25 Eylül 2017 Pazartesi

Türkiye kadın hak ihlallerinde birinci!..!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu, Avrupa Konseyi Eşitlik ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon’a Türkiye’de Kadın Hakları İhlalleri Raporu’nu sundu. Hazırlanan 17 sayfalık raporda, Türkiye’de bir yılı aşkın süredir devam eden OHAL’in kadınlara etkisi, sokağa çıkma yasakları süresince kadın hakları ihlalleri, seçilmiş belediye eşbaşkanlarının tutuklanması ve atanan kayyumlar, kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı, kadın milletvekillerinin tutukluluğu, cinsiyetçi eğitim politikaları gibi konulara yer verildi.
Raporda paylaşılan verilere göre, KESK’e bağlı 11 sendikadan ihraç edilen toplam 3 bin 100 kamu emekçisinin 600’den fazlasının kadın olduğu belirtildi. Rapordaki verilerden bazıları şöyle: “Üniversitelerden ihraç edilen 4 bin 811 akademisyenin 5’te biri kadındır. Kadınların kurdukları kurumlar ve derneklerin çalışmaları da engellenmiştir. OHAL döneminde 11 kadın derneği, 1 çocuk hakları derneği kapatılmıştır. En az 30 kadın gazeteci gözaltına alınmıştır.”
Raporun “Sokağa Çıkma Yasakları Süresince Kadın Hakları İhlalleri” bölümünde ise, 2015 yılının temmuz ayında Kürdistan’da ilan edilen sokağa çıkma yasakları boyunca en ciddi insan hakları ihlallerinin kadın ve çocuklara yönelik olduğu belirtildi. Rapora göre, 85 DBP’li belediyeye kayyum atandığı, DBP’li belediye eşbaşkanları ve Meclis üyelerinin ya tutuklandığı ya da görevden uzaklaştırıldığı hatırlatıldı. Tutuklu kadın milletvekillerine yer verilen raporda, kadın milletvekili sayısının yüzde 14,29 olduğu Meclis’te HDP’nin yüzde 36.36 oranında kadın temsili oranı olduğu hatırlatılarak, tutuklu 9 HDP’li vekilden 5’inin kadın olduğu belirtildi.
Kadına yönelik şiddet
Rapora göre, 2017’nin ilk yedi ayında erkekler 170 kadını öldürürken, 50 kadına cinsel saldırıda bulundu, 126 kadını taciz etti, 215 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu ve 237 kadına şiddet uyguladı. Türkiye’de kadınların siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin cinsiyetçi ve ayrımcı sözlerine maruz kaldığının belirtildiği rapora göre; bu söylemler, son dönemlerde gündelik hayatta, sokakta, kamusal her türlü alanda, kadınlara yönelik erkek şiddetinin ve tacizin artmasına neden oldu.
Dini cemaatler istismarın sebebi

Özellikle dini cemaatlere ait veya Kur’an kurslarına bağlı pek çok okul ve yurdun açılmasının sonuçlarına değinilen raporda, istismarına karşı hiçbir önlemin alınmaması neticesinde birçok çocuk istismarı vakasının yaşandığı belirtildi. Mülteci çocukların da istismara en açık gruplardan birini oluşturduklarının belirtildiği raporda, Türkiye’de eğitimin giderek dinselleştirildiği ifade edildi. Raporun sonuç bölümünde Avrupa Konseyi’ne şu çağrı yapıldı: “Kadın hakları alanında Avrupa Konseyi son yıllarda pek çok önemli sözleşme ve belge ortaya koymuştur. Türkiye’deki kadın hakları ihlallerine karşı Türkiyeli kadınlarla dayanışma içinde mücadele etmek, bugün her zamankinden daha önemlidir.”

Fethullah’ı övüp Cumhuriyet’e FETÖ’cü diyen Aydınlık yazarının iddiaları çöktü Kadri Gürsel Tahliye Edildi..!

