31 Ocak 2010 Pazar

Almanya'nın Berlin kentinde "Devrim şehitleri selamlandı!"

Her yıl DHB okurlarının düzenlediği devrim ve komünizm şehitlerini anma etkinliği, bu yıl 31 Ocak Pazar günü Almanya'nın-Berlin kentinde “YÜREĞİMİZİN YARISI DEVRİM ŞEHİTLERİNİ ANIYORUZ” adıyla yapıldı!

Uzun bir dönemden bu yana Avrupa da devam eden havaların kötü olması ve yaklaşık bir aydır Berlin de havaların daha da kötü olmasına ve hava koşullarının çalışmaları ve başka yerde katılımı olumsuz yönde etkilemesine karşın, yüzü aşkın işçi, emekçi ve devrimci katıldı ve gecenin coşku içinde geçmesi için çaba gösterildi. Salonda şehitlerimiz tüm heybetiyle bizleri denetliyordu. Anma etkinliği sunucuların devrim şehitleri için bir dakikalık saygı duruşu ve merhaba şiiriyle başladı.

Gecenin içeriğine ilişkin bir yoldaşın: Biliyoruz ki, Ocak ayı dünya devrimi ve Türkiye devrimi açısından büyük önem taşıyan bir aydır. 21 Ocak'ta dünya devrimi büyük ustası Lenin'i kaybetti. 15 Ocak'ta varız, var olacağız şiarıyla burjuvaziye karşı ayaklanmış Almanya proletaryasının liderlerinden Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht'in subaylar tarafından hunharca katledildiği gündür. Ve 24 Ocak 1973 Türkiye proletaryasının önderlerinden İbrahim Kaypakkaya yoldaşın yaralandığı ve Ali Haydar yoldaşın katledildiği ve tarihe Vartinik direnişi olarak geçen gündür. İnşamız geçmişten bugüne dünya devrimi ve Türkiye-Kürdistan devriminde şehit düşen bütün komünizm ve devrim şehitlerini anmak için her yıl Ocak ayında şehitleri anar ve onların kavgalarını bugünkü savaşımıza taşırız.. Dahası Onları anmak demek, uğruna hiç tereddütsüz canlarını feda ettikleri devrim ve sosyalizm davasına tüm varlığımızla kendimizi adamakla, yarattıkları değerleri hücrelerimize kadar özümsemekle, bizlere miras bıraktıkları örgütü/devrim ordusunu daha da güçlendirmekle vb. olacağını asla unutmamalıyız, kısa açıklaması ardından Grup Dendar sahne aldı. Coşkulu ezgiler söyleyen Grup Dendarın coşkulu programının ardından bir yoldaş devrimci şiirler okudu.

Ve akabinden KP-İÖ adına bir yoldaş konuşma yaptı. Yoldaş konuşmasında özet olarak: Türkiye de dünyadaki gelişmeler, tekel direnişinin işçi ve emekçi kitle hareketi üzerindeki ölü toprağın atmadaki etkisi, Kürt özgürlük hareketinin kuşatılarak ezilme saldırısının sınır tanımdan sürüdüğü koşullarda şehitleri anmak ve onları anlamanın ne kadar önemli olduğu, süreci kucaklamada devrimci hareketin toparlanıp ileri atılımda güç ve eylem birliklerine ne kadar gereksinim duyulduğu vurgulandı ve devamında 'ONURUMUZ ŞEHİTLER ORDUSUNU, BİZLERE DEVRETTİKLERİ SAVAŞ BAYRAĞININ ALTINDA YÜCE GÖREVLERİN ERLERİ OLARAK HALKA VE DEVRİME BAĞLILIK ANDIMIZLA BİR KEZ DAHA ANIYORUZ…BUGÜN ŞEHİTLERİMİZİ ANARKEN, ŞEHİTLERİMİZİN BİZLERE EMANETİ ÖRGÜTÜMÜZÜ GÖZBEBEĞİMİZ GİBİ KORUYARAK, ŞEHİTLERİMİZİN BİZLERE ARMAĞANINI ONURLA YAŞATARAK, DEVRİM VE SOSYALİZM SAVAŞIMINDA ALNIMIZ AK, BAŞIMIZ DİK BİLDİĞİMİZ YOLDAN SAPMADAN YÜRÜYEBİLİRIZ.

ŞEHİTLERİMİZİN DAVASI, PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİNİ YOL GÖSTERİCİ İLKE OLARAK ALMA; YALNIZCA YERKÜRENIN TÜRKIYE VE KUZEY KÜRDİSTAN PARÇASINDA DEVRİMİN, SOSYALİZMİN VE KOMÜNİZMİN ZAFERİ İÇİN MÜCADELE ETMEKLE KALMAZ, TÜM DÜNYADA HER TÜRLÜ GERİCİLİĞİN YIKILMASI, SINIFSIZ VE SÖMÜRÜSÜZ BİR TOPLUM DÜZENİNİN KURULMASI İÇİN DE SAVAŞMA, SAVAŞANLARI DESTEKLEME DAVASIDIR…ŞEHİTLERİMİZİN YOLU YOLUMUZ, DAVALARI DAVAMIZDIR.

BUGÜN ŞEHİTLERİMİZİ ANARKEN; SEVGILI SEHİTLERİMİZİN ANISI ÖNÜNDE BIR KEZ DAHA SÖZ VERİYORUZ.: ZAFERE DEK KAVGAMIZ DURMAYACAK, SİLAHLARIMIZ SUSMAYACAKTIR. ERDEMLERİNİZ, KAVGANIZ BİZLERE YOL GÖSTERECEKTIR. SÖZ SİZE ŞEHİT YOLDAŞLAR, OCAK ŞEHİTLERİ SİZE SÖZ, SİZLER RAHAT UYUYUN EBEDİ YATAĞINIZDA, BİZE LEKESİZCE DEVRETTİĞİNİZ KIZIL BAYRAĞI ERGEÇ ZAPTEDECEĞİMİZ GERİCİLİĞİN BURÇLARINA DİKECEĞİZ. ZOR GÜNLERİMİZDE OLDUĞU GİBİ, ZAFER GÜNLERİMİZDE DE HEP ARAMIZDA, YÜREĞİMİZDE VE YANIBAŞIMIZDA GÖREVLERİMİZ DENETLER OLACAKSINIZ. BÜTÜN SICAKLIĞIMIZLA, KAVGADA YOLDAŞLIĞIMIZLA YANIMIZDA VE KAVGAMIZDASINIZ'
sözleriyle yoldaş konuşmasını noktaladı.

Yoldaşın konuşmasının ardından, esas olarak sınıflar savaşımının dünden bu bugüne gelişimini ve İNŞA'nın mücadelesini ve devrim şehitlerini anlatan Sinevizyon gösteriminin ardından, Türkiye de ve yurtdışında geceye gelen mesajlar okundu ve birinci bölüm sona erdi.

İkinci bölümün başlangıcında TEKEL işçilerinin haklı ve meşru direnişini selamlayan mesajın ardından, Grup Dendar yeniden sahne aldı ve devrimci parçalarla salonu ısıttı. hep birden devrim ve sosyalizme bağlılığı ve şehitlerimizin ideallerini yaşatma kararlığını dillendiren sloganlar haykırıldı. Gecemiz Türkiye de gelen Deste Günaydın'ın coşkulu ezgileriyle omuz omuza halaya duruldu ve sloganlar eşliğinde anma etkinliğimiz sona erdi.

Geceye davetli olmasına karşı bir gün önceden kanser hastalığından dolayı eşini kaybeden Cevdet Bağca katılamadı. Cevdet Bağca geceye katılmadığında dolayı üzüntülerini dillendirerek geceye katılanlarla aynı duygular içinde olduğunu bildirerek, birlikte olamamanın üzüntüsünü paylaştı.

Sunucu yoldaşların geceye katılarak omuz veren herkese teşekür eden ve bir daha güçlü buluşmak dileğiyle devrim şehitlerine bağlı olmanın ve kalmanın, onlara verilmiş devrim sözüne bağlı kalmak ve örgütlü mücadeleye omuz vermekten geçtiğini dillendirerek, gecemiz havanın soğukluğuna ve tüm engellere rağmen coşku ve başarıyla noktalandı.

Devrim Ve Komünizm Şehitleri Ölümsüzdür!
Faşizmi Devrimle Ezeceğiz!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz!
Yaşasın KP-İÖ!

31 Ocak 2010
Almanya- Berlin de DHB Okurları

www.halkinbirligi.net

Devrimci Halkın Birliği’nde yer alan politik yazılar ve diğer değerlendirmeler için http://www.halkinbirligi.net/ sayfasını ziyaret edebilirsiniz!

Öğretmenlerin de SABRI TAŞTI: Sözleşmelilerden kadro mitingi

Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu" üyesi sözleşmeli öğretmenler, Abdi İpekçi Parkı'nda eylem yaptı.

Sözleşmeli çalışan öğretmenler, bir an önce kadrolu atamalarının yapılmasını istedi. Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen "Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu" üyesi sözleşmeli öğretmenler, öğle saatlerinde Abdi İpekçi Parkı’nda toplandı. "Milletvekilliği için KPSS getirilsin", "1 kadrolu öğretmen = 3 ücretli öğretmen" ve "Ücretli köle olmayacağız" yazılı dövizler taşıyan ve aynı içerikli sloganlar atan öğretmenlerin düzenlediği mitinge, bazı siyasi parti, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve TEKEL işçileri de destek verdi. CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce gazetecilerin soruları üzerine, okullarda derslerin boş geçtiğini öne sürerek, "Okullar öğretmensiz, öğretmenler ise işsiz" dedi. Hükümetin bu gençlerin sesini duyması gerektiğini belirten İnce, "Bu ülkenin 250 bin eğitim fakültesi mezunu genci iş bekliyorsa bu hükümetin ve ülkenin ayıbıdır. Eğitim sorununu çözememiş bir hükümet bu ülkenin hiçbir sorununu çözememiş demektir. Bu kadar önemli bir soruna kulaklarını tıkayamaz" diye konuştu. "Ankara’nın göbeğinde derslerin boş geçtiğini" ileri süren İnce, "Bu ülkede fizik ve matematik öğretmeni atanmıyor ama bunların 100 katı din dersi öğretmeni atanıyor" dedi. Platform adına yapılan açıklamada da Türkiye’de her yıl üniversite bitirerek diplomasını alan öğretmenlerin eğitim alanındaki yetersizlik dolayısıyla işsizler kervanına katıldığı ifade edildi. Talep edilen hakların insancıl ve makul olduğu belirtilen açıklamada, öğretmenlerin haklarını vermeyenlerin kötü niyetli olduğu öne sürüldü. Açıklamada, hükümetin eğitim politikası eleştirilerek, sözleşmeli öğretmenlerin kadrolu atamalarının yapılması, öğretmen yetiştiren fakültelere öğretmen ihtiyacı kadar öğretmen adayı alınması ve KPSS yerine daha şeffaf bir atama sistemi getirilmesi istendi. Çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin de konuştuğu mitingde, kadrolu atamalar yapılmadığı takdirde iş bırakma eylemi ve ölüm orucu yapılacağı duyuruldu.

Mitingin ardından ataması yapılmayan öğretmenler, TEKEL işçilerini ziyaret ederek, destek verdi. Öte yandan, TEKEL işçilerini çeşitli sivil toplum örgütleri gün boyu ziyaret ederken, 10 kişilik berber grubunun TEKEL işçilerini ücretsiz tıraş yapmaları vatandaşlar tarafından ilgiyle izlendi.

TEKEL işçilerine çağrı: Üniversite mezunları asgari ücretle çalışıyor, işinizin kıymetini bilin!

Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu, üniversite mezunlarının asgari ücretle iş buldukları için mutlu olduğunu belirterek, işçilerin “işlerinin kıymetini bilmesi”ni istedi. İşte Kumlu'nun açıklamaları...

Tes-İş Sendikası’nın kongresinde konuşan Kumlu, eylemlerde bulunan TEKEL işçilerinin AK Parti önünde oturma eylemi yapmayı amaçladıklarını, ancak Abdi İpekçi Parkı’na yönlendirildiklerini söyledi. TEKEL işçilerinin buradan çıkarılınca Türk-İş’e geldiklerini söyledi. TEKEL işçilerinin hak mücadelesini ve onlara verdikleri destekleri de anlatan Kumlu “Sayın Başbakan’ın o sert üslubundan uzaklaşıp çözüm arar noktaya gelmesi hepimiz için umut oldu. Sayın Başbakan çalışmanın ardından bizimle yeniden görüşecek ve umuyoruz ki bu mesele biriki gün içinde çözülecek” dedi. Çalışma hayatı zor bir dönemden geçtiğini de söyleyen Kumlu şöyle devam etti: “İşsizlik cumhuriyet tarihinin en ciddi oranlarına ulaşmıştır. Zaman zaman söylüyorum, yadırganıyor. Özellikle siz, bizim faaliyet sahamızda çalışan enerji işçileri ve kamu çalışanları ve size hizmet eden sendika yöneticileri biraz daha şanslıyız. Üniversite mezunlarının asgari ücretle iş bulduklarında mutlu oldukları bir dönemden geçiyoruz. Onun için işinizin kıymetini bilmenizi istiyorum.”

Poyrazköy iddianamesinde ilginç detay: ABD aracı askeri bölgede dolaşıp fotoğraf çekti!

Geçen çarşamba günü kabul edilen Poyrazköy iddianamesine giren telefon kayıtlarında Amerikan konsolosluğuna ait bir aracın, askeri bölgede fotoğraf çektiği ve durumun jandarmaya bildirildi ortaya çıktı.
.
İddianameye göre, kazılardan 17 gün önce, 7 Nisan 2009’da Amerikan Konsolosluğu’na ait bir araç askeri bölgede dolaştı ve araçtan fotoğraflar çekildi. Geçen çarşamba günü kabul edilen Poyrazköy iddianamesine giren telefon kayıtlarında Amerikan konsolosluğuna ait bir aracın, askeri bölgede fotoğraf çektiği ve durumun jandarmaya bildirildi ortaya çıktı. Sanıklardan binbaşı Eren Günal’ın telefonundan yapılan bir görüşmede Sedat isimli bir yarbayın “Resim çeken falan bir asker” dediği, buna karşılık Oktay isimli diğer yarbayın “Tamam efendim araç Amerikan Konsolosluğu’ndanmış şimdi jandarma yanımda tamam efendim” dediği belirlendi. Bu görüşmenin tarihi de son derece dikkat çekici. Zira Amerikan Konsolosluğu’na ait araç Poyrazköy’de cephaneliğin bulunduğu 24 Nisan 2009 tarihindeki kazıdan 17 gün önce bölgede dolaşmış.

