Sizler bu yazıyı okurken, belki de Honduras'taki devlet başkanlığı koltuğuna meşru başkan yeniden oturmuş olacak; ancak konu yine de üzerinde konuşulmaya değer hususlar taşıyor. Öncelikle ne olduğunu kısaca hatırlayalım: Orta Amerika ülkelerinden Honduras'ta 28 Haziran 2009 günü bir referandum yapılacaktı. Ancak Devlet Başkanı Manuel Zelaya, daha önce görevden aldığı Genelkurmay Başkanı'nın emriyle tutuklandı.
Bunun üzerine başta solcu devlet başkanlarınca yönetilen Latin Amerika ülkelerinden, sonra da -biraz da sürpriz olarak- ABD yönetimi ve BM'den büyük tepki geldi. Demokrasinin 'kalesi' sayılan Avrupa Birliği'nden ise biraz hoşnutsuzluk homurtusundan başka bir şey duyulmadı. Peki ama Zelaya ne yapmıştı? Latin Amerika'da iki dönemden fazla üst üste başkanlık yapılmaması geleneği var. Honduras bunu daha ileri götürüp dört yıllığına bir dönemle sınırlamış durumda. Ancak Ocak 2006'da başkanlığa seçilen Zelaya, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez'in izinden gidip bunu değiştirmek isteyince darbeye maruz kaldı.
Zelaya, tekrar aday olup dört yıl daha başkanlık yapmasını sağlayacak şekilde anayasanın değiştirilmesini 'Referanduma götürelim mi, götürmeyelim mi' diye sorduğu ve bağlayıcılığı olmayan, halkın nabzını ölçmeye yarayacağını söylediği bir referandum düzenlemeye kalktı. Oysa Honduras anayasasının ilgili maddesi, tek bir kerelik başkanlığa izin verirken, bu yasanın değiştirilmesini öneren -başkan dahil- kişi ile bu öneriyi doğrudan ya da dolaylı destekleyen herkesin kamu görevi yapmasına derhal son verilmesini istiyor.
Böylece tarihi 28 Haziran olarak belirlenen referandum için Yüksek Mahkeme'den yasadışı hükmü, Kongre'den ise ret kararı çıktı. Buna rağmen Zelaya, seçimlerin güvenliği ve lojistiğinden sorumlu orduyu referandumdaki görevini yerine getirmeye çağırdı. Ama Genelkurmay Başkanı Romeo Vasquez Velsquez, 'Referandum anayasaya aykırı' diyerek sandıklar, oy pusulaları ve diğer seçim malzemelerini dağıtmayı reddetti.
Zelaya da geçen hafta Velsquez'i görevden alıp Savunma Bakanı Edmundo Orellana'nın istifasını kabul ettiğini açıkladı. Ardından Yüksek Mahkeme oybirliğiyle Velsquez'i görevine iade ederek restleşmeyi tırmandırırken, başkente yüzlerce asker yığıldı. Zelaya bir askeri üsse 'vatandaş yürüyüşü' düzenleyerek burada bulunan seçim malzemelerine el koymaya çalıştı. Daha sonra sandıklar, oy pusulaları seçim merkezlerine dağıtılırken, pazar günü şafak sökmeden yüzlerce asker Zelaya'yı gözaltına aldı.
Zelaya, Kosta Rika'ya sürgüne gönderilirken; Kongre azil yollarını aradığı Zelaya için 'akli durumu başkanlığa müsait değil' kararı çıkardı. Kongre, Zelaya'nın hiç yazmadığını söylediği bir istifa mektubunu onayladığını duyururken, başkanın görevden alınmasını 'kötü idare, sürekli olarak anayasa ve yasaları ihlal, kurumların hüküm ve emirlerine saygısızlıkla' gerekçelendirdi. Zelaya'nın partisinden Kongre Başkanı Roberto Micheletti, ise geçici devlet başkanlığına getirildi. Micheletti'nin ilk emri, sıkıyönetim ilan etmek oldu.
Zelaya, merkez sağdaki Liberal Parti'nin adayı olarak devlet başkanı seçilmiş; ancak son dönemlerde Chavez'in etkisinde kalarak solcu bir söylem tutturmuştu. Bu nedenle, partisinin bir bölümü de kendisine karşıydı. Dahası dünyadaki ekonomik kriz, Honduraslıları da etkilediği için halk nezdindeki güvenirliği yüzde 30'lara kadar düşmüştü. Yani darbede parti için klik kavgasının da rolü bulunuyor. Bu parti içi kavgaya yargı ve ordunun da destek vermesine rağmen, söz konusu darbeye karşı tüm dünya tavır almış bulunuyor.
Soğuk savaş sonrasında Latin Amerika'da ilk darbe Venezüella'da olmuş ve bu darbeye dönemin Bush yönetimi desteğini hemen açıklamıştı. Chavez, komşularının desteği ile değil ama halkın olağanüstü coşkulu eylemiyle 48 saat sonra görevinin başına dönerken; Honduras'ta yaşanan ikinci darbenin ne kadar ayakta kalabileceği bilinmiyor. Ancak darbelerin ABD yönetimi tarafından desteklenmemesi bile çok güzel bir gelişme...
Huseyin Aykol
3 Temmuz 2009 Cuma
‘Alın size sivil yargı’ mı dendi?
“Hükümetle Genelkurmay arasında MGK’da bir uzlaşma sağlandı mı, sağlanmadı mı” tartışması sürüyor. “Belge mi kağıt parçası mı” konusunda karşılıklı açıklamaların kurumlar arası ilişkilere zarar verdiği” gerekçesiyle “gerçeğin ortaya çıkmasına” kadar ertelendiği anlaşılmaktadır. “Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması” konusunda ise Cumhurbaşkanlığı nezdinde bir ortak çalışma yapılması konusunda uzlaşıldığına dair bilgiler vardır. Nitekim Cumhurbaşkanı’nın imzasına gitmeden, Meclis’ten çıkan yasa üzerinde Genelkurmay ve hükümetin uzmanlarının çalışma yapacağı (yapmaya başladığı) belirtilmektedir. Cumhurbaşkanı’nın önüne gelene kadar yasanın uzlaşma noktalarının belirleneceği ve Cumhurbaşkanı’nın yasayı onaylayacağı ya da iade edeceği belirtilmektedir.
Yani salı günü yapılan MGK, MGK’dan sonra yapılan “mini MGK’da” genelde bir uzlaşma çıkmıştır. Ama bu uzlaşmanın her tür yeni çatışmalara gebe olduğu da bir gerçektir.
Kurmay Albay Dursun Çiçek’in sivil savcılar tarafından sorgulanıp tutuklanmasının ardından, belki yasal ama pek de olağan olmayan bir süreç işletilmesi bile, bu uzlaşmanın ne kadar hassas bir zemin üstünde yapıldığını göstermektedir.
Albayın tutuklandıktan 17 saat sonra tahliye edilmesi; “Ne oluyor?”, “Kimler müdahale etti de böyle oludu?”, “Yeni bir ‘iyi çocuklar’ durumuyla mı karşı karşıyayız” sorularını gündeme getirdi. Ve elbette; bu sürpriz tahliye, “Askerler sivil yargıda mı yargılansın askeri yargıda mı?” tartışmalarına “Alın size sivil yargı denmesi midir” sorusu da, kamuoyunda büyümeye başlamıştır.
Türkiye’de askerin görevi kutsal, ayrıcalıkları tanrısal bir bağış gibi algılandığı için askerin statükosunu bozacak her girişim, görülmedik bir demokratik atılım olarak sunulmaktadır. Hükümet ve yandaş basın bugün bu propagandayı sürdürmektedir. Örneğin askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını olanaklı kılacak yasa değiştirme bir “hukuk devrimi” gibi sunulmaktadır. Oysa, egemenlerin şu ya da bu nedenle bir kliğine karşı öteki kliğini avantajlı yapacak yasal düzenlemeler; eğer ki, yasa kitabında “kara bir yazı” olmaktan öte bir işlevi olursa anlamlı olur. Bu yüzden de, emekçilerin aşağıdan baskılarıyla oluşmamış yasal düzenlemelerin büyük çoğunluğu, kısa bir süre sonra kağıt üstündeki “devrimler” olarak kalmıştır. Uzağa gitmeye gerek yok. Cumhuriyet dönemindeki bütün İsviçre ve Fransa gibi en gelişmiş demokrasilerden alınan yasal düzenlemeler bile, kağıt üstünde kalan niyetleri aşamamıştır.