Cumhuriyet Davası’nın üçüncü duruşması yapıldı. Duruşmada AKP’nin truva atları Alev Coşkun ve faşist Rıza Zelyut tanıklık yaptılar. Tanıklık yapan Aydınlık yazarı Rıza Zelyut yalanları içinde boğuldu,
“Türkiye’nin en iyi yazarıyım, Gök Tanrı beni toprağa alsın”
“Mustafa Kemal’i dedem bilirim” diyerek sözlerine başlayan Zelyut, ifadesi boyunca birkaç kez “Ben Atatürk’ün yazarıyım” dedi, buna bir kere “Gök Tanrı beni o şekilde toprağa alsın” cümlesini ekledi.
Cumhuriyet’te HDP ve Selahattin Demirtaş haberleri yapılmasını “suç” olarak niteleyen Zelyut, salondan kendisine tepki gösterilmesi üzerineyse “Ben Türkiye’nin en iyi köşe yazarıyım” diye bağırdı.
“FETÖ” iddiası üç cümlede çökerse…
Zelyut, ifadesini “FETÖ’nün Cumhuriyet’i ele geçirdiği” iddiası üzerine kurdu. Zelyut, FETÖ’nün operasyonuna 2008’de İlhan Selçuk’u tutuklayarak başladığını, sonrasında gazeteden ulusalcı isimleri tasfiye ettiğini, yerlerine Can Dündar, Nuray Mert, Aydın Engin gibi isimleri getirdiğini ve MİT TIR’ları gibi haberlere imza atıldığını söyledi.
Ne var ki Zelyut’un bu iddiaları birkaç dakikada çöküverdi.
Av. Bahri Belen, Zelyut’a MİT TIR’ları haberini Aydınlık’ın da yaptığını hatırlatıp “Bu, Aydınlık’ın FETÖ tarafından ele geçirildiği anlamına gelir mi?” diye sordu. Zelyut ise “Hayır gelmez, olamaz. Bu haberin Cumhuriyet’te yayımlanması ilginç” yanıtı verdi.
Belen, gazetenin HDP haberleri yapmasına ilişkin ise “HDP 2013’te kuruldu, İlhan Selçuk ise 2010’da öldü. Selçuk, parlamentodaki en büyük üçüncü partinin haberlerinin yapılmasını istemez miydi?” diye sordu.
Zelyut’un “FETÖ tarafından gazeteye getirildiği”ni öne sürdüğü Aydın Engin ise tek cümlelik yanıt verdi: “Beni Cumhuriyet’e getiren, sonra da Yazı İşleri Müdür yapan İlhan Selçuk’tur.”
CUMHURİYET DAVASI’NDA ÜÇÜNCÜ DURUŞMASINDAN DAKİKA DAKİKA
Zelyut’un Gülen sevgisi: “En büyük milliyetçi!”
Zelyut, ifadesi boyunca Cumhuriyet ile FETÖ arasında ilişkisellik kurmaya çabaladı ancak arşivlerde unutturmak istediği bir başka ilişkisellik vardı.
2011 yılında AKP iktidarına yakın Güneş gazetesinde yazan Zelyut, Fethullah Gülen’i ve Cemaat’i yere göğe sığdıramamıştı. “En büyük milliyetçi Fethullah Gülen” başlıklı yazıda şu ifadeler yer almıştı:
Bakıldığında Fethullah Gülen’in ve onun topluluğunun (Orası artık bir cemaat olmanın da ötesine geçmiştir) Türk Milleti’nin kimliğinin yaşatılması ve geleceğe aktarılması açısından öneli bir hareketi yıllardır yürüttüklerini görmektesiniz. Bu hareketin başlangıcını uluslararası nitelikte kurulan okullar oluşturmuştur.
Şimdi Türkçe Olimpiyatları düzenletiyor Sayın Gülen. Bu seneki olimpiyatlar Türkiye’nin birçok şehrinde sergilendi. Bu etkinlikler; anadilimize olan ilgiyi kuvvetlendiriyor. Sayın Gülen; Türkçe Olimpiyatları için gönderdiği mesajında demiş ki: ‘Türkçe’yi güzel kullanmamak milli günahtır.’ Sadece bu cümle bile onun gerçek bir milliyetçi olduğunu gösteriyor.
Artık en basit görgü kurallarını bile dillendiremez hale gelen şu Türkiye’de, Fethullah Gülen’in yürüttüğü Türkçe hamlesi; gerçekten de önemlidir. Bu yüzden de biz onu en büyük milliyetçi ilan ediyoruz.
Gülen’in vakfından ödül
Rıza Zelyut’un Gülen Cemaati ile teması tek taraflı bir güzellemeden ibaret değil. Fethullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, 1997 yılında Zelyut’a ödül vermişti.
Zelyut, ilerleyen yıllarda bu ödülü iade etse de ödül alışını “ülkenin hızla kamplaştığı bir dönemde Erbakan hareketine karşı yumuşak bir üslupla hareket etmesi” ile açıklamaya çalışmıştı.


Küçük işyeri, büyük sorun: Sigortasız işçiler..!

