26 Ağustos 2009 Çarşamba

Genelkurmay kendi 'Yol Haritası'nı açıkladı

Haftalardır sessizliğini koruyan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 'Kürt Açılımı' konusunda kendi 'Yol Haritası'nı açıkladı. Başbuğ, üniter yapının değiştirilmesinin kabul edilemez olduğunu belirtirken, Kürt kültürü ve dilinin Anayasa'ya girmesini de redetti.

Uzun süredir sessiz kalan İlker Başbuğ, MGK toplantısından sonra ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yarın yapılması beklenen görüşme öncesinde kendi 'Yol Haritası'nı açıkladı. Genelkurmay'ın 'kırmızı çizgileri'ni içeren açıklamasında 'üniter devlet' vurgusu yapıldı.

Başbuğ, 'Anayasa'nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3'üncü maddesinde ifade edildiği gibi 'Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir.' Türk Silahlı Kuvvetleri, ATATÜRK tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa'nın 3'üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir' dedi.

'Ülkelerin ve milletlerin bütünlüğünün korunmasının bir bedeli vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri; bu bedelde kendisine düşen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içerisindedir' diyen Genelkurmay Başkanı, PKK'ye karşı yürütülen mücadelenin de devam edeceğini vurguladı.

Başbuğ, 'Bugüne kadar bölücü terör örgütü ile mücadelesinde 5003 evladını şehit veren Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa ve yasalar çerçevesinde, bölücü terör örgütüne karşı bugüne kadar dünyada eşine hiç rastlanmayan bir başarı ve özveriyle yürüttüğü mücadeleye bundan sonra da artan bir kararlılıkla devam edecektir' dedi.

Ancak sosyo-kültürel tedbirlerin önemli olduğuna da işaret eden Başbuğ, 'Türk Silahlı Kuvvetleri, bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, güvenlik alanının dışında kalan ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda da devlet tarafından gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğuna inanmaktadır' ifadelerini kullandı.

Başbuğ, TSK'nın görüşlerini şöyle sıraladı:

'Türk Silahlı Kuvvetleri;

# Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.

# Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.

# Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.

# Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.

# Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.

# Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.'

Aydınlardan Güler Zere'ye destek


Kanser hastası tutsak Güler Zere'ye bir destek de aydın ve sanatçılardan geldi. 128 aydın, Güler Zere'nin serbest bırakılması talebiyle bir bildiri yayımladı.

Çok sayıda aydın, sanatçı, akademisyen ve demokratik kitle örgütü temsilcisinin imzasını taşıyan “Güler Zere İçin Adalet İstiyoruz” başlıklı bildiri, İstanbul Tabip Odası'nda düzenlenen basın toplantısında kamuoyuna açıklandı. Basın toplantısına yazar Esat Korkmaz, şair Ruhan Mavruk'un yanı sıra İTO Genel Sekreteri Dr. Hüseyin Demirdizen ve KESK İstanbul Şubeler Platformu adına Dursun Doğan katıldı.

128 aydının imza attığı “Güler Zere İçin Adalet İstiyoruz” başlıklı bildiriyi Avukat Behiç Aşçı okudu. Aşçı, “Güler Zere'yi iyileştirebilmek için ne kadar şansımız kaldıysa hepsini kullanmak istiyoruz. Ahlakın ve vicdanın bunu emrettiğini, hukukun ve bilimin buna izin verdiğini biliyoruz” dedi. Metinde aynı zamanda, “Adalet; hapsedilen insanın; erken teşhis yapılmayarak, doğru ve iyi tedavi yürütülmeyerek, hekim seçme hakkı engellenerek, ailesinin ve dostlarının sevgi ve desteğinden yoksun bırakılarak öldürülmemesi demektir” ifadeleri yer aldı.

Aşçı'nın ardından konuşan yazar Esat Korkmaz, “Benim toprağımda devlet, insan öldürüyor. Aynı devlet cezaevlerinde de öldürme politikası yürütüyor” dedi. Güler Zere için de aynı politikanın uygulandığını belirten Korkmaz, “Bizler Güler Zere'yi cezaevinden çıkarmalıyız” dedi.

