22 Nisan 2018 Pazar

Kadın örgütleri nafakaya düzenleme istemiyor..!

DW Türkçe'den Burcu Karakaş'ın haberine göre; Türkiye'de mevcut kanuna göre taraflar boşandıktan sonra yoksulluk nafakasına hükmedilecek durumlarda nafaka alacaklısı eşin yoksulluğa düşmesi şartı ve ağır kusurlu olmaması şartı aranıyor. Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 175. maddesi, "Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz" deniyor.
Ancak bugünlerde yeni bir düzenleme ile söz konusu maddedeki "süresiz" ibaresinin kalkacağı konuşuluyor. Star gazetesinin manşetine taşıdığı habere göre, Adalet Bakanlığı nafaka hesaplamasında beş alternatifli bir çalışma yürütüyor. Bu çalışmaya göre, yapılacak değişiklik ile yoksulluk nafakasına kriter getirilecek. Nafaka kriterleri arasında çocuk sayısı, boşanan eşin "kusur" derecesi, evliliğin süresi, kadının yaşı ve gelir seviyesi olmak üzere beş koşul göz önünde bulundurulacak. Bu beş kriter, nafaka hesaplamasında etkili olacak. Kadının boşanmadaki kusurunun yüzde 50'nin üzerinde olması durumunda mahkeme, nafaka verilmemesi yönünde karar alabilecek.
"Kadını ekonomik olarak güçsüzleştirmenin parçası"
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı Kurucusu avukat Canan Arın, yapılması planlanan değişikliğin kadınları mağdur edeceği görüşünde. Avukat Arın, "Erken evlilikler arttı. İmamlara evlendirme hakkı verdiler. Nafaka değişikliğini de bunun parçası olarak görüyorum. Kadını ekonomik olarak tamamen güçsüzleştirip evlilik birliği içinde tutmaya yönelik stratejinin sadece ufak bir parçası" diyor. Hükümetin öncelikle aile birliğinin korunmasına önem verdiğini belirterek, "Bu taslak kadını mümkün olduğu kadar zayıflatıp evliliğe mahkum etmektir. Bundan sonra iş mirasa ve sonrasında da sahip olduğumuz bütün hakların elimizden alınmasına gelecek" diye konuşuyor.
"Bazı kadınlar bakımından mağduriyet oluşturabilecek"
Yoksulluk nafakasına kriter getirilmesini hukuki açıdan değerlendiren avukat Damla Güney Eroğlu, olumlu bir gelişme olabileceğini düşünüyor. Eroğlu, "Evliliği dört ay sürmüş biri ile on sene evli kalmış ve üç çocuğu olan birini düşünelim. Bana göre iki durumda farklı nafaka sürelerine hükmedilmesi daha hakkaniyetli bir durum" diyor. Avrupa ülkelerinde işleyişin farklı olduğunu, nafakanın kritere göre belirlendiğini belirterek, "Nafaka süreli ya da süresiz olabiliyor" diye konuşuyor. Türkiye'de nafaka alacaklılarının genelde kadın olduğunu da ekleyerek, "Nafakanın belirli süreyle kısıtlanması bazı kadınlar bakımından mağduriyet oluşturabilecektir. Bu da madalyonun diğer yüzü" diyor
"Zaten nafaka değil, sadaka"
Aysel Hanım, 44 yaşında. Kocasından geçen sene boşanmış, yoksulluk nafakası alan bir kadın. "Nafakanın süresi beni bağlamıyor. Yoksulluk nafakası değil ki, yoksulluk sadakası zaten" diyerek, kadınlara bağlanan nafakanın miktarını eleştiriyor. Kadınların halihazırda çeşitli şekillerde nafakadan mahrum bırakıldığını ifade ederek, "Evlendiğinde ya da sigorta olunca iptal ediliyor. Kadın her türlü kıskaçta" diye konuşuyor. Yeniden evlenmeyi bile oğlu için aldığı 350 lira nafakanın kesileceği için düşünemediğini söyleyerek, "Bu durum bazen kadınları imam nikahı kıymaya zorluyor. Boşandıktan sonra her taraftan sıkıştırılıyorsun" diyor. Devletin nafaka konusunda yeterli araştırma yapmadığını savunan Aysel Hanım, "Hâkim ne uygun görüyorsa o miktar veriliyor. Eşim, mesela, mahkemede çok iyi oynadı. Ona göre miktar biçildi" diyor.