İşçilerin en temel haklarının ihlal edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu haklardan biri de sigortalı çalışma hakkı. Yasa gereği patronlar işçilerin sigortasını yapmak, sigortasını yatırmak zorunda. Ancak Türkiye’de yüz binlerce patron bu yasal yükümlülüğünü yerine getirmiyor, milyonlarca işçinin sigorta hakkını gasbediyor.
Bu gerçeği, bir süredir ücretlerinin artırılması talebiyle direnişte olan Adana’daki saya işçileri bir kez daha gösterdi. Saya işçileri yürüttükleri mücadele neticesinde ücret artışı başta olmak üzere önemli kazanımlar elde etti. Saya işçileri, bir sonraki hedefin sigorta ve sendika olduğunu da açıkladı.
HER 5 İŞÇİDEN 1’İ SİGORTASIZ
Türkiye’nin resmi istatistik kurumu olan TÜİK’e göre Türkiye’de sigortasız çalıştırılan işçi sayısı 3 milyon 346 bin. Türkiye’de yaklaşık olarak her 5 işçiden 1’i sigortasız. Bu rakama yüzde 90’ından fazlası sigortasız çalıştırılan Suriyeli mültecilerin çok büyük kısmı dahil değil. Sigortasız çalışmak demek, emekli olamamak demek. Hastalandığında sağlık hizmeti alamamak ya da cebinden prim ödemek demek. Sigorta yoksa rapor parası da yok, analık parası da yok, işsizlik parası da yok. Çalışırken sakat kalana malullük aylığı yok; çalışırken ölen işçinin ailesine aylık da yok.
SİGORTA OLMAYINCA HAK DA YOK
Sigortasız çalışma, işçiyi sadece sosyal güvenlik haklarından mahrum bırakmıyor. Sigortasız çalıştırılan işçi sendika üyesi olamıyor, sendikal haklarını kullanamıyor. Sigortasız işçiler daha kuralsız çalıştırılıyor. Asgari ücretin dahi altında ücret ödenmesi; ücretlerin düzensiz, eksik ve geç ödenmesi; fazla mesai ve tatil günü çalışmalarının verilmemesi; yıllık izin hakkının eksik kullandırılması gibi sorunları sigortasız işçiler daha çok ve yoğun biçimde yaşıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinde durum son derece vahim. İş güvencesinin olmaması belki de en önemli sorun. Kağıt üzerinde çalışıyor gözükmeyen işçiler, yasal haklarının çoğundan yararlanamıyor.
BEDEL İŞÇİYE, AİLEYE, TOPLUMA
Sigortasız çalıştırma, 3 buçuk milyon işçiyi ve aileleri ile birlikte 10 milyon yurttaşı doğrudan etkiliyor. Sigortasız istihdam, prim ve vergi gelirlerini azaltırken, SGK’nin karşılıksız harcamalarını artırıyor ve sonuçta sigortasız istihdamın bedelini toplumun tüm emekçi kesimleri ödüyor. İşçilerin sigortasız çalıştırılması nedeniyle SGK yılda en az 21 milyar liralık prim kaybına uğrarken, İşsizlik Sigortası Fonu’nun kaybı ise yılda 2 milyar lirayı geçiyor.
EN ÇOK 6 SEKTÖRDEKİ KÜÇÜK İŞYERLERİ
Yine TÜİK verilerine göre Türkiye’de toplam kayıt dışı istihdamın yüzde 91’i 10 veya daha az çalışanı olan işyerlerinde. Küçük işyerlerinde yaklaşık 3 milyon kayıt dışı işçi var. Bu işçilerin büyük kısmı tarımda, inşaatta, imalatta, ticarette, gıda satışı ve ev hizmetlerinde çalışıyor. Yani kayıt dışı istihdamla mücadele etmeye niyeti olan bir hükümet olsa bakacağı yer belli. Mevsimlik tarım işçileri ve inşaat sektöründeki küçük taşeronlarda çalışan işçilerin çok büyük kısmı sigortasız. Temizlik, çocuk, hasta veya yaşlı bakımı gibi işler yapan ev işçileri ile kendi evlerinde firmalara iş yapan işçilerde kayıt dışı çok yüksek. Sanayide küçük atölyeler ile çoğunluğu fason üretim yapan küçük işletmelerde kayıt dışı hayli yaygın. Küçük esnafın işlettiği dükkan, mağaza, market, lokanta ve kafe türü işyerlerinde de sigortasız çalıştırma sıklıkla görülüyor. Hemen hemen her sektörde kayıt dışı istihdam var. Ancak Türkiye’de sigortasız işçi çalıştırma, ağırlıkla bu 6 sektördeki küçük ölçekli işyerlerinde yoğunlaşıyor.
BÜYÜK PATRONLAR MASUM MU?
Büyük ölçekli işletmelerde sigortasız istihdamın düşük olması, büyük patronların masum olduğu anlamına gelmiyor. Büyük patronlar kendi işyerlerinde sigortasız işçi çalıştırmaktan uzak dursa da iş verdikleri / iş yaptırdıkları fason işyerlerindeki kayıt dışı istihdamdan doğrudan sorumlu. Adana’da saya işçilerinin elinden geçen ayakkabıların bir kısmı ülke çapında ün yapmış markalara ait. Dünyanın dört bir yanına kot pantolon ihraç eden anlı şanlı markaların kendi fabrikalarında kayıt dışı işçi olmayabilir. Ancak bu markaların kotlarını yıllarca merdiven altı atölyelerde hiçbir sağlık önlemi alınmaksızın çalışan sigortasız işçiler beyazlattı. Benzer biçimde üretim zincirleri adım adım takip edildiğinde, ipin ucu birçok örnekte büyük sermayeye de uzanıyor.
ÜNALDI’DAN NAKIŞ İŞÇİLERİNE…
Türkiye’de işçiler, en temel yasal haklarını elde edebilmek için bile direnmek zorunda kalabiliyor. 1996’da Antep/Ünaldı’da dokuma işçilerinin gerçekleştirdiği büyük direnişin kazanımlarından biri de sigortalı çalışma olmuştu. Benzer bir direnişe yakın dönemde İstanbul’daki nakış işçileri imza attı. En temel taleplerden biri yine sigortaydı ve kayda değer kazanımlar elde edildi. Sigortasız işçilerin küçük işyerlerinde ancak aynı sektör ve üretim alanında çalıştığı örneklerde bu tür mücadeleler büyük önem taşıyor. Ancak işçilerin dağınık çalıştığı ve bir araya gelmesinin daha zor olduğu sektörlerde daha büyük dayanışmalara, daha kapsamlı örgütlenmelere ve mücadeleci sendikaların taşın altına elini koymasına ihtiyaç var. Bu noktada kayıt dışı istihdam ile mücadele etmekle yükümlü olan SGK’yi harekete geçmeye zorlamak da büyük önem taşıyor. Öte yandan büyük işletmeler için üretim yapan küçük işyerleri ve taşeronlarda sigortasız çalıştırılan işçiler ile ilgili olarak büyük işletmeleri de sorumlu tutacak bir yasal değişiklik de gerekiyor.
Küçük işyerlerinde büyük bir sorun var. Yaklaşık 3.5 milyon işçinin, aileleriyle birlikte 10 milyon yurttaşın bugünü ve geleceğini çalıyor patronlar. Bu büyük soyguna hep birlikte dur diyelim!
Onur BAKIR

