırmak için daha sıkı mücadeleye sarılmak gerektiğini söyleyerek Münir yoldaşı anma etkinliği sona erdi.

Münir Yoldaş Ölümsüzdür !
Anıları Mücadelemize Rehber Olacaktır !

27.07.2009
Berlin DHB taraftarları

ALPAGUT DENEYİMİ ÖĞRETMEYE DEVAM EDİYOR

Alpagut Linyit İşletmesi işçileri, kendi taban örgütlülüklerini yaratarak yönetime el koydukları ve üretimi yeniden örgütledikleri büyük bir deneyimle tarihe geçmenin haklı gururunu da yaşıyor.
Alpagut Linyit İşletmesi işçileri, kendi taban örgütlülüklerini yaratarak yönetime el koydukları ve üretimi yeniden örgütledikleri büyük bir deneyimle tarihe geçmenin haklı gururunu da yaşıyor.
1969 yılında, Bağımsız Çorum Ahalisi ve Maden İşçileri Sendikası’nın örgütlü olduğu Alpagut Linyit İşletmesi’nde çalışan işçilerin düşük olan ücretleri bir de parça parça ödeniyordu. Ayrıca işçiler çalışma güvenliği için gerekli teknik donanımdan da yoksunlardı. Bu sorunların giderilmesini isteyen işçilerin talepleri, üretimin düşük olduğu bahanesiyle reddediliyordu. Bu durum karşısında fabrikada bir araya gelip toplantılar düzenleyen işçiler, seçtikleri temsilci arkadaşlarını sendikacılarla görüşmek üzere Ankara’ya gönderdiler. Fakat sorunlarının çözümü konusunda sendikacılardan bekledikleri desteği alamadılar. İşletmenin bölge müdürü de olan Sendika Şube Başkanı Mehmet Kocatüfek, işçilerden değil patrondan yana tutum almaktaydı. Ama işgalden sonra tavır değiştirecekti.
Bütün bunlara, zarar edildiği gerekçesiyle 73 gündür ücretlerin ödenmemesi de eklenince, 786 maden işçisi 16 Haziran 1969’da harekete geçti ve fabrikayı işgal edip yönetime el koydu. İşgalle birlikte fabrikadaki üretim işçiler tarafından yeniden düzenlendi. İlk iş olarak, işletmedeki tüm işçilerin yer aldığı ‘İşçi Genel Kurulu’ oluşturuldu. Kurul üretimi yönetecek bir ‘İşçi Konseyi’ seçti. İşletmenin hesapları düzenli bir biçimde tutuluyordu. Kömür satışı, oluşturulan satış komiteleri aracılığıyla gerçekleştiriliyordu. Üretim 8’er saatlik üç vardiya halinde yeniden örgütlendi. Vardiyası biten işçiler 8 saat daha fabrikada kalıp olası bir saldırıya karşı nöbet tutuyorlardı.
İşçiler arasında işbölümüne gidilmişti ve hiç kimseye ayrıcalık tanınmamıştı. Büro işçileri, teknik personel ve muhasebeciler konseyin denetimi altında çalışmaya başladılar.
İşletme, patronun yönetimi altında zarar ederken, işçilerin yönetimi altına girdikten kısa bir süre sonra kâr etmeye başladı. 2. ve 3. haftalarda üretim hacmi yüzde 50 arttı. Eskiden 250-300 ton olan üretim, 410-450 tona kadar yükseldi. Günlük satış bedeli ise 8 bin liradan 40 bin liraya çıktı. İşgalden önce işçilerin yönetimine karşı çıkan sendika yönetimi, işçilerle yaptığı toplantı sonunda işletme yönetimine katıldı. Alpagut işçileri, bu eylemleriyle ilk defa patronlar olmadan da üretebileceklerini, üstelik yönetim işinde de çok daha başarılı olabileceklerini ortaya koymuşlardı. Patronlar sınıfını esas rahatsız eden de buydu. Bu nedenle hükümet işçilerin bu hareketini bir an önce bastırmak için harekete geçti. İçişleri Bakanlığı tarafından Çorum Valiliği’ne talimat verildi. Ankara’dan Çorum’a gönderilen jandarma birliği, 17 Temmuz’da madeni kuşattı. Direnmeye hazırlanan işçiler, sendika yönetimi tarafından yatıştırıldığı için jandarmanın müdahalesi kısa sürdü. Operasyonun ardından 35 gün süren işçi yönetimine son verildi. Jandarma komutanı, valilikten aldığı emirle 7 işçi, 3 sendikacı ve 1 memurun işine son verildiğini ve işletmenin yönetimine el koyulduğunu bildirdi. İşçiler bu karara 2 gün ocaklara inmeyerek tepki gösterdi.
İşten çıkarılan sendika şube başkanı Mustafa Kocatüfek, işgalin ardından işçilere ve kendisine yöneltilen suçlamalara karşı, “Davranışım suç ise neden 32 gün sonra müdahale ettiler? 1 milyon lira alacaklıyız, jandarma göndereceklerine alacaklarımızı göndersinler” sözleriyle yanıt veriyordu.
İşgalin sona ermesiyle sendika ile işveren arasında toplu sözleşme imzalandı. İşten atılan işçiler yeniden işe alındı. İşletme bir süre sonra işçilerin talepleri doğrultusunda Türkiye Kömür İşletmeleri’ne devredilerek devletleştirildi. Alpagut işgali, işçilerin özyönetiminin bu topraklardaki en önemli örneklerinden biri oldu. Bu deneyim, işçilerin üretmekle kalmayıp yönetebileceğini bir kez daha kanıtlamış oldu.