‘Efes 2009 tatbikatı’
Bu durumun sorulduğu sanık Eren Günal, konuşmayı yapan Sedat yarbayla İzmir Foça’da “Efes 2009” tatbikatı için birlikte bulunduklarını ve planlama toplantısına katıldıklarını, görüşmelerin genelde buna ilişkin görüşmeler olduğunu ileri sürdü. Ancak daha sonra alınan ek savunmasında iki yarbayın konuştuğu konunun o gün konsolosluk aracının yanlışlıkla askeri bölgeye girmesi ve görevliler tarafından ikaz edilerek bölgeden uzaklaştırılmasıyla ilgili olduğunu iddia etti. Savcılık ise bu esrarengiz olay için yaptığı değerlendirmede, görüşmenin Efes 2009 tatbikatı ile ilgisi olduğu iddialarının “inandırıcı olmadığını” belirtti.

Darbe soruları
Emekli kuvvet komutanlarının Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara ifade vermesine yol açan “ Sarıkız , Ayışığı , Yakamoz ve Eldiven” darbe planları, Poyrazköy iddianamesinde de soru olarak yer aldı. İddianamenin, İstanbul’daki SAT Grup Komutanlığı’nda görevli deniz binbaşı Eren Günay’a ilişkin bölümde, “2003-2004 yıllarında yapılması planlanan Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven kod adlı darbe planları ile ilgili hiç bir bilgisinin olmadığını, kendisinin o tarihlerde İstanbul’da görevli olduğunu belirtmiştir” denildi. Deniz Kurmay Kıdemli Albay İbrahim Koray Özyurt’a da 2003-2004 yıllarında yapılması planlanan Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven kod adlı darbe planlarının sorulduğu, ancak hiçbirinden haberdar olmadığını, belirtilen darbe çalışmalarında görev almadığını beyan ettiği belirtildi.

‘Kardak yüzünden hedef seçildik’
Poyrazköy iddianamesinin sanıklarından subaylar Ercan Kireçtepe, Erme Onat, Eren Günay, Mustafa Turhan Ecevit ile astsubay Ergin Geldikaya’nın ortak noktası Kardak krizi. Sanıklar, Kardak krizi sırasında destek amacıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan bir ekibin geldiğini, bu ekibin başında da Göktaş’ın bulunması nedeniyle onu tanıdıklarını ya da ismini duyduklarını söylediler. Göktaş’ı “iyi bir asker” olarak bildiklerini belirten sanıklardan bazıları, daha sonra da birkaç kez kendisiyle görüştüklerini ifade ettiler. Sanıklardan Kireçtepe ve Günay, suçlamaları reddederken , Kardak Operasyonu’nda görev almaları nedeniyle dış güçler tarafından hedef seçilmiş olabileceklerini iddia ettiler. Bazı sanıklar ise terfi yılları olduğunu, başarılarından dolayı önlerinin kesilmesi için kendileri hakkında ihbar mektupları gönderildiğini ileri sürdüler.

AİHM Türkiye mesaisinde: Nüfus cüzdanlarına Alevilik ve Kürtçe isim yazılabilecek mi?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, salı günü Türkiye'deki güncel tartışmaları yakından ilgilendiren iki önemli konuda karar verecek: Nüfus cüzdanlarında din hanesine 'Alevi' yazılabilmesi ve Kürtçe isim kullanılabilmesi.

Nüfus cüzdanının din hanesine 'İslam' yerine 'Alevi' yazdırmak isteyen Sinan Işık ve isim hanelerine Kürtçe isimlerini Türkçe alfabesinde olmayan harflerle yazdırmak isteyen 8 Kürt kökenli vatandaş, bu taleplerinin reddedilmesi üzerine Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) şikayet etmişlerdi. Başvuruları 'kabul edilebilir' bulan AİHM, bunun üzerine açılan davalara ilişkin kararlarını 2 Şubat Salı günü kamuoyuna duyuracak.ANKA'nın haberine göre 2004 yılında nüfus cüzdanının din hanesine 'İslam' yerine 'Alevi' yazdırmak için müracaat eden Sinan Işık, başvurusunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmişti.

W, X İÇİN 8 DAVACI
Kürt kökenli 8 davacı ise, 2003'te isimlerinin yazımını, Türk alfabesinde olmayan harfler içeren Kürtçe isimlerle değiştirme talepleri kabul edilmediği için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 'özel hayata ve aile hayatına saygı' ve 'ayrımcılığın yasaklanması' maddelerine dayanarak mahkemeye başvurdu.

NASIL YORUMLADILAR?
'En doğrusu din hanesini kaldırmak'Adalet eski Bakanı Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, nüfus cüzdanına 'Alevi' yazdırmak isteyen vatandaş ile Türkçe'de yer almayan 'w, q ve x' harflerinin de yer aldığı Kürtçe isimleri kullanmak isteyen Kürt kökenli 8 vatandaşın AİHM'e yaptıkları başvuruyu değerlendirdi. Prof Türk'ün görüşleri şöyle: 'Nüfus cüzdanlarında din hanesinin bulunması, İnsan Hakları Sözleşmesi'nden önce Anayasa'ya aykırılık oluşturmaktadır. Anayasa'nın 24. maddesi, 'hiç kimsenin dini inancını açıklamaya zorlanamayacağını' güvence altına almaktadır. Nüfus cüzdanlarında mezhep belirtilmesi ise daha büyük sıkıntılara sebep olabilir. Çünkü İslam dini, içinde barındırdığı tüm mezhepleri kucaklayan bir dindir. Yapılması gereken en doğru iş nüfus cüzdanlarından din hanesinin kaldırılmasıdır. AİHM, Alevi vatandaşın talebini kabul ederse, bu kararın Türkiye'ye yönelik yaptırımı tazminat olur. Kürt kökenli vatandaşların Türk alfabesinde bulunmayan harflerin de yer aldığı isim talebi ise karşılanamaz. Aksi takdirde, Türk Harflerinin Kabulü'ne ilişkin 1928 tarihli kanuna aykırılık oluşur. Kaldı ki, Türk alfabesindeki mevcut harfler kullanılarak tüm sesler ifade edilmektedir.'

'Karar bağlayıcı'
Eskİ AİHM Yargıcı Rıza Türmen: Sonucu ne çıkacak bilemiyoruz. Eğer olumlu karar verilirse Türkiye mevzuatını bu karara uydurmak zorunda. Çünkü karar bağlayıcı. Kararın gereğini yapmak zorunda. Başvuru kabul edilirse, isteyenin 'din' hanesine Alevi yazılıp, Kürtçe harfler kullanılacak. Başvuru reddedilirse, bugünkü uygulama devam eder. Türkiye'ye ilişkin davalar 2. Daire'ye geliyor. Orada müzakere ediliyor. Sonra oylamaya geçiliyor. 7 yargıç oy veriyor. Çoğunlukla kararlar alınıyor.

KARAR LEHTE ÇIKAR
Alevi-Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız: Nüfus cüzdanında benim dinimin ne olduğundan kime ne fayda var? Mezhebimin ne olduğundan, bunun nüfus cüzdanında bulunuyor ve biliniyor olmasından kime ne fayda var? Bu şudur; ana kimlik bilgileri devlet için yeterli ve gereklidir. Ben, din hanesinin hiç olmamasını istiyorum. Alevilik bile yazılmasın. Bence bu karar başvuruların lehinde çıkacak.

TÜRKİYE MAHKUM OLACAK
Alevi Kültür Derneği Başkanı Tekin Özdil: Türkiye'de gerek kimlikteki din hanesiyle ilgili olsun gerek zorunlu din dersiyle olsun ya da genel inançlarla ilgili olsun, AİHM tarafından daha önce mahkum edilmişti.Nüfus cüzdanında din hanesiyle ilgili başvuruda da büyük ihtimalle Türkiye'yi mahkum edecektir.

MEZHEBE HAYIR, HARFLERE EVET
AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt: Mezheplerin nüfus cüzdanına girmesini doğru bulmuyorum. Harflerle ilgili nüfus idaresinin kararına karşı açılan dava konusuna gelince, yasal düzenlemeler yapılırsa neden olmasın ki? Harflerin yasağına ben şahsen sıcak bakmıyorum. Harflerin kullanılmasının yasaklanmasına karşıyım. Bu yasağın kalkmasını istiyorum.

ALEVİLİK DİN DEĞİL
AKP Batman Milletvekili Mehmet Emin Ekmen: AİHM'in kararlarının Türkiye için bağlayıcılığı bulunmaktadır. Bunlar demokratik haklara ilişkin taleplerdir. AİHM'in kararını merakla bekliyoruz. Aleviliğin bir din olarak kabulü Alevilik inancı açısından da tartışmalı. Alevilik bana göre de din değil dinin bir yorumudur. Harfler açısından da zaten günlük kullanımda da, TRT Şeş'in kullanımında da fiili olarak yasaklar bitmiş durumdadır. Bu kararla birlikte belki yasal zemin belki yeniden gündeme gelebilir.

ABD körfez ülkelerini silahlandırıyor

ABD'de Başkan Barack Obama yönetiminin, "İran'ın gelecekteki olası askeri saldırılarını önleme girişimi" çerçevesinde, Suudi Arabistan ve Körfez'deki diğer müttefikleriyle birlikte silah satışlarının hızlandırılması ve petrol terminalleri ile diğer önemli alt yapı tesislerine yönelik savunma sistemlerinin güçlendirilmesi konusunda "sessizce" çalışma yürüttüğü öne sürüldü.

Washington Post gazetesi, eski ve halen görevde olan Amerikalı ve Orta Doğu'daki hükümet yetkililerine dayanarak, "ABD, Körfez'deki müttefiklerine silah satışını artırıyor" başlığıyla bir haber yayımladı.

Habere göre, Washington'ın girişimleri, "Suudi Arabistan'daki 10 bin kişilik koruma gücünün mevcudunun üç katına çıkarılmasına yönelik ABD'nin desteklediği plan dahil olmak üzere, hava savunma sistemlerinde önceden görülmemiş boyutta koordinasyon sağlanmasını ve ABD ile Arap orduları arasında ortak tatbikatların artırılmasını içeren daha büyük bir çaba" çerçevesinde yer alıyor ve "Tahran'a karşı baskının artırılmasını" amaçlıyor.

Söz konusu çabanın, George Bush başkanlığındaki önceki yönetimin İran'ın giderek artan silah stokuna karşı "dost" Arap ülkelerine savaş uçakları ve füzesavar sistemleri satılması taahhütlerinin üzerine inşa edildiği belirtilen haberde, ABD'nin bölgedeki silah satışlarında Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'ın başı çektiğine işaret edildi.

"BÖLGESEL BİR SAVUNMA KAPASİTESİ GELİŞTİRİYORUZ"
Gazeteye göre, Orta Doğulu askeri ve istihbarat yetkilileri, "Körfez ülkelerinin İran'ın nükleer programıyla ilgili uluslararası tepkilere giderek daha fazla meydan okuması karşısında ABD ile savunma konusundaki işbirliğinin artırılması fikrini memnuniyetle karşıladıklarını" söylediler. ABD'nin müttefiki bir Arap ülkesinin üst düzey hükümet yetkilisi de İran'ı bölgede "1 numaralı tehdit" olarak nitelerken, "Zor bir bölgede bulunuyoruz ve korunduğumuzdan emin olmak zorundayız" dedi.

Körfez ülkeleriyle stratejik planlama çalışmalarının içinde yer alan üst düzey bir yetkili, "söz konusu işbirliğinin, Beyaz Saray'ın sert yeni ekonomik yaptırımlar ve daha güçlü diplomatik önlemler için uluslararası destek oluşturma girişimlerinde bulunduğu bir sırada İran'a karşı elle tutulur bir ilerlemeyi temsil ettiğini" savundu. İsminin açıklanmasını istemeyen yetkili, "Füze ve hava savunma sistemleri ve kritik alt yapı tesislerinin güçlendirilmesiyle, gerçek anlamda bölgesel bir savunma kapasitesi geliştiriyoruz. Tüm bu alanlarda son bir yıl içinde büyük ilerleme kaydettik" dedi.

TÜRKİYE DE VAR
"İran'ın nükleer silah kapasitesini elde etme yolunda ilerlemesinin bölgede silahlanma yarışına yol açacağından ve bunun atom bombası üretmeye kadar genişleyeceğinden endişe edildiğini" kaydeden Washington Post, haberinde şu ifadelere yer verdi: "Bu kaygıları artıracak şekilde, bazı petrol ve gaz zengini Arap ülkeleri, 'görünürde' iç enerji ihtiyaçlarını karşılama gerekçesiyle nükleer reaktör ya da elektrik santrali inşa etme yönünde yeni girişimlerde bulunuyor. BAE, ABD'nin desteğiyle son dönemde, ilk nükleer enerji reaktörünü inşa etmek için anlaşmalar imzaladı. Buna benzer adımlar atan ya da atmayı düşünen diğer ülkeler ise Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye, Kuveyt, Ürdün ve Yemen. Batılı ve Orta Doğulu uzmanlar, bu ülkelerin herhangi birinin açıkça nükleer silah peşine düşmesinin pek olası olmadığını, böyle bir hareketin büyük olasılıkla Batının yardımlarının askıya alınmasını beraberinde getireceğini söylüyor. Ancak hükümet yetkilileri ve uzmanlar, eğer İran'ın nükleer bir aygıt test edecek olması halinde, tüm bu ülkelerin ellerindeki seçenekleri yeniden gözden geçirebileceğini belirtiyor."