Sendika Uzmanı

Keramet nikahta değil 1917’de..!

Tam bir yüzyıl önce Osmanlı’da nikah ve aile ile ilgili ilk hukuki düzenlemeler hayata geçirilirken, Ekim devrimiyle kurulan Sovyetler Birliği ise dinlerden bağımsız bir nikahı yasalaştırıyordu.
Müslime KARABATAK
‘Yıldırım nikahı’ diye bir kavramın olduğu ülkemizde herhalde evlenmek isteyip de evlenemeyenlerin önündeki engel belediyelerdeki evlenme işlemlerinin zorluğu değildir. Hal böyleyken “vatandaşların evlenme işlemlerini kolaylaştırmak” bahanesiyle müftülüklere nikah yetkisi verilmek istenmesinin altında bir bit yeniği aranıyor.
Ama şimdi bu yasanın ne getireceğini anlatmaktan ziyade, tam bir yüzyıl geriye gideceğiz, 1917’ye. O yıl Osmanlı İmparatorluğu’nda nikah ve aile ile ilgili ilk hukuki düzenlemeler hayata geçirilirken, Ekim devrimiyle kurulan Sovyetler Birliği ise dinlerden bağımsız bir nikahı yasalaştırıyordu.
OSMANLI: YÜZYILLARDAN SONRA GELEN AİLE YASASI
1917 yılı Osmanlı aile hukuku açısından çok önemli bir yıl. Yüzyılların Osmanlısının bu yıla kadar tek bir ‘aile yasası’ olmamıştı! Çünkü aile meselelerine bakan şeriye mahkemeleri sadece Kuran’ı ve İslam hukukunu kullanıyor ve elbette her sorunun çözümü orada yazılı sayılıyordu. Müslüman olmayanların aile ve miras davalarına da kendi cemaatlerinin mahkemeleri bakıyordu. Şeriye hukukunun temelinde ise tek bir mezhep vardı; Hanefi mezhebi.
‘Artık bir yasa yapalım’ denmesinin altında, sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda yaşanan değişimler vardı elbette. Neler olmuyordu ki! Batılılaşma hareketi ile politik reformlar yapılmaya çalışılıyordu ama bir yandan da ülke, savaşın ortasında yenilecek kocaman bir pasta konumundaydı. Kadınlar açısından da yaşam değişiyordu; 1800’lerin ortalarından itibaren kadınlar eğitime kavuşmuşlardı ve kısmen de olsa çalışmaya başlamışlardı. Dünyadaki kadın hareketinin etkisiyle Osmanlı’da da çeşitli sorunların tartışıldığı yayınlar çıkarılmaya başlanmıştı. 1869’da çıkan Terakki-i Muhadderat dergisi eğitim, İslam, çokeşlilik, ayrımcılık gibi meseleleri yazıyordu. Onu birçok dergi takip etti ve 1913’te ‘kadınların yasal haklarını savunmak’ için Kadınlar Dünyası dergisi çıktı.
Çok eşlilik, zorla yapılan evlilik yasaldı. Çocuklarda evlenme ehliyeti şartı aranmıyordu. Kadınların boşanabilmesi çok sınırlı koşullarla mümkündü. Erkeklerin savaşa gitmesi, yasal olarak varlığı kocasına bağlı olan kadınlar için yıkıcı bir hal alınca, 1916’da kocası ölen ya da kaybolan kadınlara boşanabilme ve tekrar evlenebilme hakkı verildi.
KÜÇÜK HAKLAR, BÜYÜK TEPKİLER
25 Ekim 1917’de çıkarılan Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Osmanlı Devleti’nde sadece 1,5 yıl yürürlükte kaldı, ama bazı Ortadoğu ülkelerinde 1950’lere kadar kullanıldı. Bazı makalelerde dünyanın en ileri hareketi, kadın hakları açısından adeta vazgeçilmez bir kaynak gibi gösterilen bu kararnamenin en büyük özelliği, katı kuralları olan Hanefiliğin dışındaki mezheplerden de yararlanmış olması ve diğer dinlerle ilgili maddelerin eklenmiş olmasıydı. Müslüman olmayanlar, kendi yargı yetkilerinin ellerinden alındığını; İslamcılar ise şerri hükümlere karşı gelindiği gerekçeleriyle tepki gösterince kararname kaldırıldı.
Kararname ile kadınların 17, erkeklerin 18 yaşından önce evlendirilmemeleri, akıl hastalarına evlilik yasağı, evlenme ve boşanmaların devlet kontrolünde gerçekleştirilmesi kanunlaştırılmıştı. Çok eşliliği doğrudan kaldırmadı, sadece dolaylı olarak sınırlama yoluna gidildi. Fakat bu bile büyük tepki uyandırdı. Devletin ‘mubah’ olan bir şeyi yasaklayıp yasaklayamayacağı tartışması yapıldı.