Albay Çiçek’i; sivil, üstelik de “hükümeti yıkmaya yönelik hazırlıklar yaptığı öne sürülen bir terör örgütü davasını” yürüten mahkemenin böyle, şaibeli biçimde tahliye ettirmesi çok öğreticidir. Bu; bir yandan yukarıda yapılan bilek güreşinin sıcaklığını gösterirken, aynı zamanda da gücü elinde tutan için mahkemenin asker mi sivil mi olmasının belirleyici olmadığını göstermektedir. Eğer hakkın, hukukun savunucusu; emekçilerin özgürlüklerine, demokratik haklarına sahip çıkacak bir güce sahip değilse o ülke, yasalar ne yazarsa yazsın, adaletin herkes için olması olanaklı değildir. Nitekim Dursun Çiçek, sivil mahkemeden tahliye edilmiştir! Ve eğer demokratik kamuoyu, kontrgerillanın açığa çıkarılması mücadelesinde taraf olma konusunda yeterince etkin olamazsa, ne Çiçek ne de Çiçekler yargılanacaktır.
Daha şimdiden Çiçek’i tutuklayan mahkemenin otoritesi ve ciddiyeti ayak altına gittiği gibi, böyle bir mahkemenin adil yargı yapmasına dair inanç da yerle bir olmuştur.
Ya hak ve adalet duygusu ne olmuştur?
Güçlülerin “ipten adam aldığı”na inanıldığı bir ülkede, mahkemelerin (asker ya da sivil) adil kararlar verdiğine kimi inandırabilirsiniz?
Dün, bütün Türkiye’de 16. yılı anılan Sivas yangınını, mahkemeler adil bir biçimde mi yargıladı?
Eğer adil yargılama olsaydı, “Sivas hâlâ yanıyor” olur muydu?
Evresensel
Yani salı günü yapılan MGK, MGK’dan sonra yapılan “mini MGK’da” genelde bir uzlaşma çıkmıştır. Ama bu uzlaşmanın her tür yeni çatışmalara gebe olduğu da bir gerçektir.
Kurmay Albay Dursun Çiçek’in sivil savcılar tarafından sorgulanıp tutuklanmasının ardından, belki yasal ama pek de olağan olmayan bir süreç işletilmesi bile, bu uzlaşmanın ne kadar hassas bir zemin üstünde yapıldığını göstermektedir.
Albayın tutuklandıktan 17 saat sonra tahliye edilmesi; “Ne oluyor?”, “Kimler müdahale etti de böyle oludu?”, “Yeni bir ‘iyi çocuklar’ durumuyla mı karşı karşıyayız” sorularını gündeme getirdi. Ve elbette; bu sürpriz tahliye, “Askerler sivil yargıda mı yargılansın askeri yargıda mı?” tartışmalarına “Alın size sivil yargı denmesi midir” sorusu da, kamuoyunda büyümeye başlamıştır.
Türkiye’de askerin görevi kutsal, ayrıcalıkları tanrısal bir bağış gibi algılandığı için askerin statükosunu bozacak her girişim, görülmedik bir demokratik atılım olarak sunulmaktadır. Hükümet ve yandaş basın bugün bu propagandayı sürdürmektedir. Örneğin askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını olanaklı kılacak yasa değiştirme bir “hukuk devrimi” gibi sunulmaktadır. Oysa, egemenlerin şu ya da bu nedenle bir kliğine karşı öteki kliğini avantajlı yapacak yasal düzenlemeler; eğer ki, yasa kitabında “kara bir yazı” olmaktan öte bir işlevi olursa anlamlı olur. Bu yüzden de, emekçilerin aşağıdan baskılarıyla oluşmamış yasal düzenlemelerin büyük çoğunluğu, kısa bir süre sonra kağıt üstündeki “devrimler” olarak kalmıştır. Uzağa gitmeye gerek yok. Cumhuriyet dönemindeki bütün İsviçre ve Fransa gibi en gelişmiş demokrasilerden alınan yasal düzenlemeler bile, kağıt üstünde kalan niyetleri aşamamıştır.
Albay Çiçek’i; sivil, üstelik de “hükümeti yıkmaya yönelik hazırlıklar yaptığı öne sürülen bir terör örgütü davasını” yürüten mahkemenin böyle, şaibeli biçimde tahliye ettirmesi çok öğreticidir. Bu; bir yandan yukarıda yapılan bilek güreşinin sıcaklığını gösterirken, aynı zamanda da gücü elinde tutan için mahkemenin asker mi sivil mi olmasının belirleyici olmadığını göstermektedir. Eğer hakkın, hukukun savunucusu; emekçilerin özgürlüklerine, demokratik haklarına sahip çıkacak bir güce sahip değilse o ülke, yasalar ne yazarsa yazsın, adaletin herkes için olması olanaklı değildir. Nitekim Dursun Çiçek, sivil mahkemeden tahliye edilmiştir! Ve eğer demokratik kamuoyu, kontrgerillanın açığa çıkarılması mücadelesinde taraf olma konusunda yeterince etkin olamazsa, ne Çiçek ne de Çiçekler yargılanacaktır.
Daha şimdiden Çiçek’i tutuklayan mahkemenin otoritesi ve ciddiyeti ayak altına gittiği gibi, böyle bir mahkemenin adil yargı yapmasına dair inanç da yerle bir olmuştur.
Ya hak ve adalet duygusu ne olmuştur?
Güçlülerin “ipten adam aldığı”na inanıldığı bir ülkede, mahkemelerin (asker ya da sivil) adil kararlar verdiğine kimi inandırabilirsiniz?
Dün, bütün Türkiye’de 16. yılı anılan Sivas yangınını, mahkemeler adil bir biçimde mi yargıladı?
Eğer adil yargılama olsaydı, “Sivas hâlâ yanıyor” olur muydu?
Evresensel
Kazıdan yine kemik çıktı
Diyarbakır’da 1997 yılında JİTEM elemanları tarafından kaçırılan baba oğul Sadık ve Seyithan Ulumaskan’ın kemiklerinin bulunması için Lice’de kazı çalışması yapıldı.
Diyarbakır’da 1997 yılında JİTEM elemanları tarafından kaçırılan baba oğul Sadık ve Seyithan Ulumaskan’ın kemiklerinin bulunması için Lice’de kazı çalışması yapıldı. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi ve Ulumaskan aileleri tarafından Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan başvuru çerçevesinde yapılan kazıda, kemik ve kumaş parçaları bulundu.
Toplu mezar ve faili meçhul cinayetlerle gündemden düşmeyen Diyarbakır’da, 1990’lı yıllarda JİTEM elemanları tarafından kaçırılarak öldürülenlere ait mezarlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde, gözaltına alındıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Hasan Ergül’ün cesedinin, 14 yıl aradan sonra Elazığ Kimsesizler Mezarlığı’nda bulunmasının ardından, şimdi de JİTEM elemanları tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan Sadık Ulumaskan ve Seyithan Ulumaskan’a ait olduğu tahmin edilen kemikler bulundu. Kazıda bulunan kemiklerin, Sadık ve Seyithan Ulumaskan’a ait olup olmadığı, İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek DNA testinden sonra netleşecek.
NAYLONLA KAPLAYIP GÖMMÜŞLER
Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Dibek köyünde ‘90’lı yıllarda JİTEM tarafından gözaltına alınan ve bir daha kendilerinden haber alınamayan Seyithan Ulumaskan ve babası Sadık Ulumaskan’a ait cesetleri bulmak için bir kayanın dibinde yapılan kazı çalışmasında kemikler ortaya çıktı. Kazı çalışmasının yapıldığı mezarda kemik parçalarının yanı sıra kumaş parçaları da bulunurken, cesetlerin, naylonla örtülüp elbiselerle birlikte gömüldükleri tespit edildi.
Kazı çalışmalarıyla ilgili gazetemize bilgi veren İHD Hukuk Komisyonu Üyesi Av. Serdar Çelebi, 1998 yılında İHD’ye başvuran Ulumaskan ailesiyle birlikte bugüne kadar kendi olanaklarıyla araştırmalar yaptıklarını ve elde ettikleri bilgiler neticesinde savcılığa başvurarak, Dibek köyündeki alanı kazdırdıklarını belirtti. Baba oğulun, Viranşehir’den Diyarbakır’a gelirken Diyarbakır girişinde kendilerini polis olarak tanıtan kişiler tarafından gözaltına alındıklarını ve kendilerinden bir daha haber alınamadığını belirten Çelebi, “Yaptığımız araştırmalar ve köylülerin beyanları sonucu aynı tarihlerde biri yaşlı iki erkek cesedinin bu alana gömüldüğünü öğrendik. Tarifler uyuyordu. Bilgilerimizi netleştirdikten sonra savcılığa başvurduk. Burada yapılan kazı sonucunda iki kişiye ait kemik parçaları ve kumaş parçaları bulundu. Ulumaskan ailesinin bireyleri de kazıdaydılar. Onlar da bir diş protezinden cesetlerin kendilerine ait olabileceğini söylediler. Netleşmesi için şimdi DNA sonuçlarını bekliyoruz” dedi. Olayı gerçekleştiren faillerle ilgili bilgilerin de ellerinde olduğunu belirten Çelebi, sorumlular hakkında hukuki girişimlerde bulunacaklarını söyledi.