Gazeteye göre, emekli bir Arap general de böyle bir durumda bölgedeki her ülkenin dosyalarını yeniden açacağını ve ne yapacağına karar vereceğini kaydederek, "Eğer bir dünya gücü olmaya uzanan yol nükleer silahlar olacaksa, bu neden biz olmayalım?" dedi.

ABD FÜZE SAVAR SİSTEMİNE HIZ VERDİ
ABD'nin olası bir İran saldırısına karşılık verebilmek amacıyla Körfez'deki füze savar sistemlerinin konuşlandırılmasına hız verdiği bildirildi. New York Times gazetesinde askeri yetkililerle Obama yönetiminin yetkililerine dayandırılarak verilen haberde, ABD'nin İran kıyıları açıklarında özel donanımlı gemilerin yanı sıra, Katar, Bahreyn, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne füzeleri algılayan radar sistemleri konuşlandırdığı belirtildi.

Umman'ın da bu 4 ülke arasında yer almasının hedeflendiği, ancak şu ana kadar bu ülkeye herhangi bir füze savar sistemi yerleştirilmediği ifade edilen haberde, İran'ı nükleer kapasitelerinden ve askeri heveslerinden endişe eden Arap ülkelerinin de Amerikan savunma teçhizatını kabul etme konusunda giderek daha hevesli olduğuna dikkat çekildi.

Haberde, üst düzey bir yetkilinin, ''İlk hedefimiz İranlıları, öfkesini komşularından çıkarmamaya ikna etmek. İkincisi ise Arap devletlerini kendi nükleer silahlarını temin etmeye mecbur hissetmemelerini sağlamak. Ama İsraillileri de sakinleştirmek lazım'' dediği kaydedildi.
Haberde sözü edilen düzenek, Tahran yönetimine karşı uluslararası yaptırımların güçlendirilmesini izleyen dönemde olası İran saldırılarına karşılık vermeye hedefliyor. Bu girişimin İsrail'i İran'ın nükleer tesislerini vurmaktan caydırabileceği de ifade ediliyor."İran'ın nükleer silah kapasitesini elde etme yolunda ilerlemesinin bölgede silahlanma yarışına yol açacağından ve bunun atom bombası üretmeye kadar genişleyeceğinden endişe edildiğini" kaydeden Washington Post, haberinde şu ifadelere yer verdi: "Bu kaygıları artıracak şekilde, bazı petrol ve gaz zengini Arap ülkeleri, 'görünürde' iç enerji ihtiyaçlarını karşılama gerekçesiyle nükleer reaktör ya da elektrik santrali inşa etme yönünde yeni girişimlerde bulunuyor. BAE, ABD'nin desteğiyle son dönemde, ilk nükleer enerji reaktörünü inşa etmek için anlaşmalar imzaladı. Buna benzer adımlar atan ya da atmayı düşünen diğer ülkeler ise Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye, Kuveyt, Ürdün ve Yemen. Batılı ve Orta Doğulu uzmanlar, bu ülkelerin herhangi birinin açıkça nükleer silah peşine düşmesinin pek olası olmadığını, böyle bir hareketin büyük olasılıkla Batının yardımlarının askıya alınmasını beraberinde getireceğini söylüyor. Ancak hükümet yetkilileri ve uzmanlar, eğer İran'ın nükleer bir aygıt test edecek olması halinde, tüm bu ülkelerin ellerindeki seçenekleri yeniden gözden geçirebileceğini belirtiyor."

Gazeteye göre, emekli bir Arap general de böyle bir durumda bölgedeki her ülkenin dosyalarını yeniden açacağını ve ne yapacağına karar vereceğini kaydederek, "Eğer bir dünya gücü olmaya uzanan yol nükleer silahlar olacaksa, bu neden biz olmayalım?" dedi.

ABD FÜZE SAVAR SİSTEMİNE HIZ VERDİ
ABD'nin olası bir İran saldırısına karşılık verebilmek amacıyla Körfez'deki füze savar sistemlerinin konuşlandırılmasına hız verdiği bildirildi. New York Times gazetesinde askeri yetkililerle Obama yönetiminin yetkililerine dayandırılarak verilen haberde, ABD'nin İran kıyıları açıklarında özel donanımlı gemilerin yanı sıra, Katar, Bahreyn, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne füzeleri algılayan radar sistemleri konuşlandırdığı belirtildi.

Umman'ın da bu 4 ülke arasında yer almasının hedeflendiği, ancak şu ana kadar bu ülkeye herhangi bir füze savar sistemi yerleştirilmediği ifade edilen haberde, İran'ı nükleer kapasitelerinden ve askeri heveslerinden endişe eden Arap ülkelerinin de Amerikan savunma teçhizatını kabul etme konusunda giderek daha hevesli olduğuna dikkat çekildi. Haberde, üst düzey bir yetkilinin, ''İlk hedefimiz İranlıları, öfkesini komşularından çıkarmamaya ikna etmek. İkincisi ise Arap devletlerini kendi nükleer silahlarını temin etmeye mecbur hissetmemelerini sağlamak. Ama İsraillileri de sakinleştirmek lazım'' dediği kaydedildi. Haberde sözü edilen düzenek, Tahran yönetimine karşı uluslararası yaptırımların güçlendirilmesini izleyen dönemde olası İran saldırılarına karşılık vermeye hedefliyor. Bu girişimin İsrail'i İran'ın nükleer tesislerini vurmaktan caydırabileceği de ifade ediliyor.

EMASYA bir kağıt parçası değil

Foto: EMASYA bir kağıt parçası değil

İSTANBUL - EMASYA Protokolü bir kağıt parçası değil, olağanüstü hal uygulaması. Milletvekillerine fotokopisi bile verilmeyen protokolün değiştirilmesi gündemde. Meclis'in göremediği protokol nasıl değiştirilecek? Demokratikleşme için bu yeter mi?

TBMM Şemdinli Komisyonu sözcüsü Sefer Üstün, İçişleri Bakanlığı'ndan EMASYA Protokolü'nü istediklerini, ancak 'ret' cevabı ile karşılaştıklarını açıkladı. Üstün, Balyoz Harekat Planı'na zemin teşkil eden protokol için şöyle konuştu: "Fotokopisini bile vermediler. Bakanlık yetkilisi protokolü okurken, sadece not tuttuk." İçişleri Bakanlığı, EMASYA ile ilgili bir çalışma başlattı. Peki toplumdan sır gibi saklanan, kanunların çıktığı Meclis'ten bile gizlenen protokol nasıl değiştirilecek? Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, EMASYA ile ilgili "Vatandaşlarımız, herkes şundan emin olsun; Türkiye'de demokrasiyle bağdaşmayan ne varsa bunlar toplumsal gerekçeleriyle beraber ortadan kaldırılması gerekiyor" dedi. Peki vekillerin bile görmediği bir protokolü sadece değiştirerek demokratikleşmek mümkün mü? Hele hele bir darbe planına sadece fotokopi olduğu için 'kağıt parçası' diyen bir Genelkurmay Başkanı görevde iken...

Milletvekillerine fotokopisi bile yasak

TBMM Şemdinli Araştırma Komisyonu, İçişleri Bakanlığı'ndan protokolü isteyince ilginç bir cevapla karşılaştı. Bakanlık metni veremeyeceğini bildirdi. Bakanlık, görevlendirdiği bir uzmanla protokolün nüshasını gönderdi, ama fotokopisinin çekilmesine bile izin vermedi. Bakanlık temsilcisi metni okurken, komisyon üyesi milletvekilleri sadece not alabildi. Şemdinli Araştırma Komisyonu'nun sözcüsü AKP Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün, bu gerçeği yıllar sonra Zaman gazetesine anlattı. Üstün, şöyle konuştu: "Balyoz'da olsun, Şemdinli'de olsun hep EMASYA karşımıza çıkıyor. Oraya sığınılmak isteniyor. Kanunlarda olmayan ne idüğü belirsiz protokollerle yetki adacıkları oluşturulmaya çalışılıyor. Demokrasiye, kanunlara aykırı olan EMASYA tamamen kaldırılmalıdır. İçişleri Bakanlığı, tek taraflı olarak protokolü iptal etmeli; devrettiği yetkisini geri almalıdır."

Meclis için bile sır olan EMASYA konusunda Türkiye parça parça bilgilere sahip. Bunda protokolün gizliliği kadar, 12 Eylül darbesinin ardından kurulan askeri vesayet rejiminin de payı büyük. Olağanüstü protokoller, yasa ve düzenlemeler olağanüstü rejimin ve anayasanın doğal uygulamaları. Emniyet Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü bunlardan sadece birisi. Türkiye'de onlarca olağanüstü uygulama söz konusu. Bu olağanüstü uygulamalardan bazıları şöyle: Milli Güvenlik Kurulu, Milli Güvenlik Siyaset Belgeleri, Yüksek Öğretim Kurumu, Özel Ağır Ceza Mahkemeleri'ne dönüştürülen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, hatta EMASYA'nın hukuksal temellerini ortadan kaldıran ve yok hükmünde kılan İl İdaresi Kanunu'nun kendisi bile.

Şemdinli iddianamesi: Olağanüstü Hal Uygulaması

EMASYA Protokolü, TSK Birliklerinin Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma (EMASYA) Görevlerinde Kullanılmasına İlişkin Planlama Direktifi ile güncellenen bir olağanüstü hal uygulaması. İlk kez ciddi bir şekilde tartışma konusu haline getirildiği ünlü Şemdinli İddianamesinin dipnotlarında ifade edildiği gibi:

"Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki bazı illerimizde, 1987 yılında 285 sayılı Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin İhdası Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname ve bu KHK’ye ilave hüküm eklenmesine dair 286 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile, terörle mücadelede bazı düzenlemeler yapılmış ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü birlik ve birimlerinin gerek kendi aralarında gerekse mülkî makamlarla olan ilişkilerinde, hangi esaslara bağlı olarak faaliyet yürütecekleri açıklanmıştır. Olağanüstü hal uygulaması niteliği itibariyle geçici bir uygulamadır. Bu sebeple, 285 ve 286 sayılı KHK’lerdeki esas ve usullerden olağan döneme geçiş sırasında emir komuta ilişkileri başta olmak üzere, terörle mücadele faaliyetlerinde bir boşluk içerisine düşülmemesi amacıyla 07 Temmuz 1997’de Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında, 5442 Sayılı İl İdaresi Kanununun 11/D maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak toplam (27) maddeden oluşan bir "Müşterek Protokol" imzalanmıştır. İmzalanan protokol, Genelkurmay Başkanlığınca Jandarma dahil ilgili Türk Silâhlı Kuvvetleri birimlerine ve İçişleri Bakanlığınca da, 81 İlimizin Valiliğine ve ilgili birimlerine gönderilmiştir. Protokolün yayımlanmasından sonra, Genelkurmay Başkanlığınca hazırlanan ve zaman zaman yenilenen EMASYA direktifleri yayımlanarak, anılan Müşterek Protokoldeki hususlar teyit edilmiştir. En son olarak da, 06 Temmuz 2005 tarihinde Genelkurmay Başkanlığınca "MD: 117-1 TSK Birliklerinin Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma (EMASYA) Görevlerinde Kullanılmasına İlişkin Planlama Direktifi (EMASYA Direktifi)" hazırlanarak, Jandarma dahil Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin ilgili birlikleri ile Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Valilikler, İl Emniyet Müdürlükleri başta olmak üzere pek çok sivil makama da gönderilmiştir."

Bayramoğlu: Protokol yasalara aykırı, antidemokratiktir

Protokolle her ilde askeri birim içinde "Asayiş Güvenlik Merkezleri" oluşturulmuş ve sivil emniyet ve mülki amiri istihbarat, değerlendirme ve planlama açısından askere bağımlı kılınmış. Bu Asayiş Güvenlik Merkezleri'nden biri de Şemdinli İddianamesi'ne konu olan Hakkâri EMASYA Tali Bölge Komutanlığı'dır. Diğer adıyla Hakkâri Dağ ve Komanda Tugay Komutanlığı. Hakkâri Dağ ve Komanda Tugay Komutanlığı, EMASYA Direktifi gereğince Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı'na bağlı olarak faaliyet yürütüyor.

EMASYA'yı ilk kez Türkiye'nin gündemine getiren deneyimli gazeteci Ali Bayramoğlu, süreklileşen bu olağanüstü duruma dikkat çekiyor. Bayramoğlu, protokolün geçici değil, sürekli haller düzenlemesi olduğunu belirtiyor. Ali Bayramoğlu, "Jandarmanın valilerden kimi tekil olaylarda ya da 1 yıla varan uzun sürelerde her tür konuda polis alanında görev yapma yetkisini alması son yıllarda sıkça görülüyor. Bu tür görevlendirmeler istisna değil, rutinleşmiştir" diyor. "Protokol hükümlerine göre herhangi bir iç güvenlik harekatı süresince polis, Özel Harekat Timleri EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıkları'nın emrine verilir. Buralar genellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahları olmuştur. İç harekat durumunun özellikle doğu illerinde geçici değil sürekli olduğu düşünülürse, ülkenin ciddi bir bölümünde asayişin askerileştiği açıktır" diye belirtiyor. Bayramoğlu, "Protokol yasalara aykırı, antidemokratiktir. Askeri mülki amirin yönlendiricisi haline getirmektedir" vurgusunda bulunarak, EMASYA Protokolü'nün iptal edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Mizgin, Başbakan'ın kızı olsaydı…

Foto: Mizgin, Başbakan'ın kızı olsaydı…


Türk-İş önüne kurulan çadır kentte, 14 yaşında yaşamını yitiren Mizgin Arslan'ın acısı yaşanıyor. Mizgin'i kaybeden TEKEL işçisi Hüseyin Arslan, acı gerçeği dile getirdi: "Mizgin bir işçi çocuğu olduğu için öldü. Başbakan'ın ya da bir vekilin çocuğu olsaydı şimdi yaşıyor olacaktı."

Kızını Akdeniz Anemisi (talasemi) hastalığı nedeniyle kaybeden Batmanlı TEKEL işçisi Hüseyin Arslan, Kozluk'tan gelen işçilerin çadırı önünde taziyeleri kabul ediyor. Baba Arslan, çocuğunu neden yitirdiğinin bilincinde. Arslan'a göre Mizgin'in ölüm nedeni, bu ülkede işçilerin çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklanıyor.