“Güler Zere İçin Adalet İstiyoruz” başlıklı metne imza atanlar arasında, Vedat Türkali, Haluk Gerger, Yıldırım Türker, Mithat Sancar, Hasan Kıyafet, Ragıp Duran, Eşber Yağmurdereli, Sevim Belli, Sungur Savran, Ali Bayramoğlu, Edip Akbayram, İlkay Akkaya, Leman-Şevval Sam, Servet Kocakaya, Suavi, Süleyman Çelebi, Sami Evren, Gençay Gürsoy, Şebnem Korur Fincancı da bulunuyor.

AÇILIM AÇILMADAN KAPANDI


Ankara'da 'alçak' irtifada çatışmasının düzeyi iyice düştü. Pazartesi ırkçılık ve şovenizm yarışına sahne oldu. AKP ve MHP ulurken, açılım urgana dolandı. CHP Yugoslavya sendromuna sarılırken, Genelkurmay yine tek'ledi, MGK gibi üniter açılım buyurdu.

AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, dün MHP'ye “Erciyes'te uluyorsan Ankara'da da uluyacaksın” dedi, 22 Temmuz seçimlerinden önce olduğu gibi MHP ile bir kez daha urgan tartışmasına tutuldu. MHP'li Oktay Vural, “İt ürür kervan yürür” diye cevap verdi. CHP lideri Deniz Baykal, yine bölünmeden dem vurdu, “Yugoslavya'da ne çıktıysa Türkiye'de de o çıkar” dedi. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ise, bugün TSK'nın yol haritasını açıkladı, MGK'nın açılım kırmızı çizgisi “üniter devlet”in altını kalınca çizdi.

AKP Mecliste uludu, urgana sarıldı

AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ konuşmasında, Bahçeli’nin 22 Temmuz seçimleri öncesinde Erzurum mitinginde halkın üstüne urgan attığını hatırlattı, idamın kaldırılması kararında MHP'nin de imzası olduğunu belirtti. Bozdağ, idam cezasının kaldırılması yönündeki anayasa değişikliğinin komisyon görüşmelerinde MHP'li üyelerin çekimser oy kullandığını hatırlattı, “MHP’li üyelere çekimser kalın talimatını kim verdi, Bahçeli talimat verdi mi vermedi mi?” diye sordu.

AKP Grup Başkanvekili, “Akan kan dursun, gözyaşları dinsin, huzur gelsin” diyenlerin MHP tarafından ‘ihanet’le ve hain olmakla suçlandığını belirtti, “Kanın durmasını istemek ihanet değildir asıl ihanet kanın akmasını istemektir. Albayrağa sarılı şehit cenazeleri istememek ihanet değildir. Asıl ayrılığın, ırkçılığın türküsünü söylemek ihanettir. Hitler de milliyetçiliği bir noktaya götürdü ama kaybeden Almanya oldu. Yugoslavya'da milliyetçilik başka boyutlara gitti, kaybeden Yugoslavya oldu” dedi.

MHP bu açıklamanın ardından olağanüstü toplandı. Açıklamalar toplantıdan sonra peş peşe geldi. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, “İt ürür kervan yürür. Başbakan, ABD'ye adamlar gönderip, 'sifonu çekmeyin' dedirtti. Nasıl ve kimlerce kullanıldığı görülüyor. Milleti 36 etnik gruba bölüp, milleti birbirine kırdırmak isteyen bu zihniyete geçit vermeyeceğiz” dedi. Genel Sekreter Cihan Paçacı ise, “Bozdağ'a yanıt vermeye değmez. Kendisi bu konuda bizim muhatabımız değil. Zurnanın son deliği. Bizi anlayacak zeka düzeyinde değiller. Bu açılım ülkeyi bölünmeye götürür” diye konuştu.

CHP ve MHP Yugoslavyalaştı

CHP lideri Deniz Baykal da bombardımana katıldı. Baykal, bir basın toplantısı düzenledi, MGK bildirisini eleştirdi, “MGK da sürecin parçası haline geldi. Kandil'de resmi temas yapan gazeteci de sürecin parçası haline geldi. Kim yanılıyor, bunu yaşar görürüz. Nereye götürecekse ben bilmiyorum. MGK umarım biliyordur” dedi. CHP, MHP ile aynı ağızdan konuştu, bir kez daha bölünme sendromuna sarıldı. Baykal, “Herkes üniter devlet diye başlamaktadır, ama üniter devlet sözü milli kimliğin bölünmesi düşüncesini kamufle etmek için kullanılamaz. Bu sürecin sonunda çatışma çıkar. Irak'ta, Yugoslavya'da ne çıktıysa Türkiye'de de o çıkar. Çıkılacak yolun sonu hüsrandır” dedi.