ÖZEL BİR KOMİSYON KURULMALI
Bu olayın bölgede yaşanan binlerce faili meçhulden biri olduğunu vurgulayan Çelebi, ellerinde başka dosyalar olduğunu ve araştırmaya devam ettiklerini ifade ederek, “Biz elimizdeki dosyaları netleştirdikten sonra savcılığa başvuruyoruz. Ancak böyle çok fazla yol alamıyoruz. Bu topraklarda 17 bin faili meçhulden bahsediliyor. Bunların açığa çıkması için siyasi irade şart. Bu olayların çoğunun kayıtları bir yerlerde muhakkak vardır. Bunlara ulaşmalıyız” şeklinde konuştu. Kendi çabalarının yetersiz kaldığını dile getiren Çelebi, “Bu olayları aydınlatmak için özel yetkili bir komisyon kurulması gerekiyor. Bu komisyonda olaylarla ilgili bilgisi olan herkesin yer alması gerekiyor. Bölge baroları, İHD şubeleri, kitle örgütleri ile birlikte ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ kurulmalı. Hatta belli faillerden bile yararlanılmalıdır. Ama öncelikle siyasi bir irade göstermek önemlidir” diye konuştu.
‘JİTEM KAÇIRDI’
Kayıp baba oğulun akrabası olan Muharrem Ulumaskan, yakınlarının kayboluş hikayesini şöyle anlatıyor: “4 Aralık 1997’de Amcam ve dedem arabaya binip Diyarbakır’a giderken Diyarbakır girişinde askeri ve sivil bir araç tarafından durduruluyor. Orada ellerini bağlayarak arabalara koyup götürüyorlar. Oayın 3-4 gün sonrası arabalarını bulduk. Siverek’te bir çöplüğün önünde aracın plakası sökülmüş ve kapıları açık bir haldeydi. Daha sonra Zübeyir Açan adında, sonradan JİTEM elemanı olduğunu öğrendiğimiz birinin yanına gittik. Zübeyir Açan bize ‘Bunlar bulunacak. Devletin ellerindeler. Emniyet Sarayı’ndalar şu an’ dedi. O dönem Kulp İlçesi Karakol Komutanı olan Adil Binbaşı bize dedi ki ‘Siz gidin evinize. Bizdeler ve onları bırakacağız’. Ama bir daha kendilerinden haber alamadık. Tüm girişimlerimiz sonuçsuz kaldı.”
Evrensel
Diyarbakır’da 1997 yılında JİTEM elemanları tarafından kaçırılan baba oğul Sadık ve Seyithan Ulumaskan’ın kemiklerinin bulunması için Lice’de kazı çalışması yapıldı. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi ve Ulumaskan aileleri tarafından Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan başvuru çerçevesinde yapılan kazıda, kemik ve kumaş parçaları bulundu.
Toplu mezar ve faili meçhul cinayetlerle gündemden düşmeyen Diyarbakır’da, 1990’lı yıllarda JİTEM elemanları tarafından kaçırılarak öldürülenlere ait mezarlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde, gözaltına alındıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Hasan Ergül’ün cesedinin, 14 yıl aradan sonra Elazığ Kimsesizler Mezarlığı’nda bulunmasının ardından, şimdi de JİTEM elemanları tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan Sadık Ulumaskan ve Seyithan Ulumaskan’a ait olduğu tahmin edilen kemikler bulundu. Kazıda bulunan kemiklerin, Sadık ve Seyithan Ulumaskan’a ait olup olmadığı, İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek DNA testinden sonra netleşecek.
NAYLONLA KAPLAYIP GÖMMÜŞLER
Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Dibek köyünde ‘90’lı yıllarda JİTEM tarafından gözaltına alınan ve bir daha kendilerinden haber alınamayan Seyithan Ulumaskan ve babası Sadık Ulumaskan’a ait cesetleri bulmak için bir kayanın dibinde yapılan kazı çalışmasında kemikler ortaya çıktı. Kazı çalışmasının yapıldığı mezarda kemik parçalarının yanı sıra kumaş parçaları da bulunurken, cesetlerin, naylonla örtülüp elbiselerle birlikte gömüldükleri tespit edildi.
Kazı çalışmalarıyla ilgili gazetemize bilgi veren İHD Hukuk Komisyonu Üyesi Av. Serdar Çelebi, 1998 yılında İHD’ye başvuran Ulumaskan ailesiyle birlikte bugüne kadar kendi olanaklarıyla araştırmalar yaptıklarını ve elde ettikleri bilgiler neticesinde savcılığa başvurarak, Dibek köyündeki alanı kazdırdıklarını belirtti. Baba oğulun, Viranşehir’den Diyarbakır’a gelirken Diyarbakır girişinde kendilerini polis olarak tanıtan kişiler tarafından gözaltına alındıklarını ve kendilerinden bir daha haber alınamadığını belirten Çelebi, “Yaptığımız araştırmalar ve köylülerin beyanları sonucu aynı tarihlerde biri yaşlı iki erkek cesedinin bu alana gömüldüğünü öğrendik. Tarifler uyuyordu. Bilgilerimizi netleştirdikten sonra savcılığa başvurduk. Burada yapılan kazı sonucunda iki kişiye ait kemik parçaları ve kumaş parçaları bulundu. Ulumaskan ailesinin bireyleri de kazıdaydılar. Onlar da bir diş protezinden cesetlerin kendilerine ait olabileceğini söylediler. Netleşmesi için şimdi DNA sonuçlarını bekliyoruz” dedi. Olayı gerçekleştiren faillerle ilgili bilgilerin de ellerinde olduğunu belirten Çelebi, sorumlular hakkında hukuki girişimlerde bulunacaklarını söyledi.
ÖZEL BİR KOMİSYON KURULMALI
Bu olayın bölgede yaşanan binlerce faili meçhulden biri olduğunu vurgulayan Çelebi, ellerinde başka dosyalar olduğunu ve araştırmaya devam ettiklerini ifade ederek, “Biz elimizdeki dosyaları netleştirdikten sonra savcılığa başvuruyoruz. Ancak böyle çok fazla yol alamıyoruz. Bu topraklarda 17 bin faili meçhulden bahsediliyor. Bunların açığa çıkması için siyasi irade şart. Bu olayların çoğunun kayıtları bir yerlerde muhakkak vardır. Bunlara ulaşmalıyız” şeklinde konuştu. Kendi çabalarının yetersiz kaldığını dile getiren Çelebi, “Bu olayları aydınlatmak için özel yetkili bir komisyon kurulması gerekiyor. Bu komisyonda olaylarla ilgili bilgisi olan herkesin yer alması gerekiyor. Bölge baroları, İHD şubeleri, kitle örgütleri ile birlikte ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ kurulmalı. Hatta belli faillerden bile yararlanılmalıdır. Ama öncelikle siyasi bir irade göstermek önemlidir” diye konuştu.
‘JİTEM KAÇIRDI’
Kayıp baba oğulun akrabası olan Muharrem Ulumaskan, yakınlarının kayboluş hikayesini şöyle anlatıyor: “4 Aralık 1997’de Amcam ve dedem arabaya binip Diyarbakır’a giderken Diyarbakır girişinde askeri ve sivil bir araç tarafından durduruluyor. Orada ellerini bağlayarak arabalara koyup götürüyorlar. Oayın 3-4 gün sonrası arabalarını bulduk. Siverek’te bir çöplüğün önünde aracın plakası sökülmüş ve kapıları açık bir haldeydi. Daha sonra Zübeyir Açan adında, sonradan JİTEM elemanı olduğunu öğrendiğimiz birinin yanına gittik. Zübeyir Açan bize ‘Bunlar bulunacak. Devletin ellerindeler. Emniyet Sarayı’ndalar şu an’ dedi. O dönem Kulp İlçesi Karakol Komutanı olan Adil Binbaşı bize dedi ki ‘Siz gidin evinize. Bizdeler ve onları bırakacağız’. Ama bir daha kendilerinden haber alamadık. Tüm girişimlerimiz sonuçsuz kaldı.”
Evrensel
Mercedes gaza bastı altında işçi kaldı!
Otobüs üretim sayısını 3 binden 4 bine çıkarmayı, 2005`te 448 milyon dolar olan ihracat rakamını yaklaşık 650 milyon dolara yükseltmeyi hedefleyen Mercedes-Benz Türk, hedefine ulaşmak için işçinin yükünü artırıyor.
Otobüs üretim sayısını 3 binden 4 bine çıkarmayı, 2005`te 448 milyon dolar olan ihracat rakamını yaklaşık 650 milyon dolara yükseltmeyi hedefleyen Mercedes-Benz Türk, hedefine ulaşmak için işçinin yükünü artırıyor. Firma, uyarlanmış çalışma saati modelleri, işletme tatili uygulaması, esnek çalışma saatleri ve iki fabrika arasında geçici iş gücü kaydırması gibi mümkün olan bütün önlemleri alacağını söylüyor.