Baba Arslan'ın acısı sadece Mizgin ile sınırlı değil. Daha önce de iki kızını ekonomik koşulları el verip de tedavi ettiremediği için yine aynı hastalığa kurban veren Arslan'ın küçük oğlu Osman da talasemi hastası.

Tekel işçisi 'Eğer'lerle yaşıyor

TEKEL direniş çadırında görüştüğümüz baba Hüseyin Arslan, acısını dile getirecek kelimeleri bulmakta zorlandı. Arslan, acısını, onu yalnız bırakmayan TEKEL işçisi arkadaşları ile paylaşıyor.

Kaybetmemek için direndikleri özlük haklarına dikkat çeken işçi Hüseyin Arslan, kızını ölüme götüren koşulları şöyle anlattı: "Ben çocuğuma ilik nakli yapma olanağı buldum. Ama yapmadılar. Benim çocuğumun ölüme götüren bu oldu. Yapılmamasının nedeni ise bu hükümetin sağlık politikalarıdır. Bu hükümet, insanlara sahip çıksaydı, Mizgin yaşıyor olacaktı. Biz kendi imkanlarımızla yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Ama elde avuçta bir şey olmayınca ne yapacaksın ki. Bu mali durumumuzla çocuğumun tedavisini yaptıramadık."

"Ben şimdi kendi kendime düşünüyorum, hayal ediyorum" diye konuşan acılı baba, "Eğer" diye devam etti: "Eğer ilik nakli olabilseydi, Mizgin yaşayacaktı."

Babası işçi olmasaydı, yaşayacaktı

TEKEL işçisi Hüseyin Arslan şunları ifade etti: "Ben şimdi kendi ölümüme kadar işte hep bu sıkıntıyı çekeceğim. Keşke ilik nakli olabilseydi diyeceğim. Ama olamadı. İşte hayatını kaybetti. Mizgin'in babası zengin olsaydı. Mizgin, Başbakan'ın kızı olsaydı, bir bakanın ya da milletvekilinin kızı olsaydı, ilik nakli yapılabilecekti ve şimdi yaşıyor olacaktı. Sürekli garibanlar eziliyor. Hükümetten beklentim şudur. Sağlık çok önemli bir şey, hiçbir şey ile değiştiremezsin. Benim kızım gittikten sonra ben malı mülkü ne yapacağım."

Ölüme kadar buradayız

Sözü, kızının cenazesinden sonra haklarını kazanabilmek için döndüğü direniş çadırlarına getiren baba Arslan, "Biz buraya geldiğimizden beri Başbakan'dan özlük haklarımızın kaybedilmemesini istedik. Bu olmazsa, ölüme kadar buradayız. Başbakan demesin ki, bu işçilerin birinin anası, kardeşi ölecek. Memleketine dönecek ve bir daha geri gelmeyecek. Bütün arkadaşlarım benim gibi düşünüyor. Ben bunun için cenazeden sonra buraya geri döndüm. Hiçbir şey evlat acısı gibi değil. Gittim, bir hafta kaldım. Geri direniş yerine geldim. Başbakan'dan Pazartesi günü bir haber bekliyoruz" şeklinde konuştu.

Osman ölmesin

Küçük oğlu da aynı hastalığı taşıyan Hüseyin Arslan, "Ben kızımı kaybettim. Ama diğer çocuğumu kaybetmek istemiyorum" dedi. Osman'ın daha yedi yaşında olduğunu söyleyen Arslan, duygularını şöyle anlattı: "O'nun sağlık durumu Mizgin'e göre daha kötü durumdaydı. Onu 15 günde bir hastaneye götürüyoruz, iki ünite kan veriliyor. Bu hastalığın tedavisi var. Ama biz ulaşamıyoruz. Batman Çocuk ve Devlet Hastanesinde sınırlı bir tedavi yaptırabiliyoruz. Osman'ın dalağının alınması gerekiyor. İnancınız olsun ben onu Diyarbakır'a götürüp, ameliyatını yaptırabilecek bir durumda bile değilim."

Yardım kampanyası başladı

TEKEL işçileri, Hüseyin Arslan'ın oğlunun tedavisi için bir kampanya başlattı. İşçiler bir çağrı metni hazırladı, işçi baba Arslan'ın olanaksızlıklar yüzünden oğlu Osman'ı da kaybetmekle karşı karşıya olduğuna dikkat çekti. Çağrı metninde, "Osman artık TEKEL direnişimizin bir sembolü haline gelmiştir. Onurlu direnişimiz, yine çok büyük bir insanlık onuru taşıyan 'Osman'ı yaşatma' dayanışmasıyla çok büyük bir güce dönüşmüştür" denildi.

İşçiler, Osman için Vakıfbank Batman şubesinde bir hesap açtıklarını, isteyenlerin yardımları 00158007282394151 nolu hesaba yatırabileceklerini kaydetti.

30 Ocak 2010 Cumartesi

“Yüreğimizin Yarısı Devrim, Şehitlerini Anıyoruz” gecesinde buluşalım!

İşçiler, emekçiler, yoldaşlar;
Büyük emeklerle, özveriyle, kan ve can bedeliyle yürütülen, insan olmanın ve insan kalmanın bir gereği olan bu haklı ve onurlu mücadele, şehitlerimizin açtığı yoldan ilerleyerek devrim ve sosyalizm davasını büyütmeliyiz.

Bu yolda yitirdiklerimiz; Onlar devrim yürüyüşümüzün öncü neferleri, sosyalist toplum hedefimizin yeni insan proto-tipleridir. Adanmış devrimcilik manifestosudur yaşamları her birinin. Kuşku yok ki, bizlere bıraktıkları en değerli miras davaya inançları ve bağlılıklarıdır. Yapının ilk harcını karan, duvarını ören onlardır. Usta yapıcılarımız, öncü ve önderlerimiz, öğretmenlerimizdir onlar.Mücadelenin en zor dönemlerinde, en kritik anlarda ilk başvuracağımız, yardımlarını isteyeceğimiz rehberimiz; ileriyi, daima ileriyi gösteren yol göstericimiz, şehitlerimiz onlar. Anılarıyla taptaze, üstün yetenekleriyle tartışmasız, halen mücadelenin hizmetinde kavgamızın ortasındalar. Ölümsüzler ordusuna kattığımız şehitlerimizin uğruna kendilerini adadıkları idealler kuşaktan kuşağa geçiyor, bayraklaşıyor.

İşte İNŞA’nın savaşçıları olarak şehitlerimize her bakımdan sahip çıkma ve onların idealleriyle donanma zamanıdır. Şehitlerimizin adlarını, anılarını, yaşamlarını ve bıraktıkları tüm değerleri kitlelere taşımalı, Onlardan öğrenip Onlar gibi ölümü hiçe sayan bir kavga içinde olmalıyız..

İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar;
Tüm ezilenler tanıyacak şehitlerimizi, tanışacaklar; işte o zaman onların idealleri devrim ve sosyalizm mücadelesinin en etkin, sarsıcı, aydınlatıcı ve harekete geçirici kuvvet niteliğini kazanacaktır.

Devrim ve komünizm şehitlerini andığımız bu günler aynı zamanda kendimizi yenileme fırsatı vermektedir. Şehitlerimizin; “Bizi unutmayın ama daha sıkı sarılın kavgaya” çağrısına verdiğimiz yanıt, devrim ve komünizm şehitlerimizin ideallerine bağlılığımızın derecesi olacaktır. İçinde geçmekte olduğumuz sürecin zorluklarını ve özelliklerini, kavramakla başlayacağız. Yeni ve zor görevlerin altından kalkacak yetenek, güç ve niteliği biriktireceğiz. Onlara layık olacağız! Çünkü şehitlerimiz yapı taşlarıydı ve Onları asla unutmayacağız!

Marksizm-Leninizm'le donanmış, işçi, sınıfının kurtuluşu davasına tutkuyla bağlı, bükülmez önderler ve örnek militanlar: M. Suphiler, İbrahim Kaypakkaya’lar, Denizler Gezmişler, Mahir Çayanlar, Mazlum Doğanlar, İrfanlar, Münirler, Aliler, Meraller, Kemaller, Ali Ekberler kavgada yaşamlarını ortaya koyarken, gözleri geride değildi. Davaları, yoldaşları ve daha sonraki devrimci kuşaklar tarafından zafere götürecek, komünist hareketin önder ve kadrolarının yüreklerinde yer etti, bilinçlerinde her an yankılanması gereken, ölmez vasiyetlerdir.

Biliyoruz ki; şehitlerimiz devrimci kararlılık ve cesaretin temsilcileriydiler. Yaşamlarıyla öğrettiler, eylemleriyle ölümsüzleştiler. Unutmayacağız: şehitlerimize vermiş olduğumuz devrim sözünü unutmadan, onların bizlere devrettikleri devrimci görevlere sıkıca sarılarak, geleceği fethetme ruhuyla ileriye atılacağız. Öyleyse işçiler, emekçiler, yoldaşlar; emperyalist ve faşist karşı devrimin, işçilere, emekçilere yönelik baskı ve saldırısını artırdığı, geleceğimiz karanlığa gömmeye çalıştığı koşullarda, devrimimizin onuru şehitlerimizi anıyoruz. Tam da bu koşullarda şehitlerimiz anmak-anlamak ve onlarda öğrenmek ve devrimci bilincimizi bilemek için sizleri 31 Ocak 2010’da düzenlemiş olduğumuz; “YÜREĞİMİZİN YARISI DEVRİM ŞEHİTLERİNİ ANIYORUZ” gecesinde buluşmaya ve omuz vermeye çağırıyoruz..

DEVRİM VE KOMÜNİZM ŞEHİTLERİ ÖLÜMSÜZDÜR!
KAHROLSUN EMPERYALİZM VE FAŞİZM!
YAŞASIN DEVRİM VE SOSYALİZM MÜCADELEMİZ!
YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ!

GECE TERTİP KOMİTESİ
GECE PROGRAMI
Cevdet Bağca
Deste Günaydın
Grup Dendar
Konuşma
Dia
Şiir

Tarih: 31 Ocak 2010
Saati: 14.00–20.00
Ederi: 15 Euro

Adres: Wiesmann Str. 3212049
Berlin / Almanya

Düzenleyen: Gece Tertip Komitesi

Kim bu Mustafa Kumlu?

TEKEL direnişi adına hükümet ile görüşen Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu yine çok tartışılmaya başlandı. Herkes Başbakan Erdoğan’la şiir gibi bir uyum içindeki bu sendikacıyı merak ediyor.

TEKEL işçilerinin direnişi 1,5 ayı doldururken, dün bütün gözler Hükümet’le Türk-İş arasında yapılan görüşmeye çevrildi. Görüşme sonrası Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu tarafından yapılan açıklamalar ise, Kumlu’nun Türk-İş’i ve TEKEL işçisini temsilen mi, yoksa Hükümet adına mı toplantıda bulunduğu konusunda soru işaretleri uyandırdı.

Aslında sorunun yanıtını vermek için, bugüne kadar yolsuzluk iddialarından, AKP’yle yakın ilişkisine kadar pek çok konuda medyada yer bulan Türk-İş ve Tes-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu’nun geçmişine göz atmak yeterli olacaktır.

Mustafa Kumlu Kimdir?
Kayseri doğumlu olan ve 1974 yılında DSİ’de işçilik hayatına başlayan Mustafa Kumlu’nun işçilik hayatı çok sürmedi. 1977 yılında Tes-İş Kayseri Şubesi yönetimine giren Kumlu, 1990’da Tes-İş Genel Merkez yönetimine ve 1999’da da genel başkanlığa seçildi ve o günden bu yana hakkında çıkan tüm yolsuzluk iddialarına karşın bu görevini sürdürüyor. Çocukluğunun ‘yokluk’ içinde geçtiği çeşitli basın yayın organlarında yazılan Kumlu’nun, şu andaki büyük servetini nereden kazandığı ise işçiler arasında halen merak konusu.

Sendikacılık tarihine yolsuzluk iddialarıyla geçti
2008 yılı Aralık ayında Olağanüstü Genel Kurulu’nu toplayan Tes-İş Sendikası’nda, Mustafa Kumlu aleyhinde ciddi yolsuzluk iddiaları gündeme gelmişti. Genel Kurul öncesinde Demokratik Değişim Grubu adıyla birlikte hareket eden 17 şube başkanından oluşan muhalif kanat, Mustafa Kumlu’yu, Tes-İş’i 250 milyon TL zarara uğratmakla suçlamıştı.

soL portal’da da ayrıntılı olarak yazılmış olan yolsuzluk iddialarına ilişkin olarak, Tes-İş Sendikası Denetleme Kurulu’nun geçen yıl hazırlamış olduğu çok kapsamlı bir rapor halen savcılıkta bulunuyor.

Türk-İş’te AKP Operasyonu
Türk-İş’in 6-9 Aralık 2007 tarihlerinde yapılan ve gergin geçen 20. Olağan Genel Kurulu’nda Genel Başkanlık görevine seçilen Mustafa Kumlu’nun Genel Kurul konuşması, kendine AKP’li diyenleri ikna etmeye yönelikti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da konuşma yaptıkları Genel Kurul’da, “Genel Başkanlık ateşten gömlek, verirseniz Allah razı olsun, vermezseniz de demiştim. Siz bu ateşten gömleği bana ve arkadaşlarıma giydirdiniz. Bu ekiple hiçbir engel tanımayacağımıza inanıyorum. Bunlar AKP’liydi, MHP’liydi dediler bizim için. Bunları kafanızdan çıkartın. Allah utandırmasın” diyen Kumlu’nun listesinin kazanması, Türk-İş Genel Kurulu’nu AKP listesinin kazandığı yönünde yorumlanmıştı.