Başka bir maddede, kocasının cinsel veya ruhsal bir hastalığı varsa, nafaka bırakmadan ya da bıraksa dahi ortadan kaybolması durumunda ve şiddetli geçimsizlik yaşandığı durumda kadınlara boşanma hakkı tanındı. Ancak bir yandan da boşanmaların önüne geçmek için ‘aile meclisleri’ gibi uygulamalarla eşler arasında arabuluculuk yapılması yasalaştırıldı. Bu kanunnameyi övenler, günümüzde boşanmaların önüne geçmek için de, benzer bir düzenlemeye gidilmesi gerektiğini savunuyor.
EKİM DEVRİMİ EVLİLİĞE EŞİTLİK GETİRDİ
1917’de Çarlık Rusyası Şubat Devrimi ile yıkılmıştı, ama Çarlığın ve gericiliğin kalıntılarının temizlenmesi asıl Ekim Devrimi’yle mümkün oldu. Kadınların toplumsal ve ekonomik eşitsizliğinin çözülmesi ve yasalar önünde eşitlik temel alındı. Bolşevikler, kadının toplumsal üretime çekilmesini ve ev işi ile çocuk bakımının toplumsallaştırılmasını görev olarak önlerine koymuşlardı, ama bunu gerçekleştirene kadar da kadın erkek ilişkisi içerisinde eşitsiz konumda olan tarafın yasalarla güçlendirilmesini amaçladılar.
Devrimden hemen altı hafta sonra Aralık 1917’de çıkarılan ilk kararnamelerle evlilik ve boşanma dini kurumların elinden alındı. Daha önce yapılan dini evliliklerin de resmi kayıtlara geçirilmesi zorunlu kılındı. Çarlık döneminde, evli olmayan kadının çocuğu için nafaka talep etmesi yasaktı, ama artık evlilik içi ya da dışında doğan her çocuk eşit sayılıyordu. Boşanma hakkı her iki taraf için de eşitlendi ve basitleştirildi. Devlet sadece tarafların ve çocukların kişisel ve mülkiyet haklarını korumakla sınırlıyordu görevini.
17 Ekim 1918’de çıkarılan ‘Nüfus, Evlilik, Aile ve Vesayet Yasası’ ile daha önce çıkarılan kararnameler temel alınıp, haklar daha da genişletildi. 1 Ocak 1927’ye kadar yürürlükte kalan bu yasayla artık çocukların velayet hakkı kadınlara da tanınıyor, çocuklara şiddet uygulanması yasaklanıyor, ev kadınının emeği erkeğin çalışmasıyla eşit kabul ediliyor, eşler arasında mülkiyette mal paylaşımı getiriliyor, eşlerin birbirine ve çocuklarına nafaka yükümlülüğü düzenleniyordu.
Bugün hala birçok ülkede yasak olan kürtajı 18 Ekim 1920’de yasalaştıran ve kadınlar talep ettiğinde ücretsiz ulaşabilecekleri ilk ülke Sovyetler Birliği oldu. Bir diğer önemli değişiklik ise evlilikte soyadı seçimiyle ilgiliydi. 1921’de çıkarılan bir kararnameyle evlenen eşler ister kendi soyadlarını taşıma, ister kocanın ya da kadının soyadını ortak soyadı olarak kullanma, çocuklarına da istedikleri soyadını verme hakkına sahip oldular.
SOVYETLERDE TOPLUM ÇÖZÜMÜN BİR PARÇASI
Devrimden sonraki ilk yasalar eşitsizliğin, eski düzenin alışkanlıklarının ortadan kaldırılması için konulmuştu. Ama hayat birden güllük gülistanlık hale getirilememişti ne yazık ki. Ülke ekonomisi çok kötü durumdaydı ve alınan önlemler bazen yetersiz kalıyordu. Örneğin, 1918’de alınan eşlerin mal ayrılığı hükmü henüz ekonomik olarak zayıf olan kadınların aleyhine işleyebiliyordu ya da sadece resmi evliliğin yasa önünde tanınması fiili evliliklerdeki kadınları haklarından mahrum ediyordu. Hazırlanması en az 4 yıl süren ve 1 Ocak 1927’de çıkarılan yeni evlilik, aile ve velayet yasasının en önemli özelliği, tartışmalara Sovyet kamuoyunun da katılmış olmasıydı. Fiili olarak evli olanlara da hakları verilmeye başlandı ve ekonomik krizler yaşandığı dönemde kadınlara yeterli iş ve maddi destek sağlanamadığı için mal ayrılığı maddesi değiştirildi. Tartışılan maddelerden birisi de evlilik yaşıydı. Taslakta kadınlar için 16, erkekler için 18 belirlenen evlilik yaşı ikisi için de 18 kabul edildi. Çokeşlilik özellikle İslam dininin etkisi altında olan Doğu Cumhuriyetlerinin özel yasalarınca yasaklandı.
Müslime Karabatak