SEÇİM FIRILDAĞI..!


Bir zamanlar ben de bu fırıldakta yer aldım. Milletvekili seçildim ve nice ümitlerle meclise gittim.
Neler, neler hayal etmiştim!
SEÇİM FIRILDAĞI
Bir zamanlar ben de bu fırıldakta yer aldım. Milletvekili seçildim ve nice ümitlerle meclise gittim.
Neler, neler hayal etmiştim!
Meclis kürsüsünü halk için kullanacak; zulme, adaletsizliğe ve sömürüye savaş açacaktım!
Ama ilerleyen zaman içinde dehşetle gördüm ki, orası bize ait değildi.
Sadece Kürt ezilenlerinin değil…
Emekçi Türkler, Kürt ve Türk Aleviler, Araplar, Çerkesler, Lazlar, Rumlar, Ermeniler, Boşnaklar ve diğer ezilen halklardan hiçbirinin orada yeri yoktu. Hepsi o meclisin zencileriydi.
Orası mazlumlar için bir kumpas, hükmedenler için ise onları koruyan ve kollayan bir kaleydi.
Ben olmayacak hayaller kurmuş ve kendimi kandırmıştım.
Geçte olsa, o hayal dünyasından çıplak gerçeğe uyandıktan sonra, meclis ve milletvekili sayfasını kendime artık tamamen kapattım.
Aksi halde halkı şahsi çıkarlarım için yalan ümitler peşinden koşturmuş olacaktım.
Bir okurum, parlamento tuzağını şu müthiş değerlendirmesiyle anlatmıştı:
“… Sistemler, kendi içinde eritebilme işini Parlamento yoluyla yaparlar. Ancak uzlaşanlar ve bireysel ikballeri için davalarını ve ruhlarını satanlar beyazlaşır. 1. Dünya Harbini onaylayan Alman Meclisinden tek bir isim aklımda var: Tüm meclisin ortasında "Savaşa Hayır!" diye haykıran Liebknecht.
Gerisi?! Hepsi beyazdı.
Zenciliğe devam Mahmut ağabey…”
Evet, sevgili okurumun dediği gibi, bu faşist sistem, muhalifleri kendi içinde eritme işini Parlamento yoluyla yapıyor.
24 Haziran seçimiyle yapmak istediği de budur.
Şu talana bakın; partilere bizim cebimizden her yıl oluk oluk akıtılan trilyonlar yetmiyormuş gibi, bir de bu seçimde harcasınlar diye ayrıca 547 milyon/trilyon lira daha verilecek!
Aslan payını elbette AKP kapacak.
Şimdi…
Diyelim ki, seçimi Tayyip Erdoğan ve AKP kazandı.
Ne olacağını tahmin etmek güç değil. Bu faşist düzen daha da kuduracak ve halkın üstüne yıldırımlar yağdırmaya devam edecek.
Veya AKP’ nin baş aşağı yere çakıldığını ve CHP ile İYİ Parti’ nin seçimi kazandığını düşünelim.
Bu iki parti, bekçiliğini yaptıkları bu rejimin acaba hangi taşını yerinden oynatacaklar ve hangi sorunu çözecekler? Bugüne kadar ne dediler ki, yarın da onu yapsınlar?
Boynumuzu bir dilenci yakarışı ile büküp bize birkaç kırıntı hak vermelerini mi bekleyeceğiz?
Geride kalan seçimlerden de biliyoruz ki…
24 Haziran seçiminde sonuç ne olursa olsun, sandıklardan halk için çile ve kölelik çıkacak.
Hükmedenler içinse pırıl pırıl saltanat güneşleri doğacak.
Ben, işte bu nedenle bu seçim oyununda figüran olmak ve mazlumların sırtına saplanan bir ihanet hançeri olmak istemiyorum.
Okurumun o çarpıcı sözüyle, bu zorba düzenle uzlaşmak ve “BEYAZLAŞMAK” niyetim yok.
ZENCİLİĞE devam, diyorum.
Kastım, kenara çekilip bu seçim tiyatrosunu bir münzevi tembelliğiyle seyretmek değildir.
Bu düzenin ve siyasi temsilcilerinin üstünde durdukları halıyı çekip almak gerek.
İçine düştüğümüz girdaptan çıkmanın başka bir yolu yok!
Mahmut Alınak