Baykal, anadilde eğitimi bölücülük olarak değerlendirdi, “Geldiğimiz noktada etnik dillerde eğitim yapılmasına yeşil ışık yakarak milleti ayrıştırma politikasına sahip çıkanlar, destek verenler, bu sürece göz yumanlar, bu sürecin sorumluluğunu üstlenmeyi içlerine sindirenler bilinmelidir ki tarihi bir ayıbın vebalini, sorumluluğunu üstlenmektedirler” diye konuştu.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da, Amerika gezisinde Yugoslavya hatırlatması yapmıştı. Başbuğ, “Biz ne ulus devletin çivisini oynatma konusunda tavır alırız, ne de üniter devletin. Bunun çivisi oynatılamaz. Oynatırsanız bakın Yugoslavya var. Kültürel özgürlüklerin önü açılabilir ama ulus devlet, üniter devlet yapımıza zarar vermemek kaydıyla” demişti.

Genelkurmay açılımda 'tek'ledi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 30 Ağustos dolayısıyla yayınladığı mesajda yol haritasını açıkladı. Genelkurmay, TSK'nın ulus devlet, üniter devlet yapısının değiştirilmesinin kabul edilemez olduğunu söyledi, Kürt kültürü ve dilinin Anayasa'ya girmesine karşı çıktı. Başbuğ, TSK'nın görüşlerini şöyle sıraladı:

-Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.

-Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.

-Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.

-Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.

-Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.

-Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.

25 Ağustos 2009 Salı

KÜRT SORUNUDA AKP MHP VE CHP’NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ AYNI

Kürt açılımı tartışmalarının gündeme girmesinin ardından hemen her kesim soruna ilişkin düşüncelerini ortaya koyuyor. Daha tartışma başlamadan burjuva düzen partiler kırmız çizgilerini açıklayarak topu taca atıyorlar. Hemen her konuda en çok “kırmızı çizgi” kavramının kullanıldığı ülkelerin başında Türkiye geliyor . Genelkurmay’ından hükümetine, muhalefetinden basınına, sanki marifetmiş gibi, az çok güç odağı olan her kesim, karşılaştıkları sorunların nasıl çözeceklerinden önce “kırmızı çizgiler” ilan edil öyle sahaya çıkıyorlar.Çünkü, “kırmızı çizgiler” ilan edildikten sahada maç oynamak değil sonuç ilan edilmiş oluyor ve sonra artık ne söylenirse söylensin, “gerisi teferruat” oluyor.

Cumhurbaşkanı Gül ve AKP hükümeti tarafından, içeriği belirsiz bırakılarak “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” açıklamalarından sonra, sanki bu açılıma olumlu bakıyormuş gibi bir hava yaratan CHP, kendisini birden başka bir kulvara attı. Ve, “Kürt açılımı”n da sanki AKP’den çok farklı yerdeymiş yada AKP çok farklı yerdeymiş gibi bir hava yaratarak,“kırmızı çizgileri”ni de ilan etti: “Etnisitenin yasalara geçirilmesi ve üniter devlete zarar verebilecek istekleri konuşmak bile söz konusu olamaz” dedi CHP ! Yani; Kürt kimliğinin anayasal ve yasal bakımdan güvenceye alınması, devletin Kürtçe eğitim vermesi, “Anadilde eğitim” gibi talepleri konuşmaya bile yanaşmıyor CHP . Tüm bu istemleri “bölücülük ve üniter devletin altının oyulması ” olarak ilan ediyor.

Sadece Baykal ve CHP değil, sanki Kürt sorununu çözmek için büyük bir gayret içinde görünen AKP’de “kırmızı çizgilerini” ilan etti.
Başbakan Erdoğan’ın Danışmanı ve AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik de “AKP’nin kırmızı çizgileri”ni şöyle açıklıyor: “Ortada paket yok ama kırmızı çizgilerimiz var. … Mesela Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde federasyon olması düşünülemez. coğrafi ya da etnik özerklik söz konusu olamaz. Resmi dilin değiştirilmesi düşünülemez. Etnik vurgulu bir anayasa vurgusu olamaz. Milli Eğitim sisteminde Kürtçe eğitim olmaz!”