Ekmek ve Gül 

Güney Kürdistan da Emperyalist ve Bölge Gerici Devletlerinin Yarattığı Zoraki Statüsü Yıkılmadan Halklar Özgür Olamaz..!


Devrimci ve sosyalistler ulusların ve halkaların zoraki birliğinin her daima karşısında durarak  gönüllü birlikten yana olmuşlardır. Kürdistan İlk olarak  1639 Kasr-i Şirin antlaşmasıyla Pers ve Osmanlı imparatorluğunca ikiye bölündü  ve Kürdistan  ikincisi kez  1923 Lozan anlaşmasıyla Kürt ulusunun polistik hakları hiçe sayılara dört parçaya bölünmüş, Irak, İran, Türkiye ve Suriye arasında parçalanıp yutulmuştu. Emperyalizmin desteğiyle dörde bölünen Kürdistan ilhakçı ve işgalci devletlerce yok sayılmış ve zoraki üniter birlik yapısı içinde tutulmaya çalışılmıştır. Gelinen durumda zoraki birlik parçalanmakta ve Kürtler eşitlik ve özgürlük talebini yükselmekte ve kendi kaderlerini kendi ellerine alarak gönüllü birliktelik şiarını yükseltmektedirler. Tamda bu durumda gerçekten Kürt sorununda devrimci ve sosyalist bir konumda duranlarla, mevcut statükonun devamında olan politik kesimleri netçe açığa çıkardı.
Bir ulusun mevcut halde önderliğini yapanlar,  demokratik görelim veya görmeyelim (örneğin Güney Kürdistan yönetimini İran dan Türkiye’ye, Suriye’den Irak’a, ABD’den AB’ye bir çok emperyalist, faşist ve gerici devletlere ve iktidarlara göre  KDP-KYB yönetici  daha demokratiktir. En basitinde tüm ulusal azınlıklara eşitlik tanınıyor, parlamentoda temsil ediliyorlar, kendi dillerinde kültürlerini yaşıyorlar, hatta filli özerklik içinde hareket ediyorlar, örneğin Türkmenler gibi kendi güvenlik güçlerini dahi kurabiliyorlar vb.-) Güney Kürdistan, bağımsızlık konusunda seçime gidiyor. Ve buna bölge devletleri ve emperyalist batı merkezleri şiddetle karşı çıkıyor. Aklı evvellerin iddia ettikleri gibi ABD-AB emperyalistleri hatta Rusya Barzani-Talabani yönetiminin bağımsızlık referandumunu desteklemiş olsalardı durum böylemi olurdu. Kürtlerin bağımsız davranamayacaklarını merkezde tutan bir çok kesim, güneyde bağımsızlık referandumuna hemen don biçiyorlar,” bağımsızlık referandumu ABD emperyalizminin oyunu.” Bu gerçekçi bir değerlendirme değildir. ABD emperyalizmi Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmalarını hiçbir zaman istemedi ve mevcut reel durumda hiç istemeyecektir. Orta-doğuda TC devleti gibi beşinci kol gücü yitirme pahasına ve orta-doğuda sınırların yeniden çizilmesine neden olacak bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına ABD, AB emperyalistleri  şiddetle karşıdır.
Kürtlere hep işbirlikçiliği uygun gören çevreler ve faşist gerici güçler,  Kürtlerin kendi kaderlerini kendi ellerine almaya kalkışmalarını bir yerlere bağlamaya çalışarak Kürtleri iradesiz görüyorlar.  Üstelik Barzani’nin, 'kendi topraklarımızda halkımıza baş vurarak bir seçime gidiyoruz. Buna hakkımız yok mu? Biz kimin topraklarında seçim yapıyoruz. Kendi topraklarımızda.' Açıklama yaptığı halde yine de Kürt düşmanları höykürüyorlar;  emperyalist ve gerici devletler buyuruyor; hayır efendim yok. Sorun Kürtlerse  özgürlük hakkınızı kullanamazsınız! Bu nasıl ulusların iradesine saygı göstermek, demokratça davranmak, halkların eşitliğini savunmak. Üstelik BM yasasına göre bir halkın kendi kaderini tayin hakkını kullanma hakkı var.
 Ve Güney Kürtleri de bu haklarını kullanmak istiyor. Peki Kürtler gündeme gelince bu hak neden birden buhar olup ortadan kalkıyor? Bir de Marksizm veya komünizm adına ortaya çıkan bazı politik yapılara ne demeli; Orta-doğu da statünün dağılmasında bu akımlar neden korkuyorlar, hangi güçlerin çizdiği sınırları ve statükonun sürüp gitmesini savunuyorlar? Üstelik devrimcilik ve sol adına ÖDP’den DİP’e TKP’den VP kadar şoven-sosyal şoven kesimler,  ama veya fakatlı cümleler ile UKKTH'na, yani Kürt ulusunun  KKTH'na karşı argümanlar geliştiriyorlar. Emperyalizm ve ilhakçı ve işgalci  bölge gerici devletleri elbirliği etmişçe bu seçime karşı çıkarken, sen devrimcilik ve sol adına neden ve nasıl Kürt ulusunun iradesini açığa çıkarak bağımsızlık referandumuna karşı bir konuma sürüklenebilirsin? Kürtler yıllardan sonra coşkuyla sandığa koşuyor olmaları, ve aslında Kürtlerin özgürlüğe ve bağımsızlığa susamışlığını gösteriyor. 