Üçüncülükten işçiye düşen:YOĞUN SÖMÜRÜ

Kriz gerekçesiyle işten atma ve ücretsiz izin uygulamalarına sık sık başvuran Ford, İstanbul Sanayi Odasının hazırladığı “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu 2008 Raporu”nda 3. sırada yer aldı. 2009 yılının başından itibaren 2000 civarında işçinin atıldığı, ayda 10 gün çalışma ve ücretsiz izinlerin dayatıldığı, 400 işçinin Arçelik Klima fabrikasına ödünç verildiği Ford, kârlılıkta da 3. sıradaki yerini korudu.
Ford’un kârlılıkta 3. sırada olmasını, kendileri üzerindeki sömürüye ve hak gasplarına bağlayan Ford işçileri, bir taraftan kârına kâr katan bir fabrikanın diğer taraftan işçiye sefaleti reva görmesinin kabul edilemez olduğunu belirttiler. Ford’un geçen yıl da ihracat şampiyonu olduğunu söyleyen işçiler, zarar etmeyen fabrikanın kârında meydana gelen küçük bir azalmanın faturasının işçiye çıkarıldığını ifade ettiler.
İŞÇİ HAKLARI BUDANIYOR
Ford’un kârlılık için aldığı tedbirlere işçi haklarını budamaktan başladığını belirten bir Ford işçisi, “Her yıl verilen 250 YTL’lik hediye çekleri verilmedi, fabrikanın kuruluşunun 50. yılı dolayısıyla işçilere televizyon ve diz üstü bilgisayar verileceği söylenmişti, verilmedi. Her yıl yapılan konser, piknik, sünnet etkinlikleri yapılmadı” diye konuştu. Temmuz ayında yapılan açık kapı toplantısında fabrika müdürü Haydar Yenigün’ün bu kesintilerden 30 trilyon kâr ettiklerini söylediğini hatırlatarak sözlerine devam eden Ford işçisi, fabrikanın kârlılıkta 3. olmasının gerekçesinin bu sözlerde aranması gerektiğini belirtti.
PATRON KRİZİ FIRSATA ÇEVİRDİ
Ford’un kriz döneminde zarar etmediğini olsa olsa kârdan zarar ettiğini belirten bir diğer Ford işçisi, “Patron krizi fırsat bildi. 10 yıllık işçileri dahi çıkardı. Yerine asgari ücretle yeni işçi aldı. Bütün işçileri ücretsiz izne çıkardı. Ayda on gün işe geldik. İnsanlar bunalıma girdi. Sadece bunalımdan bile birçok işçi işten çıktı” şeklinde konuştu. Hükümetin aldığı önlemlerin de işçilere yaramadığını belirten Ford işçisi şöyle devam etti: “Bu önlemlerin bize bir faydası olmadı, ÖTV’yi indirdiler. Yine patron kazandı. Olan yine işçiye, garibana oldu.”
Ford fabrikasının otomotiv sektöründe en düşük ücreti verdiğini vurgulayan başka bir Ford işçisi, “Aldığımız ücret zorunlu ihtiyaçlarımızı bile karşılamaya yetmiyor, ihtiyaçlarımızı karşılayamayacağımız korkusuyla eşlerimizle dışarı çıkmaya çekiniyoruz” diye konuştu.
İŞÇİ SAYESİNDE OLDU
“Ford kârlılıkta 3. olduysa bu işçiler sayesin olmuştur” diyen Ford işçisi, şöyle devam etti: “Fabrikanın elde ettiği kârın sonucu olarak, bize az işçiyle çok iş yapmak, esnek çalışma, sosyal hakların gasp edilmesi, düşük ücret reva görüldü.” (Kocaeli/EVRENSEL)