Mercedes Benz Türk fabrikasında ilk uygulama esnek çalışma ve işten çıkartma oldu. 2008 yılında Aksaray fabrikasından 400, Hoşdere fabrikasından 300 kişi işten atıldı. Fabrikada yaşanan diğer sıkıntılar: 6 ayda bir yapılan gıda yardımı 150 avrodan 50 TL’ye düşürüldü. Çay molasında işçilerin parayla aldıkları çaylara zam yapıldı. Kadın işçilerin acil talebi olan kreş açma projesi askıya alındı.
SADAKAT VE BAĞLILIK İŞÇİYİ KURTARMIYOR
Mercedes-Benz Türk A.Ş Direktörler Kurulu Başkanı Jürgen Ziegler işten attıkları işçilerin çalışma tempolarını şöyle özetliyor “İşçiler 2008’de geçmiş yılların rekorunu kırmak istediler. Son dakikaya, son ana kadar fabrikada çalıştılar. Ertesi gün çalışmayacaklarını bildikleri halde son ana kadar çalıştılar. Ayrılmak zorunda kalan arkadaşlarımız için bir veda partisi vardı. İnsanlar ‘Biz bu kamyonların üretimini bitirmek zorundayız’ dedikleri için partiye geç geldiler. Düşünebiliyor musunuz kendi vedalarına geç geldiler. Mercedes-Benz Türk’te şirkete bağlılık olağanüstü düzeydedir. Bunu da Türkiye dışında başka bir ülkede göremezsiniz. Birçok ülkede çalıştım ama böyle bir şey görmedim. Mercedes-Benz Türk’e bağlılık ve sadakat inanılmaz düzeyde.”
Rekorlar kıran, sadakatli, bağlı ve özverili işçinin ödüllendirilmesi ise işten çıkartılmak oluyor.
ERZAK YARDIMI DÜŞÜRÜLDÜ
Mercedes’te 6 ay aralıklarla verilen 150 avroluk erzak yardımı 50 TL’ye indirildi. Mercedes işçileri üretim artışı ile yardım miktarı arasındaki tezat ilişkiyi şöyle aktarıyor: 1997 yılında 6 araç üretiyorduk. Aldığımız erzak yardımı neredeyse bir odayı dolduracak kadardı. Şu anda günde 12 araç üretiyoruz bu aracın kısa sürede 14’e çıkması planlanıyor. 12 aracı da 14 aracı da aynı sayıda insanla çıkartacağız. Her sene hedefler belirleniyor ve rekor üzerine rekor kırıyoruz. Mercedes yetkilileri bu göstermiş olduğumuz emeğimizin karşında 6 ayda bir verdikleri 150 avroluk erzak yardımını indirme kararı aldı. 1997 yılından itibaren araç sayısını 2 katına çıkarmamıza ve bu sayının da üzerinde üretim planlanması yapılmasına rağmen mevcut haklarımız artması gerekirken bu haklarımız ellerimizden alınmaya çalışıyor.”
ESNEK ÇALIŞMA DAYATILIYOR
Mercedes Benz Türk fabrikasında kısım kısım devam eden bir pilot çalışma yapılıyor. Shop floor Manegement (oto kontrol) yöntemiyle esnek çalışma dayatılmaktadır. Çalışma ilk olarak boyahanede uygulandı. Şu anda karoseri kısmında devam ediyor. 2010’un ortalarına kadar bu sistemin fabrikanın tümünde uygulanması planlanıyor. Bu sistemle çalışanların payına düşen, çay içme, yemek yeme, sigara içme, banyo yapma zamanının kısıtlanması oldu.
SENDİKAYA TEPKİ
Mercedes işçileri bağlı oldukları Metal sendikasına çok tepkililer. “Yaşadığımız bu durumlar karşısında sendikanın haklarımızı koruması gerekirken bizlere hiçbir açıklamada bulunmuyor. Sendika işverenden önce ‘Sesinizi çıkarmayın, kriz dönemi, ne yapalım, en azından maaşınızı alıyorsunuz’ gibi sözler söyleyerek bizim haklarımızı savunmak yerine kraldan daha kralcı davranıyor. Bizler sendikanın kapısının önünden dahi geçmek istemiyoruz. Bir şeyler sorduğumuzda ya yüzümüze bakmıyorlar ya da söylediklerimiz isimlerimizle beraber yönetime ulaşıyor.
Sendikaya hiç güvenimiz kalmadı. Her ay sendika aidatlarını alıyorlar ama işçi adına hiçbir şey yapmıyorlar. Hatta mevcut haklarımızda elimizden alınıyor, diyerek tepkilerini dile getirdiler.
--------------------------------------------------------------------------------
REKOR ÜRETİM TABLOSU
Avrupa’da otobüs üretiminde birinci sırada yer alan Türkiye’nin otomotivdeki gücü sürekli artıyor. Yılda 1.2 milyon adet otomotiv üretiminin gerçekleştiği Türkiye, yeni yatırımlarla beraber 2010 yılında 2 milyon araç üretmeyi planlıyor.
Mercedes-Benz Türk, Türkiye otobüs pazarında kuruluşundan bu yana pazar liderliğini elinde tutuyor. Mercedes-Benz Türk, Batı Avrupa ülkeleri dahil olmak üzere 70’i aşkın ülkeye otobüs ve 56 ülkeye kamyon ihraç ediyor. 2007 verilerine göre, 16 bin kamyon, 3 bin otobüs üreten Mercedes Benz Türk, ürettiği otobüslerin 2 bin 415’ini, kamyonların ise 6 bin 240 adedini ihraç etti. Her sene üretim rekorları üzerine rekorlar kıran Mercedes Benz Türk, dünyada yaşanan ekonomik krizi gerekçe göstererek işçilerine hak kayıpları yaşatıyor.
--------------------------------------------------------------------------------
ÇAY PARASINA ZAM
Çalışan işçiler çay molasında içtikleri çayın parasını dahi kendileri ödüyor. Çayın yapılıp satılması taşeron bir firmaya verilmiş durumda. İşçilerin içtikleri çayın parası 40 kuruştan 50 kuruşa arttırıldı. İşçiler, “Çaylar ücretsiz olması gerekirken hem pahalı hem de zam yapılıyor. Bize yapılmayan zam oranları çaya yapılıyor. Rekorlar kırmamızın karşılığını böyle küçük hesaplarla ödüyoruz” diyorlar.
--------------------------------------------------------------------------------
KREŞ SORUNU
Mercedes Benz’de 4 bin 200 kişi çalışıyor. Bu sayının yaklaşık 1800’ünü kadınlar oluşturuyor. Kadın sayısının fazlalığına rağmen fabrikada kreş bulunmuyor. Kadın işçiler, kreş olmadığından dolayı çok zor günler geçiriyor. Kimi çocuğunu memleketine gönderiyor, kimisi kaynanasına bırakıyor, kimisi ise annesine veya başka bir akrabasına bırakıyor. Çocuklarının bakımı yüzünden bazıları kendi evlerinde dahi kalamıyor.
Kadın işçiler, ‘Kreş en büyük sorunlarımızdan birisi...” diyor.
(İSTANBUL/EVRENSEL)
Otobüs üretim sayısını 3 binden 4 bine çıkarmayı, 2005`te 448 milyon dolar olan ihracat rakamını yaklaşık 650 milyon dolara yükseltmeyi hedefleyen Mercedes-Benz Türk, hedefine ulaşmak için işçinin yükünü artırıyor. Firma, uyarlanmış çalışma saati modelleri, işletme tatili uygulaması, esnek çalışma saatleri ve iki fabrika arasında geçici iş gücü kaydırması gibi mümkün olan bütün önlemleri alacağını söylüyor.
Mercedes Benz Türk fabrikasında ilk uygulama esnek çalışma ve işten çıkartma oldu. 2008 yılında Aksaray fabrikasından 400, Hoşdere fabrikasından 300 kişi işten atıldı. Fabrikada yaşanan diğer sıkıntılar: 6 ayda bir yapılan gıda yardımı 150 avrodan 50 TL’ye düşürüldü. Çay molasında işçilerin parayla aldıkları çaylara zam yapıldı. Kadın işçilerin acil talebi olan kreş açma projesi askıya alındı.
SADAKAT VE BAĞLILIK İŞÇİYİ KURTARMIYOR
Mercedes-Benz Türk A.Ş Direktörler Kurulu Başkanı Jürgen Ziegler işten attıkları işçilerin çalışma tempolarını şöyle özetliyor “İşçiler 2008’de geçmiş yılların rekorunu kırmak istediler. Son dakikaya, son ana kadar fabrikada çalıştılar. Ertesi gün çalışmayacaklarını bildikleri halde son ana kadar çalıştılar. Ayrılmak zorunda kalan arkadaşlarımız için bir veda partisi vardı. İnsanlar ‘Biz bu kamyonların üretimini bitirmek zorundayız’ dedikleri için partiye geç geldiler. Düşünebiliyor musunuz kendi vedalarına geç geldiler. Mercedes-Benz Türk’te şirkete bağlılık olağanüstü düzeydedir. Bunu da Türkiye dışında başka bir ülkede göremezsiniz. Birçok ülkede çalıştım ama böyle bir şey görmedim. Mercedes-Benz Türk’e bağlılık ve sadakat inanılmaz düzeyde.”