Açıkça görüldüğü gibi, özü itibariyle AKP’nin kırmızı çizgileriyle CHP’nin kırmızı çizgileri arasında bir fark yok. Her iki parti de, “kırmızı çizgilerle”; Kürt kimliğinin Anayasa güvencesine alınmasına karşı çıkarken; Milli Eğitim’de Kürt dilinde eğitimi de reddediyorlar ve Kürtlerin muhtemel bir “özerklik” talebine de şimdiden kapıyı kapatıyorlar.
“Kırmızı çizgiler” için; “Kürtlerin onca talebi içinde bir iki talep, bunlar da olmasın!” denebilirse de; bu talepler işin özüdür. Çünkü, Türkiye’de Kürtlerle Türklerin eşit iki halk olabilmesinin, özgürce bir arada yaşamaya karar vermeleri için kriterdir bu talepler. Dil ve hak eşitliği olmadan, kendi kaderlerini tayin hakkı olmadan iki halkın kardeşleşmesi ve zoraki birliğin yerini gönüllüğü birliğin almasının önünü açmak mümkün olmayacaktır.

Kaldı ki, diğer talepler zaten bireysel özgürlüklerle de önemli ölçüde çözülebilir ki; o zaman da yapılan girişime, bir “Kürt açılımı” demeye bile gerek yoktur. Çünkü Kürtlerin temel istemlerinin karşılanmasını tartışmaya bile gerek duymayan bir açılım nasıl olup da Kürt açılımı olabiliyor ki.
İşi anlayışa götürürsek; “kırmızı çizgiler” böyle çizilirse, “Kürt sorunu vardır” dense bile hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamış ve fiili olarak aşılmış bir kaç kırıntıyla, inkar ve imha politikasına devam edilecek.
Bu yüzden de iki partinin daha baştan ilan ettiği “kırmızı çizgiler” le, “Kürt açılımı” ve “Kürt sorununu çözme” iddiası, kimi kültürel hakları kabul ederek kırıntılarla Kürtleri yatıştırma eve genelkurmayın “ ez ve çöz ” politikasına devam etmek demektir.
“ Kırmızı çizgiler” e bakıldığında bu girişim, bırakalım Kürt sorunu gibi devasa bir sorunu çözmeyi, demokratik bir adım bile sayılamaz.

Aslında CHP ve AKP Kürt sorununda aynı kulvarda bulunuyorlar. Söylemlerin kısaltılmış ve uzatılmış halinden öteye AKP ile CHP arasında Kürt sorununda temele ilişkin herhangi bir farklı çözüm olmadığı görülmektedir. Her iki düzen partisi de Kürt sorununda benim söylediğim kabul edilirse herşeyi tartışmaya hazırız diyerek aslında Kürt sorununda taşları yerinde oynatma yerine beklenti içine sokarak Kürtleri çürütmeyi ve kuşatarak etkisiz hale getirmeyi hedefliyorlar.Bir birlerinden farklılarmış gibi bir görüntü yaratarak , çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçileri aldatmayı ve buradan devletin resmi 86. yıllık inkar ve imha politikasına devam etmeyi düşlüyorlar.
Yani burjuva düzen partileri Kürt sorunun da gölgeleriyle dövüşüyorlar. Sorun şişirilmiş değerlendirme ve hamasi nutuklardan arındırıldığında ortada AKP, CHP, Genelkurmayın devletin Kürt sorunundaki “kırmızı çizgilerden” buluştuklarında geriye birşey kalmıyor. Dahası al birisini vur öbürüne.

Yazılı Basın Açıklaması;