Hatırlanacağı gibi, AKP’nin kuruluş çalışmaları sırasında, Mustafa Kumlu’nun sendikası Tes-İş’in misafirhanesi AKP’lilere tahsis edilmiş, Genel Merkez’deki toplantı salonunda kuruluş toplantıları yapılmıştı. Nitekim, Tayyip Erdoğan da bu çabaları takdir ederek, Tes-İş’in 2006 Genel Kurulu’nda “Biz bu salonlara yabancı değiliz, partimizin temelleri bu salonlarda atıldı” şeklinde bir konuşma yapmıştı.

AKP Kumlu’dan ‘çekti mi?’
Kumlu, şube genel kurullarında “AK Parti’nin arka bahçesi değiliz, Hükümet bizden çektiğini kimseden çekmedi’ şeklinde konuşmalar yapsa da, Türk-İş’in 2007’den bu yana izlediği politikalara bakıldığında, TEKEL direnişine kadar geçen sürede Türk-İş’in ‘arka bahçe’ unvanının hakkını verdiği görülüyor. 2008 yılı asgari ücretinin belirlenmesi sürecinde, uzun yıllardır ilk kez hükümet ve işverenle aynı yönde oy kullanan bir Türk-İş’in ortaya çıkması, 2009 yılı kamu toplu sözleşmeleri sürecinde eylemlerin yapıldığı gün Türk-İş’in protokolü imzalaması, ekonomik krizin etkilerinin en ağır hissedildiği dönemlerde Türk-İş’in işçi değil Hükümet temsilcisi gibi tavır alması bunun en açık göstergelerinden oldu.

Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu, krizin etkilerinin en yoğun biçimde ülkemizde hissedildiği ve Hükümet’in krizi ‘işçiden alıp, patrona vermek’ olarak başarılı biçimde değerlendirdiği günlerde yaptığı konuşmalarında bile, krizin etkilerine değindikten sonra, “Bunu ülkeyi yönetenleri tenkit etmek anlamında söylemiyorum” diye ekleme yapma gereğini hissetti.

Enerjide şalter iner mi?
Türk-İş bugüne kadar pek çok iş bırakma eylemi yaptı. Bu eylemlerin bazıları gerçekten iz bırakacak ölçüde etkin oldu, bazısı ise göstermelik eylemlerden öteye geçmedi. Bugün Türk-İş’in başında bulunan Mustafa Kumlu’nun sendikasının örgütlü olduğu enerji işkolunda ise şalter yıllardır sadece bir kere indi. O da Mustafa Kumlu zamanında değil, 16 Haziran 1975’te İzmir bölgesinde, o dönemin Türk-İş Başkanı Halil Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi Tunç şalteri indirdi. Yani, Mustafa Kumlu, ne Türk-İş Genel Mali Sekreterliği, ne de Türk-İş Genel Başkanlığı yaptığı dönemlerde, altına imza attığı iş durdurma kararlarının hiçbirine uymadı.

Ve korkulan gerçek oldu!
Mevcut Türk-İş yönetimi, krize rağmen, Hükümet’in sigortası gibi çalışmayı sürdürürken, sendikalarını aşan bir kararlılıkla, Türk-İş’in ‘istenmeyen çocuğu’ şeklinde TEKEL işçileri karşılarına çıktı. Türk-İş yönetimindeki güç dengeleri her geçen gün değişir ve ara ara bir olağanüstü genel kurul gündeme otururken; Türk-İş kapısına yığılan işçiye sahip çıkmak, ‘sendikacılık’ yapmak durumunda kaldı. Bilindiği gibi, uzun süredir Türk-İş yönetiminde bir tarafta Mustafa Kumlu, Ergün Atalay ve Pevrul Kavlak; diğer tarafta ise Mustafa Türkel ve Nihat Yurdakul yer alıyordu. Türk-İş içinden son gelen haberler ise, Nihat Yurdakul’un –tam da Türk-İş Genel Kurulu sürecinde yaptığı gibi- yine saf değiştirip, Kumlu ekibi ile birlikte hareket ettiği yönünde.

TEKEL direnişi kitle iletişim araçlarına yansıdıkça, çok uzun yıllardır görmediğimiz ölçüde bir kamuoyu desteği oluştukça, Hükümet’in rahatsızlığı da artıyor. Perşembe akşam yapılan görüşme sonrasında yapılan açıklamalardan da açıkça görüldüğü gibi, Mustafa Kumlu, Ergün Atalay gibi adı AKP ile birlikte anılan yöneticiler de Hükümet’in yıpranmasından büyük rahatsızlık duyuyor.

TEKEL işçisi 1,5 aydır kapıda ‘Salla Türk-İş Hükümet Düşecek’ diye slogan atarken, başta Kumlu olmak üzere, Türk-İş’in AKP yanlısı yöneticilerinin tümünün ‘sallarsak Hükümet düşecek, sallamazsak biz düşeceğiz’ ikileminde kabuslar gördüğünü tahmin etmek zor değil. (Kaynak: soL-Haber)

Kumlu ağzından baklayı çıkardı

Tes-İş Elazığ Şubesi 9. Olağan Genel Kurulu’nda, genel grevle ilgili soruya tepki gösteren Mustafa Kumlu, “Genel grev lafla olmaz. Bunun sorumluluğunu kim alacak?” dedi.

Genel Kurul sırasında, bazı delegelerin tepkileri ile karşılaşan Türk – İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu, genel grev hakkındaki ‘samimi düşüncelerini’ ortaya koydu. Bugüne kadar genel greve dönük, Ankara’da yapılan miting de dahil olmak üzere açıklama yapmamakta ısrarcı bir tutum sergileyen Kumlu’nun, aklından hiç genel grevi geçirmediği ortaya çıktı.

Elazığ’daki Tes-İş Genel Kurulu devam ederken, bazı delegeler salonda ayağa kalkarak Kumlu’ya tepki gösterdiler. Kumlu’ya, ‘şu an keşke TEKEL işçilerinin yanında olsaydınız’ diye seslenen delegeler, “Bir çok kurum özelleştirildi, ne yaptınız? İşçilerin hali ortada, susuyorsunuz'' diyerek tepki gösterdi. Delegelerin tepkisi bununla sınır kalmadı ve Kumlu’ya ''Genel grev kararı alacak mısınız?'' sorusu soruldu. Kumlu soruya, ''Almayacağız. Genel grev nedir biliyor musun sen? Genel grev lafla olmaz” şeklinde cevap vererek, topu Türk-İş’e bağlı sendikaların başkanlarına attı.

Kumlu’ya göre sendika başkanları sorumlu
Türk-İş Başkanı olarak genel grevden korkmadığını iddia eden Kumlu, “Genel grevi uygulayabilmek için biz başkanlar kurulunda, yönetim kurulunda konuştuk. Başkanlar kurulunda, 'Genel grevi kararı alın, uygulayalım' dediğimizde sordum. Hava-İş Başkanına, 'Uçakları durduracak mısın?'... 'Hayır başkan', Belediye-İş Başkanına 'Otobüsleri durduracak mısın?'... 'Hayır durduramam başkanım'... 'Peki trenler duracaklar mı?'... 'Hayır başkanım.'”

Genel grev için, enerji iş kolunun başkanı olduğu için kendisinden şalteri indirmesinin beklendiğini söyleyen Kumlu, “Peki nasıl olacak? Bunun sorumluluğunu kim taşıyacak?” diyerek açıkça üstlenmek istemediğin ortaya koydu.

Konfederasyonlar da Kumlu’dan nasibini aldı
Konuşmasına, “Genel grev demek Türkiye'de veya dünyanın herhangi bir ülkesinde hayatın durması demek değerli arkadaşlar. Alırsın kararı işçisi, memuru, esnafı, dar gelirlisi... Herkes, hayat durur. Şimdi Türk-İş eylem kararı alıyor veya genel grev kararı alıyor diyelim. Peki öbür kesimler nasıl olacak? Onun için soruyorum değerli arkadaşlar'' şeklinde devam eden Kumlu, herhangi bir genel grev çağrısında bulunmadığı diğer meslek örgütlerine de topu atmaktan çekinmedi.

Türk-İş’e bağlı sendikaların, Türk-İş’in kararlarını uygulamadığını iddia eden Kumlu, “Türk-İş'in oradaki (merkez) beş yöneticisinin elinde sihirli değnek yok” dedi. Kumlu ayrıca, diğer Konfederasyonların da ilk kez kendi çağrısı ile bir araya gelebildiklerini iddia ederek, Konfederasyonların ortaklaşmalarında TEKEL işçilerinin günlerdir süren direnişinin etkisini görmezden geldi. Kumlu ayrıca, 25 Kasım Grevinde KESK ve Kamu-Sen'in ortak eylem yapmamasını, Konfederasyonların ortak iş yapamamasına örnek gösterdi.

Kürsü protestosuna içerlemiş
Yalnız TEKEL işçileri için değil, tüm çalışanlar için ellerinden geleni yaptıklarını iddia eden Kumlu, “Ve bir sürü bağırmalarına, çağırmalarına, istifa demelerine rağmen. Şurada şu bağırdığınızı alıyor basın. 100 binleri getirdik, son 25 yılın en büyük mitingini yaptık. Ne yaptılar? Birileri kullandı, arkadaşlarımızı kürsüye çıkardılar. Onu verdi. Geldiler 'Türk-İş başkanı istifa' diye bağırdılar. Onu verdi. Türk-İş'i bastılar, onu verdi, değerli arkadaşlar” dedi. Konuşmasının sonunda, bu işin böyle olamayacağını söyleyen Kumlu, delegeleri sakinleştirmeye çalıştı. Genel Kurul’da Kumlu’nun konuşmasının ardından başkanlık seçimlerine geçildi. Kaynak: soL Haber

İngiltere ile kolaj krizi

İngiltere’de yayınlanan Metro adlı gazetenin 28 Ocak tarihli sayısında Başbakan Erdoğan için, köpek şeklinde bir kolaj çizilerek yayınlandı.

Danimarka’daki karikatür olayının ardından şimdi de İngiltere ile kolaj krizi çıktı. İngiltere’de yayınlanan Metro adlı gazetenin 28 Ocak tarihli sayısında Başbakan Recep Tayip Erdoğan için, köpek şeklinde bir kolaj yayınlandı. Gazetenin sahibinin Yahudi kökenli bir işadamı olması ve yayının Davos’daki ‘’One Minute’’ olayının yıldönümüne rastlaması dikkat çekti.

Gazete kolajın yanında yayınladığı haberde 20 yıldır İstanbul'da oturan Michael Dickinson adlı vatandaşıyla ilgili habere de yer verdi ve Dickinson’un, Başbakan Erdoğan'ı Amerikan bayrağından yapılmış tasmaya bağlı köpek olarak gösteren posteri nedeniyle tutuklanmasını da hatırlattı.
58 yaşındaki Dickinson, bu poster nedeniyle İstanbul’da yargılanmış ve beraat etmişti. Ancak kararın Yargıtay tarafından bozulması üzerine ülkesine gitti. Dickinson, 2006 yılı Mart ayında İstanbul’daki Kadıköy Meydanı’nda düzenlenen Irak savaşı karşıtı gösteride, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu’nun kurduğu bir çadırda açılan sergide, Erdoğan’ı Bush’un köpeği olarak gösteren bir kolaj sergilemişti. “Başbakan’a hakaretten” dava açılan ve Ümraniye Cezaevinde tutuklu kalan Dickinson daha sonra kolajın hakaret sınırını geçmediği kararı ile beraat etmişti.

"Ergenekon yemeği gayet normal"

Adalet Bakanı Ergin, Ergenekon operasyonunu gerçekleştiren polisler ile iddianameyi hazırlayan savcılar ve davaya bakan hakimlerin birlikte yemek yemesini “ Normal bir gelenek” olarak niteledi.
.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Ergenekon operasyonunu gerçekleştiren polisler ile iddianameyi hazırlayan savcılar ve davaya bakan hakimlerin birlikte yemek yemesini “Gelenek” olarak niteledi. Ergenekon davasına bakan hakimler Köksal Şengün, Hasan Hüseyin Özese, savcılar Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel, Fikret Seçen, Ercan Şafak, Murat Yönder’in de aralarında bulunduğu hukukçular, 2008 Eylül ayında İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesinde düzenlenen iftar yemeğine katılmıştı.

CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk bir önerge vererek konuyu TBMM’ye taşıdı. Öztürk’ü cevaplandıran Adalet Bakanı Ergin, yemeğin İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlendiğini ve bu yemeğe isteyen hakim ve savcıların katıldığını açıkladı.

"HERKES BİLİR"
Bakan Ergin, özel yetkili mahkeme hakimleri ile savcıların soruşturma görevini yerine getiren İstanbul Emniyet Müdürlüğü polisleriyle yıllardır görev ilişkisi içinde bulunduklarını hatırlattı ve şöyle dedi: ‘’Gelenek haline gelen bu davetler, başka adliyeler ve başka kurumlar için de geçerlidir. Hakim ve savcılar için iftar yemeği verilmesiyle ilgili resmi bir kayıt olmamakla beraber, yıllardır bu uygulamanın devam ettiği herkes tarafından bilinmektedir. Bu durum gizli bir uygulama olmadığı gibi, gelenek haline gelmiştir. Her gün birlikte çalışan yargı mensupları ile emniyet görevlilerinin, herkesin gözü önünde topluca yemek yemelerinin arkasında başka bir sebep olamayacağı ve bir sakınca bulunmadığı; hakim ve savcıların aynı adliye binası içerisinde yan yana odalarda görev yaptıkları, aynı yemekhanede ve aynı masada yemek yedikleri, aynı servisle gelip gittikleri ve aynı lojmanlarda komşu olarak oturdukları, herkesin gözü önünde birlikte yemek yemeleri ve sohbet etmelerinin son derece normal bir durum olduğu bildirilmiştir” (Yusuf Sahici - Ankara)

Doğalgaz zammını Erdoğan açıklayacak

Doğalgaza zam gelip gelmeyeceği tartışmalarına dün Başbakan Erdoğan da katıldı. Şu anda böyle bir düşünceleri olmadığını belirten Erdoğan, zam haberini bundan böyle kendisinin vereceğini söyledi.