YETER

Kürt sorununa çözüm tartışmaları yoğunlaşırken, konuşan ünlü romancı Yaşar Kemal, Kürtlerin dil ve kültür taleplerini yerine getirmenin ülkeyi böleceğini öne sürenlerin yalan söylediğini belirterek, “Yeter yeter yeter, filinta gibi genç çocuklarımız gidiyor” dedi.
Radikal gazetesinden Cem Erciyes’in sorularını yanıtlayan Yaşar Kemal, “Kürtler bölünme istemiyorlar, 80 yıldır da bağırıyorlar. Ama yöneticiler duymuyorlar” dedi.
Kemal, gazetede dün ikinci bölümü yayımlanan röportajda şöyle konuştu: “Anadolu çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir topraktı. Çünkü Anadolu hem Akdeniz, hem Mezopotamya, hem Kafkasya, hem Karadeniz’di. Ve Anadolu’daki kültürler, tarih boyunca hep birbirlerini beslemiş, aşılamışlardı. Milattan önceki Anadolu’nun yalnız Ege Denizi kıyılarına bakacak olursak, ne kadar çok dilin, ne kadar çok kültürün olduğunu görürüz. Bu kültürlerdir ki Milet filozoflarını, Homeros’u, daha yüzlerce baş eseri yaratmışlar, insanlık kültürüne kaynaklık etmişlerdir. Anadolu’da bugün de birçok kültür, Cumhuriyet’ten bu yana bütün yasaklara karşın kör topal yaşamaktadır. Çok kültürlü Anadolu’da Türk kültürünün, dilini egemen dil, egemen tek kültür yapmak isteği, bütün bu dilleri, kültürleri yasakladı. Çağı yakalamak çabası ile yerel zenginlikleri, kültür kaynaklarını canlı tutabilecek girişimler, Köy Enstitüleri, Halkevleri yok edildi. Böylelikle Türk dili, kültürü de cılızlaştırıldı.”
Bugün Türkiye üniversitelerinde Kürt dili, folkloru, edebiyatı enstitüsü olmadığını dile getiren Yaşar Kemal, “Her şey göstermiştir ki Anadolu’da tek kültürlü bir devlet kurmak Türkiye’nin her türlü zenginliğinin aleyhinedir. Anadolu bir mozaik kültürler ülkesidir. Büyüklüğü de, zenginliği de Anadolu’nun kültürler ve diller zenginliğinden dolayıdır. Türkiye’yi bu büyük olanaklardan yoksun bırakmak, ülkeyi bugünkü hale düşürmüş, hem de yönetimi ne olduğu belli olmayan bir ucubeye çevirmiştir” dedi.
‘YALAN SÖYLÜYORLAR’
Anadilde eğitim ve kültürel hakların bölünmenin yolunu açacağı iddialarını eleştiren Yaşar Kemal, “Anadiller Türkiye’yi nasıl bölecek; Lazlar mı, Çerkesler mi, Asuriler mi, Adana’da, Mersin’de, Hatay’da, Urfa’da, Siirt’te olan Araplar mı, bin yıldır Türklerle birlik olan Kürtler mi? Bunu söyleyenler Türkiye’ye dost mu? Ben kendimi bildim bileli hiç kimseye vatan haini demedim, bir insan neden vatanına hayınlık yapar, bunu anlayamadım. Bu Türkiye bölünecek diyenler niçin söylüyorlar bu yalanları? İnsanlar bunların yalanlarına nasıl inanıyorlar, bunu hiç anlayamıyorum” dedi.
Kürtlerin Lozan’da ‘biz azınlık değiliz’ diye bağırdıklarını dile getiren Kemal, “80 yıldan bu yana da bağırıyorlar: biz azınlık değiliz! Ama bu bağırmayı yöneticiler duymamışlar. Daha duymuyorlar. Oysa dünya değişti, birçok ülkede azınlıklar bile bütün insancıl haklara ulaştılar. Kürtler bugünlerde de daha bağırıyorlar: Biz azınlık değiliz. Ne olursak olalım bu vatan böldürülmez. Ne pahasına olursa olsun böldürmeyiz!
Duymayan bunu da duymuyor, duymayacak. Ben size iyimserim, iyimserliğin yazarıyım diye hep söylemiştim. İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratır diyen de benim. Ülkemin insanlarına da güveniyorum. Dünyayla birlikte onlar da değişecek.” (HABER MERKEZİ)

POLİS GÖREVİNİ YAPMIŞ!