Yazılı Basın Açıklaması;
Diyarbakır Cezaevi ya “Utanç Müzesi” yapılmalı, ya da yerle bir edilip, yerine Faşizme karşı direnişin, yiğitliğin ve kardeşliğin anıtı dikilmeli…
22 Ağustos 2009 tarihli basında hükümetin Diyarbakır Cezaevi’yle ilgili kararını anlatan bir haber mevcuttu. Hükümetin ‘Kürt Açılımı’ kapsamında sürece destek verecek ilk somut projesinin Diyarbakır’ın Bağlar semtinde bulunan ve 12 Eylül darbesi ile işkence ve zulümle gündemden düşmeyen Diyarbakır Cezaevi’nin kent dışına taşınması kararı olduğunu yazıyordu gazeteler. Haberde cezaevinin yerine Anadolu Lisesi, iki ilköğretim okulu, bir anaokulu ve iki spor tesisinin yer aldığı büyük bir eğitim kampusu inşa edileceği belirtiliyordu. Konuyla ilgili olarak Tarım Bakanı Mehdi Eker’in "Milli Güvenlik Kurulu'nda bu çalışmaların sürdürülmesi yönünde tavsiye kararı alındı. Biz de üzerimize düşeni yapacağız. Diyarbakır Bağlar Cezaevi'ni şehrin dışına taşıyoruz" dediği yazıyordu.
12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü’yle yakın tarihimizdeki en önemli vahşetlerden birinin yaşandığı Diyarbakır Cezaevi’nin kapatılması ve yerine bir “eğitim kurumu” yapılması kararı hesabı sorulmamış ama er ya da geç emekçi halklarca sorulacak olan bir kirli tarihi sümenaltı etme düşüncesinden başka bir şey değildir. MGK’nın tavsiye kararıyla Hükümetin cezaevini kent dışına taşıma ve en büyük insanlık suçları işlenen o yere ‘eğitim kurumu’ inşa etme kararıyla, orada işledikleri suçların unutulacağını sanıyorlarsa yanılıyorlar.
O zulüm merkezini devrimcilerin mezarı haline getiren ve adları lanetle anılan 12 Eylül’ün faşist generallerini, Kemal Yamakları, Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıranları unutmadığımız gibi, Diyarbakır Zindanı’nda alçakça, işkencelerle aramızdan çekip alınan, katledilen yüzlerce kardeşimizi de unutmadık. Öyle bir vahşettir ki Diyarbakır Cezaevi, sözcükler anlatılmasına yetmemektedir. Orada yaşananları insan aklının alması mümkün değildir. Orası ölümün her şeyi belirlediği, yaşayanların ölümü kurtuluş saydıkları bir yerdir!
Ama bütün bunların sorumluları hala aramızda dolaşmakta, hala bu vahşetin hesabını vermeden mutlu/mesut ve hatta “vatansever” hayatlarını sürdürmektedirler. Hatta o zalimane davranışların altında imzaları olanlar, bugün ‘Kürt Açılımı’na soyunmuş gözüküyorlar.
Ve bütün bunların olduğu, bu insanlık dışı mekânın içine “eğitim” için çocuklarımız konulacakmış! Kürt halkının tümünün acısını duyduğu, neredeyse her ailenin bir veya birkaç ferdinin katledildiği, zulmedildiği, yok edildiği bu işkence yuvasında nasıl bir “eğitim” amaçlanmaktadır? Yoksa unutturma planlarının bir parçası olarak mı düşünülmektedir bu girişim? Çocuklarımızı katlettiğiniz Diyarbakır Cezaevi’ne çocuklarımızı hangi biçimde olursa olsun bir kez daha sokmanıza izin vermeyeceğiz.
Bizden o ölüm zindanlarından yankılanan sesleri unutmamızı, kalaslarla döve döve öldürdüklerinizin acılarını ve cellâtlarını unutmamızı, öldürdüklerinizin yaşanmamış hayatlarını, ana ve babalarının gözyaşlarını, çocuklarının yoksunluklarını unutmamızı mı istiyorsunuz! Biz onların acılarını ve ölümlerini aldık, hayatlarımıza kattık ve asla unutmayacağız!
Bu vahşetin sorumluları cezalandırılana dek, cezalandırıldıklarında bile, insanlık adına sonsuza dek, vahşetin diğer adı olan Diyarbakır Cezaevi’ni unutmayacağız! Diyarbakır Cezaevi kapatılmalıdır! Diyarbakır Cezaevi ya “Utanç Müzesi” yapılmalı, ya da yerle bir edilip, yerine orada yaşanan vahşeti hiç unutturmayan ama halkların kardeşliğine elini uzatan bir anıt yapılmalıdır. Faşizme karşı direnişin, yiğitliğin ve kardeşliğin anıtı…
Ama ne yaparsanız yapın; hiçbir güç “Diyarbekir Vahşet ve Ölüm Zindanları”nı öfke ve nefretle düşünmemizi, orada hayatlarını verenleri onurla anmamızı, duyduğumuz öfke ve nefretin her zaman halkların kardeşliği ve barış için bir mücadele kararlılığı olarak, zulmü titreten, halklara yoldaş olan bir çığlık olmasını engelleyemeyeceksiniz!
Devrimci 78’liler Federasyonu