Rekorlar kıran, sadakatli, bağlı ve özverili işçinin ödüllendirilmesi ise işten çıkartılmak oluyor.
ERZAK YARDIMI DÜŞÜRÜLDÜ
Mercedes’te 6 ay aralıklarla verilen 150 avroluk erzak yardımı 50 TL’ye indirildi. Mercedes işçileri üretim artışı ile yardım miktarı arasındaki tezat ilişkiyi şöyle aktarıyor: 1997 yılında 6 araç üretiyorduk. Aldığımız erzak yardımı neredeyse bir odayı dolduracak kadardı. Şu anda günde 12 araç üretiyoruz bu aracın kısa sürede 14’e çıkması planlanıyor. 12 aracı da 14 aracı da aynı sayıda insanla çıkartacağız. Her sene hedefler belirleniyor ve rekor üzerine rekor kırıyoruz. Mercedes yetkilileri bu göstermiş olduğumuz emeğimizin karşında 6 ayda bir verdikleri 150 avroluk erzak yardımını indirme kararı aldı. 1997 yılından itibaren araç sayısını 2 katına çıkarmamıza ve bu sayının da üzerinde üretim planlanması yapılmasına rağmen mevcut haklarımız artması gerekirken bu haklarımız ellerimizden alınmaya çalışıyor.”
ESNEK ÇALIŞMA DAYATILIYOR
Mercedes Benz Türk fabrikasında kısım kısım devam eden bir pilot çalışma yapılıyor. Shop floor Manegement (oto kontrol) yöntemiyle esnek çalışma dayatılmaktadır. Çalışma ilk olarak boyahanede uygulandı. Şu anda karoseri kısmında devam ediyor. 2010’un ortalarına kadar bu sistemin fabrikanın tümünde uygulanması planlanıyor. Bu sistemle çalışanların payına düşen, çay içme, yemek yeme, sigara içme, banyo yapma zamanının kısıtlanması oldu.
SENDİKAYA TEPKİ
Mercedes işçileri bağlı oldukları Metal sendikasına çok tepkililer. “Yaşadığımız bu durumlar karşısında sendikanın haklarımızı koruması gerekirken bizlere hiçbir açıklamada bulunmuyor. Sendika işverenden önce ‘Sesinizi çıkarmayın, kriz dönemi, ne yapalım, en azından maaşınızı alıyorsunuz’ gibi sözler söyleyerek bizim haklarımızı savunmak yerine kraldan daha kralcı davranıyor. Bizler sendikanın kapısının önünden dahi geçmek istemiyoruz. Bir şeyler sorduğumuzda ya yüzümüze bakmıyorlar ya da söylediklerimiz isimlerimizle beraber yönetime ulaşıyor.
Sendikaya hiç güvenimiz kalmadı. Her ay sendika aidatlarını alıyorlar ama işçi adına hiçbir şey yapmıyorlar. Hatta mevcut haklarımızda elimizden alınıyor, diyerek tepkilerini dile getirdiler.
--------------------------------------------------------------------------------
REKOR ÜRETİM TABLOSU
Avrupa’da otobüs üretiminde birinci sırada yer alan Türkiye’nin otomotivdeki gücü sürekli artıyor. Yılda 1.2 milyon adet otomotiv üretiminin gerçekleştiği Türkiye, yeni yatırımlarla beraber 2010 yılında 2 milyon araç üretmeyi planlıyor.
Mercedes-Benz Türk, Türkiye otobüs pazarında kuruluşundan bu yana pazar liderliğini elinde tutuyor. Mercedes-Benz Türk, Batı Avrupa ülkeleri dahil olmak üzere 70’i aşkın ülkeye otobüs ve 56 ülkeye kamyon ihraç ediyor. 2007 verilerine göre, 16 bin kamyon, 3 bin otobüs üreten Mercedes Benz Türk, ürettiği otobüslerin 2 bin 415’ini, kamyonların ise 6 bin 240 adedini ihraç etti. Her sene üretim rekorları üzerine rekorlar kıran Mercedes Benz Türk, dünyada yaşanan ekonomik krizi gerekçe göstererek işçilerine hak kayıpları yaşatıyor.
--------------------------------------------------------------------------------
ÇAY PARASINA ZAM
Çalışan işçiler çay molasında içtikleri çayın parasını dahi kendileri ödüyor. Çayın yapılıp satılması taşeron bir firmaya verilmiş durumda. İşçilerin içtikleri çayın parası 40 kuruştan 50 kuruşa arttırıldı. İşçiler, “Çaylar ücretsiz olması gerekirken hem pahalı hem de zam yapılıyor. Bize yapılmayan zam oranları çaya yapılıyor. Rekorlar kırmamızın karşılığını böyle küçük hesaplarla ödüyoruz” diyorlar.
--------------------------------------------------------------------------------
KREŞ SORUNU
Mercedes Benz’de 4 bin 200 kişi çalışıyor. Bu sayının yaklaşık 1800’ünü kadınlar oluşturuyor. Kadın sayısının fazlalığına rağmen fabrikada kreş bulunmuyor. Kadın işçiler, kreş olmadığından dolayı çok zor günler geçiriyor. Kimi çocuğunu memleketine gönderiyor, kimisi kaynanasına bırakıyor, kimisi ise annesine veya başka bir akrabasına bırakıyor. Çocuklarının bakımı yüzünden bazıları kendi evlerinde dahi kalamıyor.
Kadın işçiler, ‘Kreş en büyük sorunlarımızdan birisi...” diyor.
(İSTANBUL/EVRENSEL)
Bu yangın sönsün artık
Madımak Oteli’nde katledilen 35 aydın, Türkiye’nin ve dünyanın birçok yerinden Sivas’a gelen on binler tarafından anıldı.
Sivas Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği önünden katliamın yaşandığı Madımak Oteli’ne yürüyen binlerce kişi, burada miting düzenledi.
Sabahın erken saatlerden itibaren yaşamını yitirenlerin aileleri, Türkiye’nin birçok yerinden Alevi dernekleri, çeşitli siyasi partiler ve demokratik kitle örgütü temsilcileri ile on binlerce kişi, anma yürüyüşünün yapılacağı Pir Sultan Abdal Cemevi önünde bir araya geldi. Yürüyüş boyunca ve miting alanında, “Devletin Alevisi olmayacağız”, “Madımak müze olsun”, “Sivas kardeşlik ve barış kenti olsun” sloganları atıldı.
Semah kıyafetleri giyenler ve ellerinde bağlama taşıyanlar dikkat çekerken, cemevi önünde bir araya gelen on binlerce insan, 35 aydının diri diri yakıldığı Madımak Oteli’ne yürüdü. Katliamda yaşamını yitiren aydınların aileleri de yürüyüşe katıldı. Aileler yürüyüş boyunca, katliamda yaşamını yitirenlerin fotoğraflarını taşıdı. Polis de sabahın erken saatlerden itibaren kent merkezi ve yürüyüşün yapılacağı güzergahı abluka altına aldı.
‘SİVAS YANMAYA DEVAM EDİYOR’
Saygı duruşuyla başlayan mitingde katliamda hayatını kaybedenlerin isimleri tek tek okunarak yoklama yapılmasına, kitle hep bir ağızdan “Yaşıyor” diye karşılık verdi. Mitingin açılış konuşmasını yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Fevzi Gümüş, aradan 16 yıl geçmesine karşılık, katliama yönelik öfkenin her geçen gün arttığını söyledi. “On binler; Nesimi’yle, Akarsu’yla, Hasret’le deyiş söylemeye; Asuman’la, Gülender’le semah dönmeye; Behçet’le, Metin Altıok’la şiir okumaya; Asaf’la karikatür çizmeye devam ediyor… Bunu engelleyemediler, engelleyemezler... Çünkü Sivas hâlâ vicdanlarımızda yanmaya devam ediyor” diyen Gümüş, katliamın yapıldığı otelde uzun süre kebapçı dükkanı açılmasını da, “Onlar bizim yanan etlerimiz üzerinde yıllarca kebap yediler. Sizi her gün yakıyoruz der gibi” sözleriyle tepki gösterdi.
Sivas’ın üzerine çöken toz dumanın dağılması gerektiğini belirten Gümüş, bu vahşet ve lekenin temizlenmesi gerektiğini vurguladı. Gümüş, “Yalanlarını yüzlerine vurmak için buradayız. Buradan bir kez daha sesleniyoruz. Bırakın artık yalan söylemeyi, bizleri oyalamayı! Madımak’ı artık müze yapın! Bugün buradayız. Çünkü katliamın siyasi sorumluları; yani dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, içişleri bakanı halen yargılanmadılar” dedi.