Erdoğan dün akşam Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştiren Bulgaristan Başbakanı Boyko Borissov ile düzenlediği basın toplantısında, doğalgaza zammı ile ilgili soruları da yanıtladı. "Zammı biz belirlemiyoruz"Erdoğan, konuya ilişkin "Bugün bakanımla da şunu konuştum. Bundan böyle doğalgazla ilgili konularda herhangi bir zam gündeme gelecekse bunun bağlayıcı sebebi uluslararası, çünkü doğal gazı biz ülkemizde çıkarmıyoruz, biliyorsunuz. Petrolü, doğal gazı dışarıdan alıyoruz. Dışarıdan aldığımız için dünyada eğer petrol fiyatları artıyorsa doğal gaz fiyatları da artıyorsa bu bizi de aynı şekilde etkileyecektir. Bunun tamamını sübvanse etmenin bütçemize çok ciddi olumsuz etkileri olacaktır. Buna biz tabii bir yere kadar katlanıyoruz" dedi.

Başbakan kendisiyle çeliştiDoğalgaza olası bir zammının, hükümetin kararı olmayacağı, uluslararası doğalgaz fiyatlarından kaynaklanacağını belirten Başbakan, aynı açıklamasında bu ifadesi ile çelişen sözlere yer verdi. Erdoğan doğalgaza zam yapmaları gerekirken, fiyatları sübvanse ettikleri için 1 Mayıs'tan beri zam yapmadıklarını söyledi: "1 Mayıs'tan bugüne kadar hep katlandık, yine katlanıyoruz. Ama şu anda da yine katlanmaya devam edeceğiz."
Başbakanın bu sözleri, doğalgaz zammına nihai olarak karar verenin hükümet ve zam yapıp yapmama tercihinin de "bütçe politikaları" ile ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Zam haberleri de provokasyonmuş
AKP hükümeti döneminde, provokasyon ve komplo sözlüğü genişlemeye devam ediyor. Başbakan Erdoğan, medyada doğalgaz zammını konu eden haberlerin hükümetlerine yönelik provokatif haberler olduğunu belirterek gazetelerin yalan yazdığını söyledi: "Gazetelerde yer alan zam haberlerinin hiçbirisi doğru değildir. Eğer Başbakan bu konuyla ilgili bir açıklama yaparsa yaptığı gün bu doğrudur. Diğer haberlerin hepsi yalandır. Kim bu haberi uyduruyorsa kim veriyorsa hepsi yalandır.

Şu ana kadar bunu yazanlar da bunu yalan haber olarak yapmışlardır. Hükümetimize yönelik bunlar provakatif haberlerdir."

"Zammı ben açıklayacağım"Doğalgaz zammı ile ilgili açıklamalarını bir "müjde" ile bitiren Erdoğan, gündemlerinde doğalgaz zammı olmadığını belirtti. Ancak, zam konusuna açık kapı bırakarak, "Şu anda gündemimizde böyle bir şey yok. Eğer zam yapılacaksa yapacağımız zaman, bunu artık Bakanım da açıklamayacak bizzat ben açıklayacağım. Bunu açıkça söyleyeyim" dedi. AKP hükümeti, enerji fiyatlarını 2008'den bu yana “Maliyet Bazlı Fiyatlandırma Mekanizması”na göre belirlemeye başladı. IMF'nin dayattığı AKP hükümetinin kabul ettiği söz konusu fiyatlama mekanizması doğrultusunda, doğalgazda aylık fiyat düzenlemeleri yapılmaya başlandı. Buna göre, her ayın başında doğalgaz fiyatı yeniden değerlendiriliyor ve zam yapılıp yapılmayacağına karar veriliyor. (Kaynak: soL)

Veli Küçük: Devlet görev verdi yaptım

Ergenekon örgütü davasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı yaptığını, amatör değil, profesyonel çalıştığını belirterek, ''Devlet görev veriyordu, yapıyordum. Varsa dönemimle ilgili suç ispatlayayım'' dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki süren Ergenekon duruşmada Veli Küçük dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Birçok faili meçhul cinayette parmağı olan Küçük 2 yıldır tutuklu bulunduğunu belirterek, ''24 aydır neden tutuklu bulunduğumu anlayamadım. Mahkemeye ve savcıya soruyorum, 'Kuvvetli suç unsuru nedir?' Söyleyin, sorgulayın diyorum onu da söylemiyorlar' dedi. Bütün görevleri devlet tarafından kendisine verildiğini belirten Küçük şöyle konuştu: ''Jitem, Susurluk' dediler, 'Tuncay Güney'i, Osman Yıldırım'ı buldular. Ben gerçeği biliyorum. Ben Türk milliyetçisiyim. Atatürk'ün izindeyim. 'Vatanı parçalamaya kimsenin gücü yetmez' dediğim için buradayım. Ama artık bana bir şey deyin. 'JİTEM' dediler. Nedir bu JİTEM. Ben Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı yaptım, amatör çalışmadım, profesyonel çalıştım. Devletin maaşlı elemanıydım. Devlet görev veriyordu, yapıyordum. Varsa dönemimle ilgili suç ispatlayayım. Jandarma Genel Komutanlığından 'JİTEM nedir' diye soruldu. 'JİTEM diye bir kuruluş yok' yanıtı geldi. Türkiye'de bankaların istihbarat şubesi var. Ama ülkenin yüzde 92'sinde emniyet ve asayişi sağlayan Jandarma Genel Komutanlığı'nın istihbarat teşkilatını hazmedemediler.''

'PKK URFAYA GİRSEYDİ İZMİR, BURDUR ELDEN ÇIKARDI'
Veli Küçük, kendisinin Susurluk'un tam göbeğinde olduğunun iddia edildiğini ifade ederek, Susurluk kazası hakkında şunları söyledi: ''Olaya el konuldu. Arabanın içinden silahlar çıktı ve arabanın içinde aranan bir kişi Mehmet Özbay vardı. Özbay için 'derin devletin en kıdemli ismi' denildi. Arabada silah bulundurmak suçsa gereken cezayı verselerdi. Silahların üzerinde numaralar vardı, nereden geldiği sorulmadı. Silahları verenler belliydi. Kazanın ardından Sami Hoştan aradı ve kaza hakkında bilgi verdi. 'Sedat kötü durumda' dedi. Arabada bulunan emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ'ın doğuda PKK ile mücadelede ayağının değmediği taş kalmadı. Beraber çalıştık, can ciğer kardeşimdir. Sedat Bucak aşiret lideridir. Bucak aşireti PKK'yi Urfa'ya sokmadı. PKK Urfa'ya girseydi, İzmir, Burdur elden çıkmıştı.'' Veli Küçük, Ergenekon'un ''Türk'ün kıblesi'' olduğunu ifade ederek, ''Veli Küçük'ü suçlamak için yalancı, gizli tanıklar, Osman Yıldırım'ı getirdiler. Osman Yıldırım, Veli Küçük'ün her şeyini anlatıyor, sonra söylediklerinin yalan olduğu ispatlanıyor. Başka gizli tanıklar da vardır, biz içeride onları bekleyeceğiz'' diye konuştu.

TEKEL direnişinden siyaset dersleri

Okuduğunuz bu yazıdaki bazı değerlendirmelerim abartılı gelebilir. TEKEL direnişine sahip olduğundan fazla anlam yüklediğim, olmayan değerler atfettiğim, yarattığı etkiyi gerçek durumla uyumlu olmayacak şekilde büyüttüğüm, zorlama bazı sonuçlar çıkardığım ve sanki bütün bütün politik dertlerimize deva olacak mistik bir rol biçtiğim sanılabilir.

Bu nedenle ve öncelikle belirtmeliyim ki, işçi sınıfında Allah vergisi bir devrimcilik görmediğim gibi, devrimci olmayan işçi sınıfının da tarihsel ve politik bakımdan hiçbir değer taşımadığını düşünüyorum. Hatta işçi sınıfının, yakın tarihte sosyalizmin çözülme sürecinde de gördüğümüz gibi (o değiştirici gücüyle) bazen karşı devrimci bir rol oynayabileceğini de biliyorum. Dolayısıyla işçi dalkavukluğu diye de tanımlanabilecek uvriyerist yaklaşımların hep bir hayal kırıklığıyla sonuçlandığının da farkındayım.

O nedenle bu yazıda abartma gibi gelebilecek kimi değerlendirmeler; TEKEL direnişinden çıkarılacak siyaset derslerinin ve Türkiye sınıf mücadeleleri tarihindeki yerinin daha net anlaşılması için kasdedilerek yapılmıştır.

O güzel insanlar o beyaz atlarına binip dönüyorlar mı?

Canlı yayınlanan bir televizyon programında (5N 1K / CNNTurk) mikrofon uzatılan TEKEL işçisi aynen şöyle diyordu: “Ben 5 vakit namazımı kılarım. Burada da komünist olduk. Evet, 5 vakit komünistim."

Şaka mı yapıyor diye dikkat ettim, hayır ciddiydi. Çünkü programı yapan gazeteci Cüneyt Özdemir de şaşırdığı için olacak, sorusunu tekrarladı ve aynı yanıtı aldı. Evet o klasik yasa hükmünü sürüyor; direnişler ve grevler işçiler için bir okul olmaya devam ediyordu. İşçi sınıfı eylem içinde öğreniyor, dostunu düşmanını tanıyor ve esaslı bir bilinç sıçraması yaşıyordu. Yukarıda sözünü ettiğim tv proramına da dikkat çeken gazeteci dostumuz ve akademisyen Dr. Atilla Özsever, Ankara'da 17 Ocak günü düzenlenen büyük işçi mitinginden hemen önce Tekel çalışanlarıyla yaptığı sohbetten (yine aynı değişime işaret eden) çok çarpıcı bir anekdot aktarıyordu. Özsever, Hataylı bir işçinin kendisine aynen şunları söylediğini yazıyordu: “Biz buraya gelmeden önce gençler, öğrenciler için solcu, komünist diye bir önyargıya sahiptik. Ancak buradaki öğrencilerin harçlıklarından bize çay yapıp getirdiklerini, sabaha kadar bu soğukta bizlerle kaldıklarını görünce düşüncelerimiz değişti. Ben TEKEL işçisi olmasaydım, buraya destek için gelebilir miydim? Sanmıyorum. Ama gençler bu dondurucu ayazda, bizlerle ekmeklerini paylaştılar. Ben bölgemdeki ilçede aynı zamanda AKP yöneticisiydim. Ama şimdi kesinlikle AKP’ye oy vermem. Sağcı idim, solcu oldum.” (Cumhuriyet, 28 Ocak 2010)

Özsever'in aktardığı bu diyalog, açık bir bilinç sıçramasına işaret ediyordu. Dahası, her türden gericiliğin ve liberalizmin toplum ve entellektüel hayat üzerinde kurduğu ideolojik hegemonyanın parçalanmaya başladığını; bu ülkede 30 yıla yayılan büyük akıl tutulmasının kırılma yoluna girdiğini gösteriyordu. Hataylı işçinin söyledikleri, Tekel direnişinin bir başka yönünü de gösteriyordu; Türkiye'de son 30 yıldır işçi sınıfının, emekçilerin ve genel olarak çalışanların sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri (örneğin seçmen davranışları) arasındaki pozitif ilişki kopukluğunun aşılması için uygun bir iklim oluşuyordu.

Uzunca süredir dinci gericliğin, liberal bireyciliğin, muhafazakarlığın, sağcılığın ve milliyetçiliğin etkisine giren; dolayısıyla sınıf bilincinden ve dayanışmasından uzaklaşan işçilerin, yeniden solu, devrimcileri, sosyalistleri tanımaya başladığını, sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri arasında yeniden pozitif bir ilişki kurmaya yöneldiklerini söyleyebiliriz. Hataylı TEKEL işçisinin daha önce, "solcu, komünist diye önyargılı yaklaştığını" söylediği kişiler, kendileriyle gece gündüz birlikte olan, onlarla ekmeğini paylaşan ve hiçbir karşılık beklemeksizin işçilerin mücadelesini kendi mücadelesi olarak gören gençler ve öğrencilerde somutladığı "solcu, komünist" tipi, yeniden emekçilerin dünyasına dönüyor ve sıcak bir mücadele kardeşliği/yoldaşlığı oluşuyordu.
Hataylı işçi sözünü ettiği "önyargı" ile, solcu ve komünist sıfatları/kavramları üzerinden geliştirilen bin yillık ilkel, kaba, ahlaksız ve alçak bir gerici-sağcı propagandanın halkın bilincinde oluşturduğu tahrifata gönderme yapıyor. Emekçiler, somut eylem içinde dostlarını ve düşmanlarını tanıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, sınıf içinde çalışmanın koşulları süratle olgunlaşıyor. TEKEL direnişi dolayımıyla emekçiler yüzlerini yeniden sola dönmeye hazır hale geliyor.

Direniş toplumsal ve tarihsel meşruiyet kazandı
TEKEL direnişi sadece özelleştirmeci yeni liberal politikalara, yeni muhafazakarlığa ve onların arkasındaki felsefeye ağır bir darbe indirmekle kalmıyor, aynı zamanda uzunca bir süredir kopuk olan sosyalist hareketle işçi sınıfı arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasının da hem imkanlarını yaratıyor hem de yolunu yöntemini sunuyor.

Bu ilişkinin 1980 öncesinde ne ölçüde kurulduğu, kurulsa bile sağlıklı olup olmadığı kimi çevrelerde tartışılsa bile, hiç kuşku yok ki, ülke özgülünde 12 Eylül darbesinden ve onun üzerine gelen küresel karşı devrimin (sosyalist rejimlerin çözülmesinin) yarattığı yıkımdan sonra sosyalistlerle işçi sınıfı arasındaki bağın hemen hemen bütünüyle koptuğunu söylemek, sanırım yanlış bir gözlem ve haksızlık olmayacaktır. Sınıf içinde çalışma ve örgütlenme iddiasındaki kimi örgütlerin, partilerin ve çevrelerin yürüttüğü çalışmalara karşın -ki bu çalışmaları hiç küçümsemediğim gibi, çok değerli buluduğumu da belirtmek isterim- söz konusu kopuşu aşamadıkları da bir gerçek. Ne Zonguldak büyük madenci yürüyüşü, ne 1989 bahar Eylemleri bütün olumlu yanlarına ve etkilerine karşın, gericiliğin ve liberalizmin ülke ve toplum üzerindeki etkisinin kırılmasına ve sınıfın solla buluşmasına beklenen katkıyı yapamadı.