ABD KOLOMBİYA BÜYÜKELÇİSİ: “FARC, KOLOMBİYA’DAKİ ABD GÜÇLERİNİN HEDEFİ OLACAK”

CANAN ATEŞ

Kolombiya’nın başkenti Bogota’da bulunan ABD büyükelçisi William Brownfield, Kolombiya ve ABD ortak operasyonlarının hedefi FARC olacaktır dedi.
ABD büyükelçisi günlük El Tiempo gazetesine verdiği demeçte, “Bana eğer, bu anlaşmadan (ABD’nin Kolombiya’daki askeri üs sayısını 7’e çıkaran anlaşma) gelecekte ne gibi faydalar sağlanacak diye sorarsanız size cevabım hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, FARC’ı hedeflediğimiz alanlardan çıkarmak olacaktır,” dedi.
“Kolombiya ile yaptığımız bu ikili anlaşma çerçevesinde, komşu ülkelerin izni olmadığı sürece bu sınırlardan geçmeyeceğiz. Plan Kolombiya çerçevesinde Kolombiya Hükümeti ile olan işbirliğimiz yeni değil ve en az on yıldır sürüyor ve bu zamana kadar bu işbirliğini Kolombiya dışındaki misyonlar için kullanmadık. Amaçlarımızdan birisi FARC’ı bitirmek ve yıllardır süren bu mücadelede bir sonuç alacağımıza inanıyorum. Bu aşamalı bir pazarlık, askeri operasyonlar üzerinden olabilir, ya da FARC’ı bölme süreci dolayımında olabilir ama Kolombiya’nın bu FARC dramından kurtulması gerekiyor’ diyen büyükelçi şöyle devam etti: ‘Sınırlarda tam olarak çizgiler belli değil. ABD operasyonlarının hangi sınırlarda gerçekleşeceğini belirlemek için sınır boylarında varolagelen olayları tanımlamak gerekiyor bunun için beklemeliyiz.”
Kolombiya’daki ABD büyükelçisinin ifadelerinden de anlaşılacağı üzere yeni kurulacak 7 ABD askeri üssünün birincil hedefinin gerilla hareketine yönelik olduğu konusunda bir itiraf var. Ancak son zamanlarda Venezüella ve Ekvator’a yönelik provokasyonlardaki temel olgunun FARC meselesi olduğu ve ABD’nin Kolombiya topraklarındaki operasyonlarının sadece son 10 yıla değil, FARC-EP kurucu önderleri Manuel Marulanda, Jacobo Arenas ve beraberindeki 45 gerillanın Marquetalia Dağlarındaki direnişini ezmek amaçlı 16 bin askeri kapsayan bizzat ABD destekli Plan LASO adlı operasyona dayandığı ve 45 yıllık bu savaşta sonuç almak şöyle dursun karşısındaki halk direnişinin gittikçe geliştiği ortadayken, ‘amacın sadece FARC’a karşı savaş kazanmak’la sınırlı olmadığı, bunun yanında FARC’ın sınır hatlarındaki varlığını bahane ederek Venezüella, Ekvator ve Brezilya’nın stratejik Amazon bölgelerini işgal etmek olduğu yıllardır planı yapılan gerçekler.
Öte yandan Venezüella’ya yönelik olası bir ABD-Kolombiya işgal girişiminde Venezüella halkının doğrudan stratejik ittifakının FARC-EP olacağı net olduğu için (ki bu yaklaşık bir yıl önce, FARC-EP’nin başkent Bogota’dan Kolombiya-Venezüella sınır hattına kadarki bölgelerde örgütlü en kalabalık bloğu olan 25-30 cepheye sahip Doğu Bloğu komutanlığı tarafından açıkça dile getirilmişti.) ABD ve Kolombiya Devleti için FARC-EP’yi bir şekilde etkisizleştirmek stratejik bir öneme sahip. Yani Chávez önderliğindeki Bolivarcı anti-emperyalist ilerleme ve bütünleşmeyi faşist Kolombiya devleti üzerinden durdurmak için FARC-EP’yi yoketmek ABD’nin güncel olarak nihai olmasa da birincil hedefi. Paramiliter-faşist Kolombiya Devletinin Marksist Bolivarcı FARC-EP öncülüğündeki bir devrim ya da ABD yanlısı olmayacak bir iktidar lehine devrilmesi, ABD için Latin Amerika’nın büyük oranda kaybedilmesi anlamına gelecektir. Latin Amerika, Karayipler ve Orta Amerika’nın birleşme noktasında jeopolitik açıdan büyük öneme sahip Kolombiya -ABD’nin yoğunlaşması bu yüzden- bu bölgelerde yaşayan yoksul halkların kaderini belirleyecek kilit bir öneme sahip.
Bölge ilerici hükümetleri ve halkları ya Kolombiya’daki direnişe sahip çıkıp Simon Bolivar’ın ‘Gran Colombia/ Büyük Kolombiya’ projesini (Bolivar bütün Latin Amerika’yı bu isim altında tek bir ülke olarak birleştirmek istiyordu ve bunu Venezüella, Kolombiya ve Ekvador’da birleşik bir cumhuriyet kurarak kısa süreliğine kısmen başarmıştı) gerçekleştirmek için uğraşacaklar ya da Bolivar’ın ölümünden sonra dağılıp günümüze kadar büyük güçlerin sömürgesi haline geldikleri gibi tekrar emperyalist boyunduruğa girip kardeş düşmanlığına sürüklenecekler.