‘BİRLEŞMEZSEK, KATLİAMLAR SÜRER’
Madımak katliamına karşı çıkanlara, siyasi cinayetlerin aydınlatılmasını isteyenlere, farklı kültürlerin birlikteliğini savunanlara “Artık birleşelim!” çağrısında bulunan Gümüş, “Birleşelim, çünkü bizler birleşmediğimiz sürece hep birileri yöneten, bizler de yönetilen oluyoruz. Onlar yakıyor biz seyrediyoruz. Katliamın 16. yılında artık seyirci olmaktan çıkmalıyız. Yalnızca ağıt yakmaktan vazgeçmeliyiz. Artık alanlara inmeliyiz” şeklinde konuştu.
Katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri adına konuşan Murat Gündüz’ün babası Mehmet Gündüz, katliamın güvenlik güçlerinin gözü önünde yapıldığını ve devletin katliama göz yumduğunu söyledi.
Hükümetin Kürtleri, Alevileri ve emekçileri dışlayarak, sermaye ile kol kola girdiğini belirten KESK Genel Başkanı Sami Evren, ortak mücadele yürütülmesi gerektiğini söyledi.
Almanya Alevi Dernekleri Başkanı Turgut Öker ise konuşmasında AKP ve CHP’ye yüklendi. CHP’lileri samimi olmamakla suçlayan Öker, “Alevilerin oylarıyla Meclis’e girdiler ama burada yoklar” diye konuştu.
Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız ise devletin yaşananlara göz yumarak katliamın ortağı olduğunu söyledi. Katillerin halen bulunamadığını belirten Balkız, “Camiler ibadethanedir saygı duyarız, ama cemevleri de öyledir. Madımak müze yapılıncaya kadar biz bu işin peşini bırakmayız” diye konuştu. Balkız, Başbağlar katliamının gerçekleştiği anıt dikilmesi talebinde de bulundu. (SİVAS)
--------------------------------------------------------------------------------
SİVAS MİTİNGİNDEN NOTLAR...
*Türkiye’nin birçok ilinden anmaya katılmak için Sivas’a gelenlerin bulunduğu otobüsler, Sivas girişinde durduruldu. Otobüslerin bagajları ve yolcuların valizleri tek tek aranırken, basın mensuplarının görüntü alması engellenmeye çalışıldı.
*Anmaya gelenlerin GBT’lerine bakan polisler, aramaları Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nden aldıkları karara dayandırdı.
*Mitinge katılanlar, yakalarına Hz. Ali rozetleri, başlarına da Hz. Ali yazılı bantlar bağladı.
*Mitingde, Nesimi Çimen ve Hasret Gültekin’in sözlerinin olduğu önlükler ve yakalarında siyah bantlar üzerine ‘Unutmadık’ yazılı tişörtler giyildi.
*Yürüyüşte 2 Temmuz’da yeni doğanlara, genç ve çocuk olanlara ‘Anne ve babanıza 2 Temmuz’da nerede olduklarını sorun. Siz sormazsanız tarih soracak’ denildi.
*Yürüyüş ve mitinge DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, KESK Genel Başkanı Sami Evren, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Ali Balkız, CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras, DTP milletvekilleri Şerafettin Halis, Gültan Kışanak ve Sebahat Tuncel ile Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç katıldı.
*On binlerce insanın Madımak Oteli önüne gelmesiyle birlikte, otelin karşısında bulunan bir işyerinde geçtiğimiz aylarda geçirdiği helikopter kazası sonrası yaşamını yitiren BBP eski Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun fotoğrafının olduğu bir döviz açıldı. Burada kısa süreli bir arbede yaşanırken, kitle pet su şişeleri ve tahta sopalarla binadan laf atanlara karşılık verdi.
Sivas Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği önünden katliamın yaşandığı Madımak Oteli’ne yürüyen binlerce kişi, burada miting düzenledi.
Sabahın erken saatlerden itibaren yaşamını yitirenlerin aileleri, Türkiye’nin birçok yerinden Alevi dernekleri, çeşitli siyasi partiler ve demokratik kitle örgütü temsilcileri ile on binlerce kişi, anma yürüyüşünün yapılacağı Pir Sultan Abdal Cemevi önünde bir araya geldi. Yürüyüş boyunca ve miting alanında, “Devletin Alevisi olmayacağız”, “Madımak müze olsun”, “Sivas kardeşlik ve barış kenti olsun” sloganları atıldı.
Semah kıyafetleri giyenler ve ellerinde bağlama taşıyanlar dikkat çekerken, cemevi önünde bir araya gelen on binlerce insan, 35 aydının diri diri yakıldığı Madımak Oteli’ne yürüdü. Katliamda yaşamını yitiren aydınların aileleri de yürüyüşe katıldı. Aileler yürüyüş boyunca, katliamda yaşamını yitirenlerin fotoğraflarını taşıdı. Polis de sabahın erken saatlerden itibaren kent merkezi ve yürüyüşün yapılacağı güzergahı abluka altına aldı.
‘SİVAS YANMAYA DEVAM EDİYOR’
Saygı duruşuyla başlayan mitingde katliamda hayatını kaybedenlerin isimleri tek tek okunarak yoklama yapılmasına, kitle hep bir ağızdan “Yaşıyor” diye karşılık verdi. Mitingin açılış konuşmasını yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Fevzi Gümüş, aradan 16 yıl geçmesine karşılık, katliama yönelik öfkenin her geçen gün arttığını söyledi. “On binler; Nesimi’yle, Akarsu’yla, Hasret’le deyiş söylemeye; Asuman’la, Gülender’le semah dönmeye; Behçet’le, Metin Altıok’la şiir okumaya; Asaf’la karikatür çizmeye devam ediyor… Bunu engelleyemediler, engelleyemezler... Çünkü Sivas hâlâ vicdanlarımızda yanmaya devam ediyor” diyen Gümüş, katliamın yapıldığı otelde uzun süre kebapçı dükkanı açılmasını da, “Onlar bizim yanan etlerimiz üzerinde yıllarca kebap yediler. Sizi her gün yakıyoruz der gibi” sözleriyle tepki gösterdi.
Sivas’ın üzerine çöken toz dumanın dağılması gerektiğini belirten Gümüş, bu vahşet ve lekenin temizlenmesi gerektiğini vurguladı. Gümüş, “Yalanlarını yüzlerine vurmak için buradayız. Buradan bir kez daha sesleniyoruz. Bırakın artık yalan söylemeyi, bizleri oyalamayı! Madımak’ı artık müze yapın! Bugün buradayız. Çünkü katliamın siyasi sorumluları; yani dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, içişleri bakanı halen yargılanmadılar” dedi.
‘BİRLEŞMEZSEK, KATLİAMLAR SÜRER’
Madımak katliamına karşı çıkanlara, siyasi cinayetlerin aydınlatılmasını isteyenlere, farklı kültürlerin birlikteliğini savunanlara “Artık birleşelim!” çağrısında bulunan Gümüş, “Birleşelim, çünkü bizler birleşmediğimiz sürece hep birileri yöneten, bizler de yönetilen oluyoruz. Onlar yakıyor biz seyrediyoruz. Katliamın 16. yılında artık seyirci olmaktan çıkmalıyız. Yalnızca ağıt yakmaktan vazgeçmeliyiz. Artık alanlara inmeliyiz” şeklinde konuştu.
Katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri adına konuşan Murat Gündüz’ün babası Mehmet Gündüz, katliamın güvenlik güçlerinin gözü önünde yapıldığını ve devletin katliama göz yumduğunu söyledi.
Hükümetin Kürtleri, Alevileri ve emekçileri dışlayarak, sermaye ile kol kola girdiğini belirten KESK Genel Başkanı Sami Evren, ortak mücadele yürütülmesi gerektiğini söyledi.
Almanya Alevi Dernekleri Başkanı Turgut Öker ise konuşmasında AKP ve CHP’ye yüklendi. CHP’lileri samimi olmamakla suçlayan Öker, “Alevilerin oylarıyla Meclis’e girdiler ama burada yoklar” diye konuştu.
Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız ise devletin yaşananlara göz yumarak katliamın ortağı olduğunu söyledi. Katillerin halen bulunamadığını belirten Balkız, “Camiler ibadethanedir saygı duyarız, ama cemevleri de öyledir. Madımak müze yapılıncaya kadar biz bu işin peşini bırakmayız” diye konuştu. Balkız, Başbağlar katliamının gerçekleştiği anıt dikilmesi talebinde de bulundu. (SİVAS)
--------------------------------------------------------------------------------
SİVAS MİTİNGİNDEN NOTLAR...
*Türkiye’nin birçok ilinden anmaya katılmak için Sivas’a gelenlerin bulunduğu otobüsler, Sivas girişinde durduruldu. Otobüslerin bagajları ve yolcuların valizleri tek tek aranırken, basın mensuplarının görüntü alması engellenmeye çalışıldı.
*Anmaya gelenlerin GBT’lerine bakan polisler, aramaları Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nden aldıkları karara dayandırdı.
*Mitinge katılanlar, yakalarına Hz. Ali rozetleri, başlarına da Hz. Ali yazılı bantlar bağladı.
*Mitingde, Nesimi Çimen ve Hasret Gültekin’in sözlerinin olduğu önlükler ve yakalarında siyah bantlar üzerine ‘Unutmadık’ yazılı tişörtler giyildi.