İzmir, Erzurum, İstanbul hafta boyunca polis şiddeti olaylarıyla basına yansıdı. Tepki ve taleplerini dile getiren öğrenciler, gençler ve bir aile, polis şiddetinden nasibini aldı.
İzmir, Erzurum, İstanbul hafta boyunca polis şiddeti olaylarıyla basına yansıdı. Tepki ve taleplerini dile getiren öğrenciler, gençler ve bir aile, polis şiddetinden nasibini aldı. İşte tam bugünlerde de İstanbul Valisi Muammer Güler, ‘bu kadar da olmaz’ dedirtecek açıklamalarda bulundu.
Vali Güler, Başakşehir’de yakımlar sırasında yaşanan şiddeti savunarak, “Polis, okula ve evlere görevi gereği gaz attı, esnafı görevi gereği dövdü” dedi. Güler, dayanak olarak işkence ve ölümler sonrası yapılan açıklamaların vazgeçilmezi olan Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’na (PVSK) sarıldı ve ‘Yetkiyi buradan alıyoruz’ dedi.
GÜLER ŞİDDETİ SAVUNDU
14 Mayıs’ta İstanbul Başakşehir’de yapılan yıkımlarda tüm Türkiye’nin tepkisini çeken görüntüleri, İstanbul Valisi Muammer Güler savundu. Başakşehir’de yaşanan bu ‘polis terörünü’ DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, İçişleri Bakanlığı’na sordu. Tuncel’in verdiği sonu önergesini bakanlık adına yanıtlayan Vali Güler, polisin sert tutumunu savunmaktan çekinmedi. Güler, ‘duyarlı vatandaşların’ ihbarı üzerine illegal örgütlerin provokasyon yarattığı bilgisinin geldiğini ve polisin kendisini savunduğunu ileri sürdü; halkın haklı tepkisini ise ‘provokasyon’ olarak adlandırdı.
POLİSİN DAYANAĞI PVSK
Bildik açıklamalarla polis şiddetini savunan Güler, olaya ‘illegal örgüt mensuplarının’ karıştığını da ileri sürdü. Vali Güler, “duyarlı vatandaşların kendilerine istihbarat verdiğini” de öne sürdü. Vali Güler, söz konusu müdahaleyi, ölümlere ve işkencelere dayanak yapılan PVSK’ya atıfta bulunarak savundu. Güler verdiği cevapta, polisin saldırılara karşı kendisini savunduğunu ileri sürerek, kamera görüntülerine rağmen “Tepe İlköğretim Okulu’na emniyet güçleri tarafından hiçbir surette gaz bombası atılmamıştır” iddiasında bulundu.
HÂLÂ HAFIZALARDA
İstanbul Başakşehir’de 14 Mayıs’ta yapılan yıkımlar sırasında yaşananlar hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. Yıkım bahanesiyle polis mahalleyi abluka altına almış ve gaza boğmuştu. Bu gazdan nasibini alanlardan Tepe İlköğretim Okulu’nun yüzlerce öğrencisi de baygınlık geçirerek hastanelere kaldırılmıştı. Polisler bununla da yetinmeyip, 3’üncü kattaki bir eve gaz bombası atmış, evde bulunan 4 aylık bir bebek ağır yaralanarak hastaneye kaldırılmıştı. Yıkımda ‘elini korkak alıştırmayan’ polis, plastik mermi ve gaz bombalarını bitirmiş ve olay yerine bir kamyon mühimmat getirilmişti. Olayları yatıştırmak isteyen yaşlı bir vatandaş da emniyet amirinden tekme tokat dayak yemişti. Gazcı kardeşler olarak adlandırılan İstanbul Valisi Muammer Güler ve Osmaniye’ye atanan dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın ‘son işlerinden’ birisi de, işte Başakşehir’de yaşanan bu manzaralardı.