19 Ağustos 2009, Caracas.

PROVOKASYON MU?

Günlük gazetesi hakkında önceki gün PKK propagandası yapıldığı gerekçesiyle kapatma kararı alındı. Bir aylık kapatma kararının, Kürt açılımı’nın tartışıldığı günlere denk gelmesiyse tartışma konusu oldu. Günlük gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ayhan Bilgen’in 29. kapatmayla ilgili görüşüyse şöyle: “Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik ama bir arpa boyu yol kat edemedik.” Bilgen, yeni bir gazete çıkarmak yerine, bu karara karşı mücadelede ısrar edeceklerini ifade etti.

Gazetenin kapatılma nedenini öğrenebilir miyiz? Elinize geçen kararda ne bildiriliyordu?
Karar, bir haber üzerine bir örgütün propagandasını yaptığı yönünde gelen bir karar. Halbuki bu yazı bir araştırma yazısı ve 2003 yılında bir dergide yayınlanmış. Bu yazının böyle bir içeriği de yok. Eğer öyleyse 2003 yılındanbu haber doğrultusunda kim eylem yapmış? Ulusların dil hakkını koruması, geliştirmesi, buna dair de medya kurulabileceğine dair bir örnek veriliyor. Bunu böyle yorumlamak Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından biraz bildiğimiz bir masala benziyor. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik ama bir arpa boyu bir yol bile gitmediğimizi gösteren bir durum var.

Sadece son üç yılda, 29 kez gazete kapatıldı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Gülünecek bir fotoğraf mı var ortada, yoksa Türkiye demokrasisi fotoğrafı açısından üzülmek mi gerekiyor diye sorduğumda, açıkçası ben her iki duyguyu bir arada yaşıyorum. Çünkü bir taraftan Türkiye bir demokratikleşme açılımı yapma iddiasında, güvenlik kurulu dahil olmak üzere hükümetin, içişleri bakanının öncülüğünde bir süreç işliyor. Öbür tarafta bir gazete, içerisindeki bir düşünce açıklamasından dolayı çok komik bir biçimde, oldukça yorum kabiliyeti yüksek bir yargı anlayışıyla bir ay yasaklanıyor. Bu büyük bir şüphe, büyük bir kaygı uyandırıyor.

Kürt açılımı’nın da bu kadar gündemde olduğu bir dönemde gazetenizin kapatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında ironik bir durum var. Bu açılım bunları mı kapsıyor diye düşünüyoruz. Tabii tersi olması gerekir. Kanın durması, şiddetin son bulması, herkesin kendini özgürce ifade ettiği bir Türkiye amaçlanıyorsa bir gazetenin kapatılması; bir partinin, sendikanın, öbür örgütlü bir çevrenin cezalandırılması değil, tam tersine; kendilerini demokrasi içerisinde ifade edebilmesinin kanallarının açık tutulması gerekiyor.
Eğer tersi oluyorsa burada iki türlü yorum yapılabilir. Birincisi; bu bir sabotaj mı, bir provokasyon mu? Yani bir biçimde bu sürece olumlu yaklaşan çevrelerden rahatsızlık duyan bir irade mi bunu yapıyor? Günlük gazetesi herhangi bir gazete değil. Türkiye’de hiçbir gazetenin kapatılmasına, hangi misyonu temsil ediyorsa olsun tahammül etmemek, hoş karşılamamak lazım ama Günlük gazetesinin özellikle bu süreçte başka bir anlamı var.
Türkiye’de Kürt sorununa yoğunlaşmış birkaç muhalif yayından birisi. Kürt siyasetine, Kürt toplumuna belki en çok ulaşan, derdini gündemleştiren bir yayın organı. Böyle bir yayın organını kapattığınızda benim ikinci olarak gördüğüm ihtimal, bu proje, bu açılım böyle şeyleri kapsıyor. Biz bir demokratikleşme olacaksa onu da birilerini tasfiye ederek, birilerini yok ederek, birilerini susturarak bu süreci yaşatacağız diyorsak; o zaman bu yapılan halkla ilişkiler senaryo mu? Sivil toplum örgütleriyle görüşmeler, temaslar, akademik çevrelerle kurulan iletişim tam da bir göz boyama mı? Bir psikolojik propaganda mı diye ister istemez soruyoruz kendimize.