Barzani yönetimine karşı haklı olan eleştirilerin mahiyeti ne olursa olsun, buradan hareketle Kürtlerin KKTH'nı kullanma hakları  yok sayılamaz.. Bir başka nokta da şudur; şöyle bir düşünelim; İslam gericiliğin egemen olduğu bir coğrafya da Güney ve Rojava Kürtleri, daha özgür, daha laik ve daha demokratik bir yönetimi şekillendirmeye yönelmişlerse, bütün eksikliklerine, hatta, anti-demokratik tutumlarına , emperyalizm ve bölge gerici devletleriyle uzlaşmasına rağmen, bu somut varoluş emperyalizme ve bölge gericiliğine darbe vuruyorsa bunu geliştirmek gerekiyor.? Güneydeki bağımsızlık referandumu Barzanilerin iktidarını aşan bir halk inisiyatifine dönüşmüş ise bunu desteklemek her devrimci ve sosyalisttin görevi olması ve masız fakatsız Kürt ulusunun özgürlük yürüyüşüyle dayanışması gerekiyor. 

TC Devleti Kerkükte Provokasyon Yaratarak Güney Kürdistanın İşgalini Yolu Döşüyor..!

TC devleti Kerkük’te provokasyon yaparak Türkmenleri koruma adı altında Güney Kürdistana müdahale ederek Kerkük ve Musul işgal etmen planını yapıyor. Her şeye rağmen Güney Kürdistan da bağımsızlık referandumunun yapılması bölge gerici devletlerin korku içine itti. Kürtlerin dik duruşuna tahammül edemeyen İran, Irak,Suriye ve Türkiye ittifak içinde hareket ederek Güney Kürdistan Bölgesel yönetimini kuşatıp etkisiz hale getirmek ve özerkliği de ortadan kaldırmak istiyorlar. Nitekim referandum sürecinde Türkmenlerin etkin olduğu bölgede peşmergelere yönelik saldırı gerçekleşmiş ve 3 kişi ölmüş 5 kişi yaralanmış. Bu TC devletinin provokasyon planından kopuk değildir.
Güney Kürdistan yönetiminin olayları engellemek amaçlı Kekükte sokağa çıkma yasağı ilanın ardından AKP yetkilileri koordine içinde Türkmenleri korumak için Güney Kürdistana askeri müdahalede bulunuruz açıklamasıyla aslında nasıl bir işgal planını uygulamaya sokmaya çalıştıklarını gösteriyor. . Tüm Kürt güçlerinin bu saldır ve kuşatmaya kaşı birleşik bir direniş örerek saldırıları karşı direnerek provokasyonu boşa çıkarmalıdırlar.
GÜNEY KÜRDİSTAN ‘BAĞIMSIZLIĞI’ OYLARKEN…IRAK’TAN ‘KERKÜK’TE ASKERİ GÜÇ BULUNDURMA’ VE MEMURLARI GÖREVDEN ALAMAYA KARA VERİEKEN İRAK KARA VE HAVA YOLUNU KAPATTI. TÜRKİYE RUDAW TV'nin lisansını İptal ederken Habur Sınır Kapasının Kapatılacağı Açıklandı. !
Kuzey Irak’ta, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bağımsızlık referandumunda seçmenler sandığa gidiyor. Oy verme işlemi başladı. Uluslararası haber ajansları, Erbil’den ilk referandum fotoğraflarını geçiyor. Sandığa gidenlerin parmaklarının boyandığı dikkat çekiyor.
Sandık kurulan yerler arasında Kerkük, Tuzhurmatu gibi Türkmenlerin yoğun yaşadığı kentler ile Musul’un Mahmur ve Şengal gibi ilçeleri de var. IKBY lideri Mesut Barzani, dün kameralar karşısına geçti ve referanduma gidileceğini ilan etti. Barzani’nin yayın organı Rudaw, 5 milyon seçmenin bulunduğunu bildiriyor. Talabani ve diğer muhalif Kürt hareketlerin daha etkin olduğu Süleymaniye, 1 milyon 280 bin seçmenle en kalabalık kent. Bölgenin başkenti Erbil’de 1 milyon 200 bin, fırtınanın koptuğu Kerkük’te ise 750 bin civarında seçmen bulunuyor.
Habur Sınır Kapısı tek taraflı olarak kapatıldı iddia edildi. Fakat daha sonra bu yalanlandı. Ama Cumhurbaşkanı kapının kataıldırılacağını açıkladı.
Irak’tan ‘Kerkük’te askeri güç bulundurma’ kararı
Irak Meclisi, Kerkük petrollerinin merkezi yönetime teslim edilmesi ve IKBY referandumunda oy kullanan memurların görevden uzaklaştırılması kararı aldı. Meclis Güvenlik ve Savunma Komitesi Başkanı Hakim Zamili, düzenlediği basın toplantısında, “Meclis, Kerkük’teki petrol kuyularının merkezi yönetime teslim edilmesi ve referandumda oy kullanan devlet memurlarının görevden uzaklaştırılması kararı verdi” dedi.Zamili, söz konusu kararın güvenlik ve diğer bürokratik alanlarda görev yapan bütün memurları kapsayacağını söyledi.
Irak Meclisi, Kerkük ve tartışmalı diğer bölgelerde askeri güç bulundurma kararı aldı.
Meclis Başkanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “Meclis, Kerkük ve tartışmalı diğer bölgelerde vatandaşların güvenliğini korumak için hükümetin askeri güç bulundurması gerektiği kararı aldı” denildi. Meclis ayrıca, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) denetimindeki tüm sınır kapılarının da kapatılmasına karar verdi.
Dışişleri Bakanlığı: IKBY’deki referandum sonuçları yok hükmündedir
Dışişleri Bakanlığı IKBY’de bugün yapılacak olan referanduma ilişkin açıklama yaptı. Referandum için “yok hükmündedir” diyen bakanlık, “bu girişimi tanımıyoruz” ifadelerini kullandı.