*Yürüyüşte 2 Temmuz’da yeni doğanlara, genç ve çocuk olanlara ‘Anne ve babanıza 2 Temmuz’da nerede olduklarını sorun. Siz sormazsanız tarih soracak’ denildi.
*Yürüyüş ve mitinge DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, KESK Genel Başkanı Sami Evren, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Ali Balkız, CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras, DTP milletvekilleri Şerafettin Halis, Gültan Kışanak ve Sebahat Tuncel ile Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç katıldı.
*On binlerce insanın Madımak Oteli önüne gelmesiyle birlikte, otelin karşısında bulunan bir işyerinde geçtiğimiz aylarda geçirdiği helikopter kazası sonrası yaşamını yitiren BBP eski Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun fotoğrafının olduğu bir döviz açıldı. Burada kısa süreli bir arbede yaşanırken, kitle pet su şişeleri ve tahta sopalarla binadan laf atanlara karşılık verdi.
2 Temmuz 2009 Perşembe
ESPNİN GAZİDE DHB OKULARINA YÖNELİK SALDIRISINI KINIYORUZ !
1 Temmuzda 15 kurumun çağrısı üzerine Gazi mahallesinde Sivas katliamının 16. yılında düzenlenen etkinliğE DHB okurları olarak bizlerde destek vermek amacıyla katıldık. Eylemin bitiminde 40-50 kişilik ESP grubu DHB okurlarına saldırmak için ortamı kışkırtmaya çalıştılar. DHB okurları olay çıkmamak ve emekçilerin nezdinde devrimci hareketin prestijinin aşağıya düşmemesi için gereken sorumluluk duygusu içinde hareket etti. Neki, ESP’liler DHB okurlarını ‘Gaziye gelmeyecek ve burada faaliyet yürütmeyeceksiniz’ dayatmasıyla çembere alarak saldırıya geçtiler. Bir yoldaşa 10 kişi tekme tokat saldırarak yere düşürüp yoldaşı dakikalarca tekmelediler. Tekmelerle öldüresiye dövülen yoldaşın başı ve bir dişi kırıldığı gibi belinde de ağır hasar meydana gelmiştir. Başka bir yoldaş’ ne yapacaksanız bana yapın, yoldaş hasta , Ona dokunmayın ‘ demesine rağmen ESP’liler saldırılarını sürdürüp ‘hesap soracağız ‘ tehditleriyle saldırılarına devam etmişlerdir. Bir başka yoldaşı da çembere alıp yumruklayarak bir daha Gaziye gelip faaliyet yürütmeyeceksiniz yoksa daha da kötü olur vb. tehditlerinde bulunup ne kadar büyük devrimci bir iş başarmanın hem de Sivas katliamının protesto edildiği bir eylemde zevki içinde yollarına devam etmişler.
Aslında bu olayda bir kez daha gösteriyor ki ESP yaptığı yanlışlardan ve olumsuzluklardan yeterince ders almamış. Devrimci hareketin her bakımdan güç kaybettiği ve devrimci dokunun olabildiğince bozulup lümpenleştiği bir ortamda ortak hareket etme ve düşmana karşı birlikte duruş içinde olmak her döneme kadar daha bir aciliyet taşıyor. Ama ESP bunun gereklerine göre hareket etmek bir yana DHB düşmanlıkta sınır tanıma ve saldırganlığa devam ederek hem emekçilerinin devrimde soğumasını ve hem de devrimcilerin devrimci harekete güvenlerinin zayıflamasını zemin yaratıyor. Gücümüz devrimci harekete değil faşist diktatörlüğe karşı birleştirip kullanalım ve yığınları devrimde soğutan sekter saldırgan ve lümpen tutumlardan ırk duralım. ESP gazi mahallesinde DHB okurlarına saldırmakla ve onların darp etmekle ne kazanmıştır. Hangi devrimci görevlerin yerine getirilmesi sağlanmıştır. Bugüne kadar DHB okurlarına Onlarca saldırı yapılmış ve Kemal yazar yoldaş katledilmiştir. Peki tüm bunlar kime hizmet etmiş ve devrimi ne kazandırmıştır. Bunlar bir kez daha düşünülmelidir.
Elbette tüm bu türden baskı ve saldırılarda bugüne kadar e karşı devrim kazanmıştır. Karşı devrimi sevindirmemek ve devrimci sorumluluk içinde hareket etmek, kendisine devrimciyim diyen her kurum ve kişinin başat görevidir. Ayrıca politik faaliyete yasak koyarak tehdit ve saldırılarda bulunularak, insanların düşünlerinin önüne barikat dikmenin de olanaksız olduğunu biliyoruz.Gücü gücüne yeter burjuva makyevalist mantığından vazgeçilmelidir. ESP’in 1 Temmuz günü Gazi mahallesinde DHB okurlarına saldırıp yaralamalarını protesto ediyor ve tüm devrimci demokrat kurumları ve ESP tabanını devrime zarar veren tutum ve yaklaşımlara karşı çıkıp, tavır almaya çağırıyoruz.
DEVRİMCİLER ARASI ÇATIŞMAYA HAYIR !
YAŞASIN DEVRİMCİ DAYANIŞMA !
2 TEMUZ 2009
DEVRİMCİ HALKİN BİRLİĞİ
Aslında bu olayda bir kez daha gösteriyor ki ESP yaptığı yanlışlardan ve olumsuzluklardan yeterince ders almamış. Devrimci hareketin her bakımdan güç kaybettiği ve devrimci dokunun olabildiğince bozulup lümpenleştiği bir ortamda ortak hareket etme ve düşmana karşı birlikte duruş içinde olmak her döneme kadar daha bir aciliyet taşıyor. Ama ESP bunun gereklerine göre hareket etmek bir yana DHB düşmanlıkta sınır tanıma ve saldırganlığa devam ederek hem emekçilerinin devrimde soğumasını ve hem de devrimcilerin devrimci harekete güvenlerinin zayıflamasını zemin yaratıyor. Gücümüz devrimci harekete değil faşist diktatörlüğe karşı birleştirip kullanalım ve yığınları devrimde soğutan sekter saldırgan ve lümpen tutumlardan ırk duralım. ESP gazi mahallesinde DHB okurlarına saldırmakla ve onların darp etmekle ne kazanmıştır. Hangi devrimci görevlerin yerine getirilmesi sağlanmıştır. Bugüne kadar DHB okurlarına Onlarca saldırı yapılmış ve Kemal yazar yoldaş katledilmiştir. Peki tüm bunlar kime hizmet etmiş ve devrimi ne kazandırmıştır. Bunlar bir kez daha düşünülmelidir.
Elbette tüm bu türden baskı ve saldırılarda bugüne kadar e karşı devrim kazanmıştır. Karşı devrimi sevindirmemek ve devrimci sorumluluk içinde hareket etmek, kendisine devrimciyim diyen her kurum ve kişinin başat görevidir. Ayrıca politik faaliyete yasak koyarak tehdit ve saldırılarda bulunularak, insanların düşünlerinin önüne barikat dikmenin de olanaksız olduğunu biliyoruz.Gücü gücüne yeter burjuva makyevalist mantığından vazgeçilmelidir. ESP’in 1 Temmuz günü Gazi mahallesinde DHB okurlarına saldırıp yaralamalarını protesto ediyor ve tüm devrimci demokrat kurumları ve ESP tabanını devrime zarar veren tutum ve yaklaşımlara karşı çıkıp, tavır almaya çağırıyoruz.
DEVRİMCİLER ARASI ÇATIŞMAYA HAYIR !
YAŞASIN DEVRİMCİ DAYANIŞMA !
2 TEMUZ 2009
DEVRİMCİ HALKİN BİRLİĞİ
SİVAS KATLİAMINI 16.YILDÖNÜMÜNDE UNUTMAYACAĞIZ
Sivas katliamı 16. yıldönümünde bir çok yerde ve Sivas da kitlesel basın açıklaması ve etkinliklerle protesto edildi. 1 Temmuzda gazide devrimci*demokrat akımların 300 kişilik katılımıyla Gazi katliamı protesto edilirken 2 Temmuzda Kadıköy de mitingle Gazi katliamının unutulmayacağı ortaya kondu.Her iki eylemede DHB okurları katıldı.
Biliyoruz ki Halkların tarihi nice kanlı katliamlarla doludur. Kuşku yok ki,bu en acı katliamlara tanıklık eden coğrafyanın başında Türkiye gelmektedir. Dünden bugüne halklar onlarca faşist gerici katliamlara tanıklık etti.Tarih 2 Temmuz 1993 Yer Sivas.Faşist ve şeriatçı cellatlar yine işbaşındaydı, Çorumda, Maraşta tanık olduğumuz Alevi emekçilere karşı uygulanan ve devletin çanak tutup destek olduğu faşist katliamına bir yenisi daha ekleniyordu. Madımak otelinde simsiyah bir duman yükseliyordu her yana. Bir an soluksuz kalıyor gökyüzü ve güneş. Soluksuz kalıyor onlarca insan, karanlığın orta yerinde. 35 can, 35 insan meşale olup bir bir saplandılar karanlığın bağrına. Süzerek direnci ateşten, göğe savurdular. Türkü oldular, şiir oldular, semah oldular. Soluklandı güneş, soluklandı gök, soluklandı insane. Ki; karanlığa meşale olanlar küllerinden yeniden doğarlar! Onun içindir ki Sivas katliamı unutulmadı ve unutturulmayacaktır.