Bundan sonraki süreçte gazete için planlarınız nedir?
Tabii henüz çok yeni gerçekleşmiş bir olay. Dün gazetenin bütün hazırlıkları tamamlanmışken, gazete baskıya gidiyorken son dakikada önce matbaaya gelmiş bir bilgi. Gazete yönetimine gönderilmiş bir tebliğ var ortada. Şüphesiz yargısal açıdan da girişimde bulunulacak. Çünkü adil yargı açısından kabul edilemez bir durum var ortada. Yani Türkiye’de bir gazetenin yargılama yapılmaksızın terörle mücadele yasasıyla ilişkilendirilerek savcıyla hakimin baş başa verip karar verdiği bir biçimde kapatılması, zaten facia. Bu facianın sorumlusu sadece yargı değil, hâlâ bu yasayı geçerli bir biçimde gündemde tutan parlamentodaki partilerin tümü bunun sorumlusu. Dolayısıyla bu iktidar döneminde yapılan bir düzenlemeden bahsediyoruz. Miras değil, devralınmış bir şey değil, özellikle düzenlenmiş bir mevzuat var ortada. Buna karşı, daha önceki kapatmada olduğu gibi hem yargısal girişimlerimizi hem de kampanya biçiminde dayanışma girişimlerimizi yapacağız. Yani bunun yerine bundan önce 28 defa olduğu gibi başka bir gazete çıkartmak, başka bir isimle devam etmek yerine ısrarlı bir biçimde sesimizi çıkartmayı, bu olayı teşhir etmeyi tercih edeceğiz.
Yani biz kapatırız onlar başka bir şekilde yeniden çıkartır değil. Yani bu bir çocuk oyunu değil, bu yalama yapmamalı. Bu, Türkiye basın tarihine geçecek kara bir lekedir. Bu, Türkiye demokrasi tarihine vurulmuş bir damgadır. Ben bu duruma karşı bir dayanışmayı örgütlemenin gazete çıkartmaktan daha önemli, daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.(İstanbul/EVRENSEL)

‘Kapatma kararı AKP hükümeti’nin çelişkisi’
KÜRT sorununun çözüm tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde Günlük gazetesinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 1 aylık süreyle kapatılmasına gazeteciler tepki gösterdi.
Böylesi bir kararı kınadıklarını belirten Evrensel Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Fatih Polat, Kürt sorununda demokratik çözüme dair tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde verilen kapatma kararının AKP’nin çelişkisi olduğunu söyledi.
Gazeteci Celal Başlangıç ise “Kürt sorunu konusunda barış görüşmelerinin atıldığı bu dönemde, görüşlerin engellenmesi ve sürecin baltalanmak istenmesine yönelik olarak verilen kapatma kararı, tamamıyla provokasyondur” dedi.
Hayat TV Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu da açılım sürecinin pek çok kesimde ciddi beklentiler yarattığı bir dönemde, atılacak adımların kolaylaştırılması açısından çok önemli bir işleve sahip Günlük gazetesinin kapatılmasını ‘başlı başına çelişki’ olarak niteledi. Çubukçu, “Bunu tüm kesimler protesto etmeli. Barış çabalarının bir parçası olarak Günlük gazetesinin önünün derhal açılmasını istiyorum” dedi.
Günlük Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Filiz Koçali ise “Kürtler konuşmazsa bu süreçte kimler konuşacak” diye sordu.