Alacağımızı bir kere daha vurguluyoruz.

SGK’DAN YÜZBİNLERCE İNSANA FİŞLEME: OHAL’LE KAPATILAN KURUMLARDA ÇALIŞANLARA ’36’ KODU..!

CHP Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2 Ağustos 2016 tarihinde yayınladığı genelge ile SGK’nin işten çıkışlarda kullandığı kodlara ’36’ kod numarasını eklediğini söyledi. Buna göre çalıştığı işyeri OHAL KHK’sıyla kapatıldığı için işsiz kalan kişilerin sigorta siciline ’36’ kodu işlendiğini belirten İrgil, sicilinde bu kod bulunanların işverenlerin tercih etmediği için çalışmalarının zorlaştığını açıkladı.
“36 kod işveren için bir alarm niteliği taşıyor” diyen CHP Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil, yaptığı yazılı basın açıklamasında şu görüşlere yer verdi.
“KHK ile kapatılan işyerlerinde çalışanların, OHAL KHK’ları ile doğrudan işten çıkarılan işçilerin yanısıra işverenin de kendi takdiriyle F…/PDY ilişkisi veya irtibatı kanaatine vararak işten çıkardığı işçilerin sigorta sicillerine ’36 kod’ işleniyor. Bu keyfiyet doğru değildir. Ayrıca devlet izniyle açılmış, devlet denetiminde olan ve OHAL KHK’larıyla kapatılan eğitim kurumlarındaki tüm çalışanların da sigorta sicillerine bu kod işleniyor. Öte yandan kapatılan kurumlarda zorunlu staj yapmış öğrencilerin sigorta sicillerine de 36 kod işlendiğini görüyoruz. Zorunlu staja bile bu kod neden işlenir? Bu şu demektir; haklarında hiçbir suç bulunmayan insanlar otomatik olarak fişleniyor. Madem resmi bir fişleme yapıyorlar, hangi meslek gruplarından kaç kişi fişlenmiş açıklasınlar, bilelim.”
CHP’li İrgil, hükümetin resmi olarak yaptığı fişlemeden insanların çoğunluğunun haberi olmadığını belirterek; “Kişi iş başvurusunda bulunduğunda, hatta İŞKUR’daki bir kursa başvurduğunda siciline 36 kodun işlendiğinden haberi oluyor. 36 kod nedeniyle ülke genelinde işsizlik tehdidiyle karşı karşıya kalmış bir insan grubu var. Bunu yaratan da hükümet” dedi.
Ceyhun İrgil, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu’na konuyla ilgili verdiği soru önergeside, tarih itibariyle Sosyal Güvenlik Kurumu işten çıkışı 36 koduyla gerçekleştirilmiş kaç kişi olduğunu; tarih itibarıyla SGK’da işten çıkışı 36 koduyla gerçekleştirilmiş kişilerin meslek gruplarına göre dağılımını; zorunlu stajını yaptığı kurum OHAL KHK’sıyla kapatılan öğrencilerin sigorta sicillerine neden 36 kod işlendiğini; sigorta sicillerindeki 36 kodun değiştirilmesi için başvuran sayısının kaç kişi olduğunu; 36 kodun değiştirildiği kişi sayısını ve bu mağduriyet ve haksızlığın giderilmesi için yapılan bir çalışmaların olup olmadığını sorduğunu sözlerine ekledi.