Cezaevlerinde yeni işkence yöntemi: Çift kelepçe..!


Cezaevlerindeki siyasi tutuklulardan gelen mektupları basınla paylaşan CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, “Tutukluların ihlal edilmeyen hiçbir hakkı kalmadı. Cezaevinde revire çıkmak da sohbet edebilmek de eziyete dönüştü” tepkisini gösterdi.
ÇİFT KELEPÇE TAKILIYOR
Silivri, Van, Bolu, Diyarbakır ve Mersin’deki cezaevlerinden gönderilen mektuplarda dile getirilen şikayetleri derleyen Yarkadaş, “Tedaviye giden hasta tutuklulara zorluk çıkarılması yetmiyormuş gibi, bir de bileklere çift kelepçe uygulaması başladı” dedi.
CHP’li Yarkadaş sözlerini şöyle sürdürdü:
"Başta Silivri olmak üzere cezaevlerinden gelen mektupları dehşet içinde kalarak okuyorum. Binbir zorlukla revire çıkabilen tutukluların bu sırada ‘askeri nizam’da yürümeleri isteniyor.
Tutuklular, hastane nezarethanesinde sıra beklerken, bileklerindeki kelepçeler çıkarılmıyor. Pislik içindeki nezarethanelerde tutulmalarını şikayet eden sanıklara ise ‘Burası Türkiye, işinize gelirse’ cevabı veriliyor. Kötü muameleye uğrayan tutukluların şikayetleri ise sonuçsuz kalıyor.”
MEKTUPLARI BAKAN GÜL’E GÖNDERDİ
“Bileklere çift kelepçe takılması’’na itiraz eden Silivri 9 No’lu Cezaevi’nde tutulan Ali Yücel adlı tutuklunun kalp hastası olduğunu ve tedavisinin bir an önce gerçekleştirilmesi gerektiğini belirten Yarkadaş, kendisine gelen mektupları Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e gönderdiğini de belirtti.
Tutukluların yayın bulundurma, sohbet etme ve aileleri ile fotoğraf çektirme gibi birçok hakkının gasp edildiğini de belirten CHP’li Yarkadaş, “12 Eylül faşist darbe döneminin uygulamalarını bile geride bırakan bir tabloya şahit oluyoruz” diye konuştu.
TUTUKLUNUN KAMERA İSYANI
Dilekçe vermelerine rağmen, bazı tutukluların tam dört aydır berbere götürülmediğini belirten Yarkadaş, sözlerine şöyle devam etti:
“Bir tutuklu, yazdığı mektubunda kameralar tarafından 24 saat boyunca ‘kafesteki bir hayvan gibi’ izlendiklerini yazıyor. Dört aydan bu yana berbere götürülmediğini yazan tutuklular var… ÇHD Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı ise aylardan bu yana tecritte tutuluyor. Kozağaçlı’nın sohbet başta olmak üzere tüm hakları elinden alınmış durumda. Adalet Bakanlığı, bu ve benzeri uygulamalara derhal son vermeli, sorumlular hakkında da soruşturma başlatılmalıdır.”
“YATAĞINDAN KALKAMIYOR”
İzmir Şakran Cezaevi’nde bulunan Cemal Şahin adlı tutuklunun kanser hastalığının ilerlediğini ve yatağından kalkamadığı için görüşe çıkamaz hale geldiğini de belirten Yarkadaş, “Bir kez daha çağrı yapıyorum… Adalet Bakanı Gül, Cemal Şahin’in durumunu inceletsin. Kanser hastası bir yurttaşımız, elindeki tüm raporlara rağmen cezaevinde tutuluyor. Bu adalet mi? Bu insanlık mı? Vicdanınız hiç rahatsız olmuyor mu?” tepkisini gösterdi.
ÇOCUKLAR BAYRAMA CEZAEVİNDE GİRİYOR
Yarkadaş, AKP iktidarı döneminde anneleriyle birlikte cezaevine girmek zorunda kalan çocuk sayısında artış olduğunu da belirtti. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarının bu gerçeğin gölgesinde kutlanacağını belirten Yarkadaş, “Şu an 704 çocuk annesiyle birlikte ceza çekiyor. AKP iktidarı ise yaratığı bu tablodan hiç rahatsızlık duymuyor” dedi.