Evet tam 16 yıl önce emeğin ve kardeşliğin sesi, sözü ve sazı olan onlarca devrimci,demokrat ve ilerici aydın ve sanatçı Sivas'taydılar. Hep bir ağızdan türküler söyleyip yarin yanağından gayrı her yerde, her şeyi paylaşmak için yüreklerini yan yana getirdiler. Emekten yana özgür bir dünyanın düşünü Sivas'a taşıdılar.
Elbette özgürlüğün, paylaşımın ve kardeşliğin düşmanı, faşist gerici şeriatçı güçler çürümüşlüğü, geleceksizliği temsil edenler boş durmuyordu. Günlerce, haftalarca öncesinden hazırlanmış kanlı bir katliam için hummalı bir hazırlık içerisindeydiler. Yapmak istedikleri şey emekçileri ve onların yanında yer alan tüm devrimci demokrat ve ilerici sesleri susturmak ve karanlığa mahkum etmekti. Tıpkı Maraş'ta, Çorum'da olduğu gibi…
O gün Sivas'ta yaşanan faşist katliamları tüm dünya tanıklık etti. Faşist diktatörlük sömürü düzenlerini korumak ve süreklileştirmek için yeni bir vahşetin, yeni bir katliamın daha altına imza attılar. İlk defa bir katliamı canlı yayın üzerinden kitlelere izlettiler. Herşey gün gibi ortada duruyorken, olayı bir Alevi-Sünni çatışmasıymış gibi çarpıtarak katledilen insanları suçlu çıkarmaya çalıştılar. Provokasyon dediler, tahrik dediler ve kendilerini aklamaya çalıştılar. Olayı bir avuç tetikçi ayak takımının üzerine yıkmaya uğraştılar.
HAYIR; O gün devlete rağmen değil bizzat devletin gözetiminde bir katliam yaşandı. Günlerce öncesinden başlayan hazırlık aşamasından katliamın yaşandığı ana kadar devlet polisiyle, askeriyle, valisiyle, resmi ve sivil güçleriyle oradaydı. Katliam sonrası yılları geride bırakan süreçte vahşetin arkasında katliamcı faşist devletin olduğunu tüm yalınlığı ile gördük. Birbiri ardına yapılan açıklamalar, göstermelik yargılamalarla tetikçiler desteklendi korundu.
Artık yeter; evet bunca acı ve vahşet yetmedi mi? Daha kaç insanımızın gözlerimizin önünde diri diri yakılmasını seyredeceğiz? Oysa ki tüm bu olanları engelleyecek ve katliamların hesabını soracak tek güç işçiler ve emekçilerin örgütlü güçleridir. Faşist katliamların hesabını sormak ve tüm demokrasi ve özgürlük sorunlarımızı kalıcı bir şekilde çözebilmek için yan yana gelmeli ve örgütlenmeliyiz.Bu en başta yitirdiğimiz 35 emekçinin karşısında bir sorumluluktur. İnsan olmanın bir gereğidir. Sadece anma günlerinde değil her gün saflarımızı sıklaştırmalı ve bu zorba burjuva kapitalist sistemi tarihten silmek için mücadele etmeliyiz. İşte bu açıdan günümüz Pir Sultanlar'ına çok büyük sorumluluklar düşmektedir. 2 Temmuz'da göğe kuş olup kanatlanan şehitleri güçlü bir şekilde selamlamak için karanlığa meşale olup mücadele alanlarında yerimizi alalım.
2 Temmuz Sivas Katliamını Unutmadık Unuturmayacağız!
Faşizmi devrimle ezeceğiz!
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm mücadalemiz!
2 Temmuz 2009
İstanbul DHB Okurları
Biliyoruz ki Halkların tarihi nice kanlı katliamlarla doludur. Kuşku yok ki,bu en acı katliamlara tanıklık eden coğrafyanın başında Türkiye gelmektedir. Dünden bugüne halklar onlarca faşist gerici katliamlara tanıklık etti.Tarih 2 Temmuz 1993 Yer Sivas.Faşist ve şeriatçı cellatlar yine işbaşındaydı, Çorumda, Maraşta tanık olduğumuz Alevi emekçilere karşı uygulanan ve devletin çanak tutup destek olduğu faşist katliamına bir yenisi daha ekleniyordu. Madımak otelinde simsiyah bir duman yükseliyordu her yana. Bir an soluksuz kalıyor gökyüzü ve güneş. Soluksuz kalıyor onlarca insan, karanlığın orta yerinde. 35 can, 35 insan meşale olup bir bir saplandılar karanlığın bağrına. Süzerek direnci ateşten, göğe savurdular. Türkü oldular, şiir oldular, semah oldular. Soluklandı güneş, soluklandı gök, soluklandı insane. Ki; karanlığa meşale olanlar küllerinden yeniden doğarlar! Onun içindir ki Sivas katliamı unutulmadı ve unutturulmayacaktır.
Evet tam 16 yıl önce emeğin ve kardeşliğin sesi, sözü ve sazı olan onlarca devrimci,demokrat ve ilerici aydın ve sanatçı Sivas'taydılar. Hep bir ağızdan türküler söyleyip yarin yanağından gayrı her yerde, her şeyi paylaşmak için yüreklerini yan yana getirdiler. Emekten yana özgür bir dünyanın düşünü Sivas'a taşıdılar.
Elbette özgürlüğün, paylaşımın ve kardeşliğin düşmanı, faşist gerici şeriatçı güçler çürümüşlüğü, geleceksizliği temsil edenler boş durmuyordu. Günlerce, haftalarca öncesinden hazırlanmış kanlı bir katliam için hummalı bir hazırlık içerisindeydiler. Yapmak istedikleri şey emekçileri ve onların yanında yer alan tüm devrimci demokrat ve ilerici sesleri susturmak ve karanlığa mahkum etmekti. Tıpkı Maraş'ta, Çorum'da olduğu gibi…
O gün Sivas'ta yaşanan faşist katliamları tüm dünya tanıklık etti. Faşist diktatörlük sömürü düzenlerini korumak ve süreklileştirmek için yeni bir vahşetin, yeni bir katliamın daha altına imza attılar. İlk defa bir katliamı canlı yayın üzerinden kitlelere izlettiler. Herşey gün gibi ortada duruyorken, olayı bir Alevi-Sünni çatışmasıymış gibi çarpıtarak katledilen insanları suçlu çıkarmaya çalıştılar. Provokasyon dediler, tahrik dediler ve kendilerini aklamaya çalıştılar. Olayı bir avuç tetikçi ayak takımının üzerine yıkmaya uğraştılar.
HAYIR; O gün devlete rağmen değil bizzat devletin gözetiminde bir katliam yaşandı. Günlerce öncesinden başlayan hazırlık aşamasından katliamın yaşandığı ana kadar devlet polisiyle, askeriyle, valisiyle, resmi ve sivil güçleriyle oradaydı. Katliam sonrası yılları geride bırakan süreçte vahşetin arkasında katliamcı faşist devletin olduğunu tüm yalınlığı ile gördük. Birbiri ardına yapılan açıklamalar, göstermelik yargılamalarla tetikçiler desteklendi korundu.
Artık yeter; evet bunca acı ve vahşet yetmedi mi? Daha kaç insanımızın gözlerimizin önünde diri diri yakılmasını seyredeceğiz? Oysa ki tüm bu olanları engelleyecek ve katliamların hesabını soracak tek güç işçiler ve emekçilerin örgütlü güçleridir. Faşist katliamların hesabını sormak ve tüm demokrasi ve özgürlük sorunlarımızı kalıcı bir şekilde çözebilmek için yan yana gelmeli ve örgütlenmeliyiz.Bu en başta yitirdiğimiz 35 emekçinin karşısında bir sorumluluktur. İnsan olmanın bir gereğidir. Sadece anma günlerinde değil her gün saflarımızı sıklaştırmalı ve bu zorba burjuva kapitalist sistemi tarihten silmek için mücadele etmeliyiz. İşte bu açıdan günümüz Pir Sultanlar'ına çok büyük sorumluluklar düşmektedir. 2 Temmuz'da göğe kuş olup kanatlanan şehitleri güçlü bir şekilde selamlamak için karanlığa meşale olup mücadele alanlarında yerimizi alalım.
2 Temmuz Sivas Katliamını Unutmadık Unuturmayacağız!
Faşizmi devrimle ezeceğiz!
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm mücadalemiz!
2 Temmuz 2009
İstanbul DHB Okurları
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)