Çünkü, küresel bir zafer kazanan kapitalizmin o dönemde geliştirdiği yeni liberal politikalar, yeni muhafazakarlık ve gericiliğe büyük bir kapı açan yeni felsefi yaklaşımlarıyla (post-modernzim gibi) tam cephe bir saldırı halindeydi. Bir çıkış yaşıyor ve bu çıkışın yarattığı fırtına ortalığı kasıp kavuruyordu. Oysa bugün yeni liberal politikaların tüm felsefi, politik ve fiziki sınırlarına ulaşılmış durumda. Kapitalizmin 1929'daki büyük ekonomik kriziyle karşılaştırılan yeni küresel mali kriz, liberalizmin ideolojik hegemonyasını dünya ölçeğinde sarstı. İnsanlık, ne tarhin sonuna gelindiğini, ne kurtuluş ideolojilerinin ve büyük anlatıların devrinin kapandığını, ne ulus devletlerin yıkıldığını, ne de emperyalizmin eski ve kötü bir hatıra olduğunu olduğunu göndüler. Tam tersine görülen şey açıkça şuydu; Kapitalizim ve liberal ideoloji, gezegenin ve insanlığın geleceğini tehdit ediyordu.

Emek sermaye çelişkisi ve çatışması, son çözümlemede bütün bir toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatı belirlemeye; diğer çelişki ve çatışmaların temelini oluşturmaya; ve toplumsal ilerlemenin dinamiği olmaya devam ediyordu.

Liberal meczupların sefaleti
Liberal bir meczup olan Ahmet Altan ve onun gibi kötü edebiyatçıların yazdıkları ise artık kimseyi kolay kolay tatmin ve ikna edecek gibi görünmüyor. Zaten bir tür "solculuk" olarak da sunulan böylesine açık bir sermaye sözcülüğü, bazı meczuplar ve işbirlikçiler dşında artık kimi ikna edebilir ki? Yeni bir dünya isteyen gençler mi, ekmek ve özgürlük mücadelesi yürüten işçileri mi? Gericiliğe ve emperyalizme direnen toplumsal kesimler mi? Kimi?

Ancak efendisine aşık bir uşak psikolojisiyle yazılabilecek aşağıdaki satırlar, dolaşıma çıktığı entellektüel ortamda artık eskisi gibi karşılık bulup saygı görebilir mi? Sanmıyorum. Ahmet Altan Tekel direnişiyle ilgili olarak aynen şunları yazıyor: “Globalleşen bir dünyada devletlerin ‘tekeller’ kurması ekonomi mantığına tümüyle aykırı. Bu ülkede devlet işletmeleri (...) ekonomi kurallarına aykırı bir biçimde yönetildi ve devlet zarar etti. (...) Bizim devlet de diğer devletler gibi ekonomik alandan çekiliyor ve kendine ait kuruluşları özel sektöre devrediyor.

“Bu ‘özelleştirme’ döneminde birçok işçi işsiz kalıyor. (...) Eğer devlet, ‘işsiz kalan’ işçilere para verecekse, bu para çalışanların parasından verilecek. Çalışanların paralarını alıp, bu paraları ‘çalışmayanlara’ ya da emeklerine artık ihtiyaç duyulmayanlara dağıtmak hak kavramına uygun mu?

“Özel sektörde çalışanlar rekabetin kızgın olduğu bir alanda ve her türlü riski göze alarak çalışırken, ‘devlet çalışanlarının’ rekabetten ve riskten uzak bir çalışma hayatı sürdürmeleri eşitliğe ne kadar uygun? (...) Üretim biçiminin değiştiği, makinelerin işçilerin yerini aldığı bir dünyada “işsizlik” kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. (...) Özel sektörde çalışanlar neden verdikleri vergilerle ‘devlette’ çalışanların hayat garantisi olsunlar? Bunlar, ‘ekonomik aklın’ bize söyledikleri.” (Ahmet Altan, Taraf, 2 Ocak 2010)

Yukarıdaki alıntının her satırından süzülen cahillik bir yana, insanın bunları bir tür "eşitlik" argümanıyla savnması inanılır gibi değil. Böyle bir şeyi ancak görevli bir propagandist yapabilir diye düşünmeden edemiyor insan.

TEKEL işçilerinin askeri vesayete karşı mücadele etmek yerine "dünyanın en kolay muhalifliğini seçerek" hükümete, yani AKP'ye karşı mücadele etmesini de eleştiren Taraf gazetesi, onları örtük şekilde Ergenekonculara hizmet etmekle bile suçlamıştı. İçinde "kamu mülkiyeti", "sosyal haklar", "devlet" ve "sınıf mücadelesi" gibi kavramlar ya da sözcükler geçen her eylemden, her metinden ve her girişimden nefret eden Taraf yazarlarını kim iflah eder bilemiyorum ama, Tekel işçilerinin saygıyla anmayacakları kesin.

Direniş liberal illizyonu dağıtıyor, iktidarı sarsıyor
TEKEL işçilerinin eyleminin AKP iktidarını böylesine sarsması, Başbakan Erdoğan'ın sinirlerini bozması ve ülkedeki gerici-liberal illizyonu dağıtması, bu direnişin uygun bir tarihsel dönemeçte gerçekleştiğini gösteriyor. Çünkü bu eylem toplum vicdanında, yakın tarihte başka hiçbir eylemde olmadığı kadar bir kabul görüyor ve meşruiyet kazanıyor. Daha da önemlisi işçi sınıfının diğer kesimlerinden de destek buluyor ve yayılma eğilimi gösteriyor. Sendika bürokrasilerini sarsıyor ve onları eyleme zorluyor. Birden bire ülke göndemine genel grev kavramı giriyor ve yine yakın tarihte hiç olmadığı kadar etkili bir karşılık buluyor.

TEKEL direnişi AKP gericiliğine, emperyalizme ve kapitalizme karşı hangi eksende mücadele edilmesi gerektiğini bir kez daha ve hiçbir yoruma yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koyuyor. İşçiler bu ülkenin kent meydanlarını linç girişimcisi gerici, faşist ve milliyetçi sürüler ile tacizci serserilere bırakmıyor. Toplumun ve tarihin hem vicdanı hem de namusu oluyor.

Bu nedenle TEKEL direnişi AKP iktidarını korkutuyor. Bu nedenle, aslında bütçede ve personel politikasında yapılacak küçük bir düzenlemeyle bu sorun çözülebilecekken, yapılmıyor. Çünkü, direnen işçilerin zafer kazanmasıyla "kötü bir örnek" oluşsun istenmiyor. Bu nedenle AKP iktidarı bütün gücüyle bu direnişi kırmaya çalışıyor.

Artık başarı şart!
Bu nedenle Tekel direnişi mutlaka başarıya ulaşmalıdır. Bir genel grev provası olabilecek 3 Şubat genel iş bırakma eylemi de mutlaka gerçekleştirilmelidir. Çünkü bu eylemlerin başarıya ulaşması, gerici ve amerikancı AKP'nin durdurulmasının da yolunu açacak, imkanlarını yaratacaktır. Örtülü ılımlı islam darbesinin püskürtülmesi ve yeni Osmanlıcılığın yenilgiye uğratılması için ileriye doğru gerçekleştirilecek bir atılımın moral kaynağını oluşturacaktır.
Belirtmeye gerek yok ki, bir yenilginin maliyeti ise ağır olacaktır. Bu nedenle bütün devrimciler, sosyalistler, ilerici sendikacılar, sosyalist parti ve örgütler, emekten yana bütün güçler, bu eylemin başarıya ulaşması için çalışmalıdır. - Merdan Yanardağ - sol.org.tr / 29.01.10

Euro bölgesinde rekor işsizlik

Para birimi olarak Euro'yu kullanan 16 Avrupa ülkesinde işsizlik oranları Euro'nun tedavüle girdiği 1999'dan bu yana ilk kez yüzde 10'a ulaştı.

Euro bölgesindeki işsizlerin sayısı 16 milyona yaklaştı

Daha önce işsizlik oranlarının geçen Kasım ayında yüzde 10'a ulaştığı belirtilmiş, ancak daha sonra bu oran yüzde 9,9 olarak düzeltilmişti. Avrupa Birliği'nin istatistik kurumu Eurostat'ın açıkladığı verilere göre, Euro bölgesinde şu an 15 milyon 800 bin kişi işsiz. 27 Avrupa Birliği ülkesindeki toplam işsiz sayısınınsa 23 milyon kişi olduğu belirtildi. Avrupa Birliği ülkeleri arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 22.8'le Letonya. İspanya ise Euro bölgesinde işsizlik oranının en yüksek olduğu ülke. Ülkede Kasım ayında 19,4 olan işsizlik oranı Aralık'ta yüzde 19,5'e yükseldi.

'İşsiz sayısında artış sürecek'

Eurostat'a göre geçen Aralık ayında Euro bölgesinde 87 bin kişi işini kaybetti. Bu, Mayıs 2008'den bu yana işsizlik oranlarında bir ay içerisinde kaydedilen en düşük artış oldu. Uzmanlar gelecek yıl Euro bölgesinde işsizliğin yükseleceği görüşünde.

IHS Global Insight'tan Howard Archer, 'Euro bölgesinde işsizlik oranlarındaki artışın son aylarda yavaşlamasına karşın, işsizlikteki artış eğilimi bu yılın büyük bir kısmında devam edecek gibi görünüyor.' dedi. Öte yandan İspanya'nın Ulusal İstatistik Kurumu tarafından yayınlanan rakamlar 2009'un son üç ayında ülkede 4 milyon 330 bin kişinin işsiz olduğunu gösteriyor. BBC Türkçe / 29.01.10

Taksim'de kefenli protesto

Hapishanelerde ölüme terkedilen hasta tutsakların serbest bırakılması talebiyle eylemler gerçekleştiren ilerici devrimci kurumlar 29 Ocak akşamı Taksim'de yürüyüş gerçekleştirdi. Eylemde hasta tutsakların durumuna dikkat çekmek için kefenler giyildi.

Taksim Tramvay Durağı'nda saat 19.30’da bir araya gelen kurumlar, “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın” pankartı ile hasta tutsakların resimlerini taşındı.

“Hasta tutsaklar serbest bırakılsın!”, “Katil devlet hesap verecek!”, “Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur!”, “Tecrite son!” ve “Yaşasın devrimci dayanışma!” sloganlarının atıldığı eylemde, İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Mehpisto Kitabevi önüne gelindiğinde oturma eylemi yapılarak, Çav Bella Marşı hep bir ağızdan söylendi.

İçeride tutsaklar, dışarıda TEKEL işçileri

Galatasaray Lisesi önüne gerçekleştirilen basın açıklamasını ÇHD üyesi Av. Naciye Demir okudu. Demir, devrimcilerin, TEKEL işçilerine dayatılan “ölümün bir başka biçimiyle” karşı karşıya bırakıldıklarını söyledi. Kimsenin AKP’den vicdan, merhamet tablosu çizmesi beklentisinin olmadığını söyleyen Demir, Güler Zere’nin özgürlüğe kavuşmasının da nedametin ve merhametin değil, ortak mücadelenin yarattığı bir sonuç olduğunu ifade etti. Açıklamada ayrıca, F tipi hapishanelerde tutsakların hastalıklarla öldürülmeye çalışıldığı, devrimcilerin pişmanlık yasalarıyla, tüm insani ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak, sürekli keyfi cezalar ve disiplin soruşturmalarıyla ‘hizaya getirilmeye’ çalışıldığı söylendi.

Adalet Bakanı açıklasın

15 Ocak 2010 tarihinde intihar ettiği açıklanan Sezer Kartal’ın Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in açıklamalarını yalanlayan bir gerçekle ortada durduğunu söyleyen Demir, Adalet Bakanı Ergin’in, hapishanelerde insan haklarına ilişkin iddiaların yok denecek kadar az olduğunu, tutuklu ve hükümlülerin yaşam standartlarının iyi olduğunu ifade eden yalan açıklamalar yaptığını belirtti. Ergin’in Sezer Kartal’ın neden intihar yolunu seçtiğini açıklamasını istedi. Açklamada, hasta tutsaklara özgürlük talebinin dile getirilmesiyle sona erdi. şunları söyledi.

Basın açıklamasının sonunda, her ayın ilk Perşembe günü Adli Tıp Kurumu önünde yapılan eylemin, 4 Şubat Perşembe günü saat 13.00’te gerçekleştirileceğinin duyurusu yapıldı.

29 Ocak 2010 Cuma

Örgütlerden 3 Şubat çağrısı

Türk-İş DİSK, KESK, Kamu-Sen, İTO, TMMOB, Eczacılar ve Diş Hekimleri Odası İstanbul Şubeleri 3 Şubat grevine çağrı yaptı.