21 Nisan 2018 Cumartesi

TV10 eylemi sonlanıyor: Alevi televizyonları yayın hayatına başlayacak..!


Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan TV10’un çalışanları ve izleyicileri televizyonlarının açılması talebiyle 81'inci kez Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. “Alevilerin sesi TV10 susturulamaz” pankartının açıldığı eyleme, Munzur Çevre Derneği, Cumartesi Anneleri ve Alevi kurumları da destek verdi. Eylemde tutuklu bulunan TV10 çalışanlarının fotoğrafları taşındı.
‘Görünmeyeni görünür kılıyoruz’
Eylemde konuşan TV10 programcısı Rohat Emekçi, Alevi yayıncılığı yaptıklarını dile getirerek, “Görünmeyeni görünür kılıyoruz. Kapatılan TV’lerden biriyiz. Görünmeyeni yansıtıyorduk ama şimdi görünmeyen değil görünenler yansıtılıyor. Yazmaya, çizmeye devam ediyoruz. Bizler sesimizi duyurmaya devam edeceğiz” diye belirtti.
Eylem haftaya son buluyor
Emekçi, Alevilerin sesini duyuracak yeni kanalların önümüzdeki günlerde yayın hayatına başlayacağını, bu nedenle önümüzdeki hafta eylemlerine son vereceklerini söyledi. Emekçi'nin ardından Grup Munzur, Alevi deyişleri seslendirdi.

‘Tek tipleştirmek istediğiniz gazeteciler olmayacağız’...!


İstanbul Özgür Basın Platformu, son dönemde özgür basına yönelik baskı ve tutuklamaları protesto etmek için Galatasaray Meydanı’nda basın açıklaması düzenledi. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Özgür Gazeteciler İnisiyatifi (ÖGİ), İnsan hakları savunucuları, Cumartesi Anneleri ve çok sayıda kişi destek verdi. “Tutuklu gazetecilere özgürlük” pankartı açılarak, “Gazetecilik suç değildir” ve “ Basın susturulamaz” dövizleri ve tutuklu gazetecilerin fotoğrafları taşındı. taşındı. Açıklamada sık sık “Haber alma hakkımız engellenemez”, “Tutsak gazeteciler serbest bırakılsın”, “Özgür basın susturulamaz” ve “Susma haykır özgür basın vardır” sloganları atıldı.
‘TÜRKİYE TEK SESE SIĞMAZ’
TGS Genel sekreteri Mustafa Kuleli, “Türkiye karanlık günlerden geçiyor. Her gün arkadaşlarımız gözaltına alınıyor. Böyle koşullarda basıkın seçime gidiyoruz” dedi. “Eğer özgür basın yoksa özgür bir seçim ortamından bahsetmemiz mümkün değildir” diyen Kulleli, “Tek ses tek renge sığmaz Türkiye. Türkiye tek adamdan daha büyüktür. Özgür basının neferleri olarak bunları söylemeye devam edeceğiz” diyerek tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılmasını istedi.
‘ZİNDAN ÜLKESİ’
ÖGİ Sözcüsü Hakkı Boltan da “Türkiyede gazeteciler şuan konuşmuyor. Sesiz ülkede yaşayan ülkenin vatandaşları olarak başlı başına eylemdeyiz. Sesizliğimizle onları protesto ediyoruz” diye belirtti. Gazetecilerin her zaman bir ülkenin temsilcilleri olduğumu sözlerine ekleyen Boltan, “Gazeteciler susturulunca ülke susturulmuş oluyor” dedi. Boştan “200 gazeteci tutuklu. 200 gazeteciyi tutan ülkeyi zindan ülkesi olarak ifade etmek gerekiyor” diyerek gazetecilerin özgürlüğünü talep etti. Boltan, toplumun sesini bu sessizliğe çıkarması gerektiğini vurguladı.
‘GERÇEĞİN BİZDEN SAKLANMASINI İSTEMİYORUZ’
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri de “Bizler cumartesi anneleri ve insan gakları savunucuları olarak gazetecilere yönelik baskının üzüntüsünü ve öfkesini yaşıyoruz” diyerek sözlerine başladı. Gazetecilerin tutuklanmasını ve gazetelerin kapatılmasını hatırlattan Yoleri, “Baskının asıl nedeni gerçeğin topluma ulaştırılmamaktır. Ve gerçeğin toplumla buluşmasını engellemektir. Bizler biliyoruz gerçek ile toplum arasındaki bağı koparmak istiyorlar. Biliyorlarki toplum ile gerçek koparılırsa daha iyi yönetilirler” diye konuştu. Düşünce ve ifade özgürlüğüne sadece gazetecilerin ihtiyacının olmadığını dile getiren Yoleri, “Gazeteci arkadaşlarımızı bir an önce serbest bırakılmasını istedi. Gerçeği bilmek istiyoruz gerçeğin bizden saklanmasını istemiyoruz” dedi.
‘30’A YAKIN ARKADAŞIMIZ TUTUKLANDI’
Basın açıklamasını yapan TGS Kadın Komisyonu Üyesi Seyhan Avşar, basına yönelik baskıların her geçen gün artış gösterdiğine dikkat çekti. Türkiye Cezaevlerinde bulunan tutuklu gazeteci sayısının 180’e ulaştığını hatırlatan Avşar, “Tutuklu bulunan gazetecilerin özgürlüğüne kavuşması için alanlarda mücadele ederken, her gün yeni bir meslektaşımızın tutuklanmasına tanıklık ediyoruz. Geçtiğimiz haftalarda önce Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’ne ve Gün Matbaası’na TMSF tarafından el konularak, çalışanlarının evlerine polis baskın düzenlendi. Günlerce gözaltına tutulan 30’a yakın arkadaşımız daha sonra çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı” diye belirtti.
‘TEK SUÇLARI GAZETECİLİK’
Avşar, “Yine Etkin Haber Ajansı’ndan meslektaşlarımız Pınar Gayip, Semiha Şahin ve Adil Demirci de hukuksuzca gözaltına alınarak, 1 haftalık gözaltı süresinin sonunda çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Gazeteci arkadaşımız Serpil Ünal haksız ve hukuksuzca gözaltına alındı, günlerce gözaltında tutuldu. Günler sonra ancak mahkemeye çıkarılan Serpil, hastalığı nedeniyle tedavi olması gerekirken, hapishane koşullarına mahkum edildi” diyerek tutuklu arkadaşlarının tek suçlarının gazetecilik olduğunu ve bunun ifadelerinde sorulan sorulardan da anlayabildiklerini söyledi.
‘BİLİNMELİ Kİ SUSMAYACAĞIZ’
“Şunu çok iyi biliyoruz ki tutuklanan gazeteciler gerçeklerin karanlıkta kalmaması için mücadele eden, özgür basın geleneğinin birer parçasıydılar” diyen Avşar, “Gazetecileri gözaltına alarak ve tutuklayarak bu gelenekten koparamayacaksınız. Arkadaşlarımızın özgürlüğünü gasp etmiş olabilirsiniz ama biz onların bıraktığı yerden bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Hiçbir güç gerçeklerin üzerini örtmeye ve boyamaya yetmeyecektir. İçeride, dışarıda nerede olursak olalım sokakların sesi olacağız. Biz dışarda kalan ve mesleğimize, emeğimize, gerçeklere sahip çıkan gazeteciler olarak meslektaşlarımızın neden tutuklandığını, özgürlüklerinin neden gasp edildiğini biliyoruz. Özgür basının neden susturulmak istendiğini biliyoruz ama herkes çok iyi bilmelidir ki susmayacağız” diye ifade etti.
‘TEK TİPLEŞMİŞ GAZETECİLER OLMAYACAĞIZ’
Gerçekleri savunmanın suç olmadığını sözlerine ekleyen Avşar, “Tek tipleştirmek istediğiniz gazeteciler olmayacağız. Ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, dili, dini, kültürü yasaklanan herkesin, çocukların, kadınların, işçilerin, emekçilerin sesi olmayı sürdürecek ve baskılara boyun eğmeyeceğiz. Az önce bu meydanda çocuklarının, abilerinin, babalarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’nin sesi olmaya devam edeceğiz” diye belirtti. Avşar, halkın haber alma hakkına ve arkadaşlarının haber yapma hakkını savunmaya devam edeceklerini dile getirdi.