Sendikalar ve meslek örgütlerinin ortak yaptığı açıklamada, TEKEL işçileri için yapılacak 3 Şubat grevine katılım çağrısı yapılarak toplanma noktası duyuruldu. TEKEL işçilerine selam yollanan açıklama metnini yayınlıyoruz:
.
Kadın ve erkek işçiler, emekçiler, gençler, AKP’nin ve sermayenin ezip sömürdüğü halkımız!TEKEL işçileri 45 gündür biber gazına, tazyikli suya, kara kışa rağmen dimdik ayakta. Hepimizin onunu ve gururu olan TEKEL işçilerine bin selam!
.
Ne istiyorlar? İş, yeterli ücret, sendika. Yani insanca yaşam. Çok mu?
.
AKP hükümeti düşük ücret esnek çalışma, iş güvencesi olmadan sözleşmeli çalışmayı dayatıyor. Bu dayatma bugüne kadar devam etti, ama bu gidişe TEKEL işçisi dur dedi.
.
TEKEL işçisi, adına 4 C denilen ücretli kölelik sözleşmesine ve AKP hükümetine boyun eğmiyor. Yani: Yılın on ayı çalışıp, iki ay çalışmadan, başbakan gibi yan gelip yatmadan on iki ay iş istiyor. Hakkını arıyor.
.
TEKEL işçisinin mücadelesi taşeron işçisi için, sigortasız sendikasız konfeksiyon işçisi için, sağlıkta asgari ücrete mahkum edilen bilgi işlem işçisi için, ataması yapılmayan öğretmen için, eczaneleri kapatılmak istenen eczacı için, sözleşmeli çalışma dayatılan itfaiye işçisi için, sendika hakkını arayan Esenyurt belediye işçisi için hatta tütün ekip toplayan köylü için de bir anlamı var. Öğrenciler ve emekliler için değeri var. TEKEL işçisi bugüne kadar hakları elinden alınan kim varsa, hepimizin adına direniyor, boyun eğmiyor.
.
Hepimizin özlemi olan özlük haklarımızı korumak, güvenli bir gelecek elde etmek özlemimizi talep eden TEKEL işçileriyle birleşip, kaybettiğimiz haklarımızı geri almak üzere ileri atılmanın tam zamanı. TEKEL işçisinin kazanması için de mücadeleyi yaygınlaştırmamız gerekli. Fabrikaya, işyerine, mahalleye…
.
Kaybettiklerimizi geri almak için bir adım öne.
.
Güvencesiz, sigortasız çalışan işçi, taşeron, öğretmen, asistan; kriz bahanesiyle işten atılan; sendikalaştığı için işsiz kalan, ataması yapılmayan memur, öğretmen, işsiz üniversite mezunu TEKEL işçileriyle çıkarların ortak, sorunların ortak.
.
3 Şubat’ta greve katıl; iş ve işlemlerini bir gün ertele, acil olmadıkça hastaneye, mecbur kalmadıkça belediyeye, vergi dairesine, postaneye… Tabii ki işe gitme.
.
Saat 11.00’de Edirnekapı ve Eminönü Ticaret Üniversitesi önünde toplanıp, saat 13.00’de Saraçhane Parkında buluşalım.
.
Ücretli köle olmamak için, güvencesiz, sözleşmeli, 4 C ile çalışmamak için, yeterli ücret, sendika hakkı ve insanca yaşam için… Haydi, dayanışmaya, birleşmeye ve mücadeleye!

www.tekeldirenisi.org yayında

TEKEL işçileri direnişlerinin sesini farklı kanallardan duyurmaya devam ediyor. www.tekeldirenisi.org sitesinde TEKEL işçilerinin direnişine dair her türlü gelişme ve görüntüler yer alıyor.

http://www.tekeldirenisi.org/

162 subaya ‘Balyoz’ soruşturması

Genelkurmay Başkanlığı, Taraf Gazetesi’nin tüyler ürpertici “Balyoz Darbe Planı” iddiaları hakkında son dönemdeki en kapsamlı soruşturmalardan biri için düğmeye bastı.

Bizzat Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un emri ile bu hafta giderek derinleştirilen soruşturmada, İstanbul 1. Ordu’da 2003 Mart’ında bahsi geçen harp oyununa katıldığı belirtilen 162 subay ile tek tek görüşülmeye başlandı. Görüşmelerde, subaylara, o gün plan seminerinde yazılı plan dışında nelerin konuşulduğu ve kimlerin ne söylediği soruluyor. Soruşturma hem adli, hem de idari olarak yürütülüyor. Soruşturma sonu detaylı açıklama bekleniyor.

Bilgiler örtüşmüyor
Genelkurmay Harekât Başkanlığı Tatbikatlar Programlar Dairesi arşivlerinde de bu konuda yapılan araştırmada, Balyoz adlı bir plana rastlanmadı. Taraf’ın yazdığı plan ile Genelkurmay’daki bilgiler kesinlikle birbirini tutmuyor. Başkent kulislerine göre Genelkurmay, gazetede yer aldığı şekilde, asla cami bombalama veya benzeri yasadışı girişimlerin resmi emirler ve belgelerde olmadığına emin. Bu iddialara da oldukça tepkili.

Durumdan vazife mi çıktı
Resmi kayıtlara göre, o gün yapılan plan tatbikatında iç tehdit (irtica ve bölücü terör) değil, dışarıdaki mevcut tehdit ve düşmana göre bir senaryo uygulandı. Saldırı, işgal ve savunma unsurları ile kabiliyet esasına dayalı senaryolarda özel kuvvetlerin düşman cephesi gerisine sızarak yapacakları, hatta oradaki yeraltı faaliyetleri bile masaya yatırıldı. Ama, bunlar tamamen savaş halinde dış tehdit ve düşman üzerine oturtuldu. Türkiye’deki mevcut durum ve kişilerle irtibatlı değildi. Seminerde, düşmanın da topraklarımızda girişebileceği saldırılara karşı yapılacak savunma ile Türkiye’nin kaşınabilecek etnik hassasiyetleri ile ilgili alınacak önlemler de konuşuldu. Savaş halinde, TBMM ve hükümet ile koordine ile uygulanacak sıkıyönetim halinde, sivil kabiliyetlerin nasıl seferberlik kapsamına alınacağı da tartışıldı. Bu nedenle, o seminerlerde, ‘durumdan vazife çıkarıp’ resmi planın dışına ne kadar ve kimler tarafından çıkılıp çıkılmadığı ya da bütün bu yazılanların asılsız olup olmadığı detayları ile araştırılıyor.

Doğan da çağrılabilir
Bu kapsamda toplantıdaki kişilerin konuştuklarına dair subaylara sorular soruluyor. Soruşturmalar sonucunda, bu katılan isimlere atfen konuşulduğu iddia edilen korkunç senaryoların ne kadar doğru olup olmadığı ortaya çıkacak. Medyada iddiaları reddeden açıklamalarına rağmen, bu konuda tartışmaların hedefindeki isim emekli orgeneral Çetin Doğan ile de görüşülebileceği Ankara kulislerinde seslendiriliyor.

Tereddütler hangi noktada
Kulislerde, askeri çevrelerin kafasında iki ana noktada tereddüt olabileceği konuşuluyor. İlki, Çetin Doğan ve ekibinin, gerçekten yetkisini aşan bir şekilde bazı konuşmalar yapmış olabileceği. İkincisi ise, böyle konuşmaların olmadığı. Asimetrik psikolojik harekatın devamı olarak, hayali senaryolar ve toplantılar varmış gibi göstererek TSK’nın yıpratılmaya çalışılması olasılığı bulunuyor. Bu olasılıklar canlı tutularak soruşturma sonuçları bekleniyor. (Hürriyet)


Blair Irak savaşı soruşturmasında ifade verecek

İngiltere eski Başbakanı Tony Blair bugün Irak soruşturması kapsamında ülkesinin işgale katılması yönünde verdiği karara ilişkin soruları yanıtlayacak.

LONDRA - İngiltere'nin eski Başbakanı Tony Blair bugün Irak'ın işgali kararı konusunda ilk kez kamuoyu önünde ifade veriyor. Blair, 11 Eylül saldırılarının ardından kitle imha silahlarına sahip terörisltlerin oluşturduğu tehlikeye ilişkin algılarının kökünden değiştiğini söyledi.

Ülkesinin ABD'nin Irak'ı işgaline katılmak için verdiği kararı savunmak için Irak Soruşturma Komisyonuna bilgi vermeye başlayan Blair, 11 Eylül'den sonra Saddam Hüseyin'in daha büyük bir tehdit haline gelmediğini, ancak kitle imha silahlarına sahip teröristlerin oluşturduğu tehlikeye ilişkin algılarının kökünden değiştiğini belirtti.Blair, 2003'teki ABD öncülüğünde yapılan Irak'ın işgalini, "Daha çok kişinin ölümüyle sonuçlanacak, yeni bir terörist saldırının düzenlenmesinden duyduğu korkular nedeniyle desteklediğini" kaydetti.

Blair sözlerini şöyle sürdürdü: "Tarafsız olarak konuşmak gerekirse, Irak'ın işgaline destek vermemin sebebi, Saddam'ın daha ileri gitmiş olması değil, bizim risk algılamamızın tamamen değişmiş olmasıydı. Eğer dini fanatizmden ilham alan bu insanlar 30 bin kişiyi öldürübilecek duruma gelebilselerdi bunu yapacaklardı. Bu andan itibaren, İran, Libya, Kuzey Kore, Irak... tüm bu rejimlerin varlığına son verilmeliydi. Ana düşüncem '11 Eylülden sonra eğer siz kitle imha silahlarına sahip bir devlet iseniz durmak zorundasınız' yönünde çok güçlü, açık ve vazgeçilmez bir mesaj vermekti''.

Blair, kendisi ve yakın çevresinin Irak lideri Saddam Hüseyin'i devirmeye çok kararlı oldukları, bu nedenle de Irak'ın kitle imha silahlarına ilişkin istihbarat bilgilerini abarttıkları ve işgal emrinin uluslararası hukuka uygun olduğundan başlangıçta şüphe duyan Başsavcıya baskı yaptıkları suçlamalarına yanıt verecek.

Soracakları soruların amacının Irak'ın işgaliyle sonuçlanan sürecin esası hakkında bilgi almak olduğunu ifade eden soruşturma komitesinin başkanı John Chilcot, soruşturma komisyounun Blair'e zor anlar yaşatacağı ümidinde olan kişilerin hayal kırıklığına uğrayabilecekleri uyarısında bulunarak, ''Bu bir soruşturma, bir dava duruşması değil'' diye konuştu.

ARKA KAPIDAN GİRDİ
Soruşturma komisyonuna bilgi vereceği konferans salonuna yerel saatle 07.00'de (TSİ 09.00) gelen Blair'in binanın kordon altına alınmış arka girişinden girerek kendisini bina önünde bekleyen 150 kadar göstericiyi atlattığı görüldü. Blair'i bekleyen göstericilerin, konferans salonu önünde "Tony'yi cezaevine kapatın", "Blair yalan söyledi binlerce kişi öldü" şeklinde sloganlar attıkları görüldü.

TEMSİLİ YALAN MAKİNESİ
Sorgu, İngiltere'de TV kanallarından ve internet sitelerinden canlı olarak yayınlanıyor. İngiliz Daily Telegraph gazetesi, sorgulamayı internet sitesinden canlı verirken, okuyucuların interaktif olarak oy vererek katılacağı temsili bir yalan makinesi de oluşturdu.

'FİNO' ALTI SAAT BOYUNCA SORGUDA
ABD'de eski Başkan George W. Bush'a işgal politikalarında eşlik ettiği için 'fino köpeği' lakabı takılan Blair, kamuoyunun ve basın ordusunun büyük bir merakla beklediği oturum sırasında yaklaşık altı saat boyunca 2003 yılındaki işgalin öncesi ve sonrasına ilişkin soruları yanıtlayacak. Altı saat boyunca ter dökecek Blair'in Saddam Hüseyin'in devrilmesinin, işgalin dökülen kana ve binlerce sivilin ve askerin ölmesine rağmen çok sayıda Iraklının hayatını kurtardığını ve daha iyi bir hayat yaşadığını öne sürmesi bekleniyor. Blair ayrıca, Saddam Hüseyin'in sahip olduğu iddia edilen ve asla bulunamayan kitle imha silahlarını üretme 'kapasitesine ve niyetine' sahip olduğunu da idda edecek. Oturumda tartışmalı bulunan hükümet dosyaları gündeme getirilecek ve Blair'in savaş kararını nasıl gerekçelendirdiği üzerinde yoğunlaşılacak.

BROWN: KAYGILANMIYORUM
Şubat sonu ya da Mart başı tıklayın kendisi de ifade verecek olan İngiltere Başbakanı Gordon Brown, Blair'in tanıklığının kendisini kaygılandırmadığını söyledi.

Sky News kanalına konuşan Brown, "Tony Blair, durumu anlatmaya, aldığı kararları göstermeye ve bunu mümkün olan en profesyonel şekilde ve etkinlikte yapmaya muktedir ve ben inanıyorum ki soruşturmada kendisine yöneltilen tüm sorulara bir yanıtı olacaktır" dedi.

BAŞKA ÜLKENİN İŞGALİNE NEDEN ORTAK OLDU?
Savaşa başından beri karşı çıkan Liberal Demokratların lideri Nick Clegg, Daily Telegraph gazetesine yazdığı makalede Blair'in tanıklığının "milyonlarca İngiliz vatandaşının kendisine hala sorduğu bir soruya yanıt verilmesi anlamında çok önemli bir an olacağı" yorumunu yaptı ve soruyu şu sözlerle ifade etti: "Başka bir ülkenin hukuk dışı işgaline niye ortak olduk?"

Clegg, Irak'ın işgalinin "Beyaz Saray'a itaatin alışıldık bir örneği olduğunu söylerken bunun, İngiltere ile Amerika arasındaki özel ilişkiye dair soru işaretlerini doğurduğunu belirtti. Chilcot soruşturmasında şimdiye kadar ifade veren bazı üst düzey yetkililer, 2003 yılının Mart ayındaki işgalin hemen öncesinde ellerine geçen istihbaratın; "Saddam Hüseyin'in sahip olduğu iddia edilen kitle imha silahlarının çoktan imha edildiğine işaret ettiğini" anlattı. Oturumda Blair'e ABD Başkanı George W Bush'a İngiltere'nin Irak'a yönelik bir askeri harekâtta kendilerine destek vereceği sözünü hangi aşamada verdiğinin de sorulması bekleniyor. Bazı tanıklar, dönemin hukuk işlerinden sorumlu Bakanı Lord Goldsmith'in oturumda anlattığına göre "Blair'e rejim değişikliği için güç kullanmanın yasadışı olacağı yolunda uyarılarda bulunmasına" rağmen; bu yönde bir garantinin 2002 yılında verildiğini anlatmıştı. Goldsmith açıklamasında, başta bir askeri müdahaleyi meşru kılmak için ikinci bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı gerektiğini düşündüğünü söyledi.

Ancak Goldsmith, Konsey'in diğer üyelerinin yeni bir karara gerek olmadığını kabul ettiğini öğrendikten ve üst düzey Amerikalı yetkililerle görüştükten sonra fikrini değiştirdiğini belirtti.