Öğrencilerden sistemle sorunumuz var geçinemiyoruz toplantısı..!



Farklı üniversitelerden öğrenciler “Geçinemeyen Üniversiteliler Buluşuyor” etkinliğinde bir araya geldi. Divriği Kültür Derneği’nde gerçekleşen etkinliğe katılan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Hasan Yaşasın, en ufak sorunu bile dillendirmelerinin yasak olduğunu belirterek, “Biz, düşünce özgürlüğümüzü elimizden koparıp alan bu iktidarla geçinemiyoruz. Bizi iş cinayetlerine kurban veren bu sistemle geçinemiyoruz. Sürekli bizi ablukaya alan güvenlikle geçinemiyoruz. Hayatımıza her gün her alanda müdahale ediliyor. Önümüzü göremiyoruz, işsiz mezun oluyoruz” diye konuştu
31 kulübe 1 masa
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü öğrencisi İsmail Aydın, “İstanbul Üniversitesi öğrencileri olarak okula gittiğimizde özgür, mutlu bir ortam istiyoruz. Çoğunlukla sohbet ettiğimiz arkadaşlarımızın sesini bile duyamıyoruz çünkü polislerin ve özel güvenliklerin telsiz sesi daha ağır basıyor. İstanbul Üniversitesi’nde son iki yıldır kulüp faaliyetlerine izin verilmiyor. Edebiyat Fakültesi dekanı dalga geçer gibi yaptığı açıklamada 31 kulüp için bir masa verileceğini söylüyor. Bizler gayri meşru rektör ve yönetimiyle geçinemiyoruz.” Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Ceyda Bostancı da “Öğrencilerin bir araya gelip sosyal, kültürel etkinlikler düzenlemesi belli gerekçeler gösterilerek ya erteleniyor ya da iptal ediliyor. Öğrencilerin iletişim halinde olması, ortak paydalarda buluşması atanan eski emniyet müdürü tarafından engelleniyor” dedi. Marmara Üniversitesi’nden Hüseyin Çam ise “Akademi biat etmeyecek, üniversite teslim olmayacak” diye konuştu.
Ahlak bekçisi yurtlar
ODTÜ Sosyoloji hazırlık öğrencisi Zeynep Çakın ise şöyle konuştu: “ODTÜ yurtlarında kadın ve erkek öğrencilere karşı alınan tutumlardaki farklılıklarla ‘geçinemiyoruz’ demeden geçemeyeceğim. Yurt giriş saatleri kadın yurtlarında bir ahlak, edep meselesi sayılıp rahatsız edici bir biçimde uygulanıyor. Kadınlar 12.30’dan sonra gelirlerse kitlenmiş kapılarda bekleyerek, nerede olduğunu soran bir savunma kâğıdı ile konuşmalarına dikkat etmeye tenezzül dahi etmeyen danışmayla karşılaşıyorlar.”

Şeriatçıların Tecavüz ve Taciz İcraatları Bitmiyor: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın ‘Sevgi Evi’nde ,"28 çocuk işkenceye ve cinsel tacize uğradı" iddiası..!



Uşak Sevgi Evleri Çocuk Yuvası ve Kız Yetiştirme Yurdu’nda 2014 yılı ve öncesinde yurt görevlileri tarafından çocuklara yönelik olarak sistematik taciz, istismar ve eziyet iddialarına ilişkin 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın ilk duruşması 10 Nisan’da görüldü. Soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamede, 28 çocuğun maruz kaldığı demir askılarla dayak ve işkence, hakaret ile cinsel taciz Bakanlık müfettişlerinin raporları kaynak gösterilerek yer alıyor.
‘Sorumlular her şeyi normalleştirdi’
Yurt yönetim memuru V.Ş.’nin o dönemde 17 yaşındaki K.K.’yi rızası dışında dudağından öptüğü, ellerini tuttuğu ve cinsel ilişki teklif ettiği iddia edildi. Yine V.Ş.’nin yurt içerisinde pantolonunun fermuarı açık ve cinsel organı dışarıya sarkık vaziyette teşhircilik yaparak dolaştığı ve bu duruma yurtta kalan çocuklar ile çalışanların da şahit olduğu Bakanlık Müfettişi Raporu’nda yer aldı.
Bunun yanı sıra, ikisi engelli olmak üzere yaşları 7 ile 16 arasında değişen çocuklara sistematik şiddet, dayak, hakaret ve eziyet iddialarına yönelik olarak da yurt yöneticileri ile diğer çalışanlar hakkında yargılama yapılıyor. Davanın 19 Nisan’daki duruşmasında 9 çocuk tarafından dayağın yurt bünyesinde normalleştirildiği ve bilhassa yurtta hademe olarak çalışan S.T.’nin çok sayıda çocuğu sürekli dövdüğü, hakaret ettiği ve aşağıladığı da doğrulandı.
Uşak Barosu’ndan tutuklama talebi
Öte yandan, Uşak Barosu Kadın ve Çocuk Hakları Komisyonu davaya çocuklar yönünden müdahillik talebinde bulundu. Komisyon adına söz alan avukatlar, “olayda işkence ve nitelikli cinsel istismar suçunun oluştuğunu, bu sebeple görevli mahkemenin Ağır Ceza Mahkemesi olduğunu ve sanıkların bir kısmının halen kamu görevlisi olması sebebiyle mağdurlara, tanıklara ve toplanacak delillere etki edebilme ihtimali olması sebebiyle tutuklanmaları” yönünde talepte bulundu. Çocukların temsilcisi olan Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü ise duruşmaya katılmadı.
Uşak Barosu’nun tutuklama talebi reddedilirken, görevsizlik itirazının da bir sonraki celsede değerlendirileceği belirtildi. Duruşma 26 Eylül’e ertelendi.
Hukukçular ise, “Uşak Sevgi Evleri Davası’nı Türkiye’de bugüne kadar yaşanan en kapsamlı ve sistematik taciz, istismar ve şiddet eylemlerini içeren bir dava” olarak tanımladı.
Haber kaynağı:Birgün