31 Mart 2010 Çarşamba

Direnen TEKEL işçisiyle dayanışmaya!

Çeçen lider Putin’i kızdıracak

Dokko Umarov: Saldırıların bizimle ilgisi yok.

Rusya'nın başkenti Moskova'da iki metro istasyonunda yaşanan terör saldırısının ardından tüm gözler Çeçen lider Doku Umarov'a çevrilirken, beklenen açıklama bugün geldi.

İSTİHBARAT SERVİSİNİ SUÇLADI
Gürcistan'ın Rusça yayın yapan Pervıy Kavkazski televizyon kanalına Umarov'un sözcüsü olduğunu iddia eden bir kişi açıklama yaptı. Kanala banttan konuşan Umarow, "Benim açıklamalarım resmi . Moskova'daki patlamalardan Rus İstihbarat Servisi ( FSB) sorumlu. FSB'nin bu olaylarla bağlantısı var." iddiasında bulundu.

PUTİN BU İDDİALARA NE DİYECEK
Umarov'un sözcüsü terör saldırılarıyla ilgili bizzat Rusya Başbakanı Vladimir Putin'i suçladı. Putin'e atfen Umadow, "Siz tüm bunları kendi prestijinizi yükseltmek için yapıyorsunuz. Görev sürenizin uzatılması amacıyla toplumun size oy vermesi için yapıyorsunuz." iddialarında bulundu.

Çeçen vatandaşı "Dünyanın en aşağılık yaratığı" diye Putin'e yönelik hakarette de bulunarak, çok sayıda insanın kanını döktüğünü iddia etti. Umarov'un "sözcüsü", "Hiçbir terörist ve hiçbir Çeçen'in kendi gücünü göstermek gibi bir niyeti yok. Terör savaşı ve bu tür benzer patlamalar bize gerekli değil. Bu savaşı kimse istemiyor. Biz böyle bir savaştan yana değiliz." dedi.

Pervıy Kavkazski tv kanalı Gürcü Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili'nin Moskova'ya karşı propaganda amacıyla 2009 yılında kurulmuştu.

CHP'den önemli iddia

Hakkı Süha Okay, ilk listede TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ile bazı Anayasa Komisyonu üyelerinin de imzası bulunduğunu, yine aynı tarihli düzeltilmiş imza listesinde ise, Şahin ve bazı Anayasa Komisyonu üyelerinin isimlerin ve imzalarının üzerinin çizildiğini, ardında da üçüncü listede ise, isimlerin düzeltildiğini iddia etti. Okay, üç ayrı listeyi de basına dağıttı.

Okay, "Bu Anayasa değişikliğinde sahte evrak kullanılmıştır. Bu teklif 'yok' hükmündedir. Listeler değişmiştir, çizilmiş, isimler çıkarılmıştır. Milletvekillerinin haberi bile olmadan depo liste kullanılmıştır. TBMM Başkanı gereğini yapmalı" çağrısında bulundu.

Okay, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında, dün TBMM Başkanlığı'na sunulan ve bugün TBMM Anayasa Komisyonu'na havale edilen Anayasa değişikliği teklifinin imza listesinin sahte olduğu, milletvekillerinin depo listelerinin kullanıldığını, milletvekillerinin teklifin içeriğinden habersiz olduğunu, Anayasa değişikliği teklifinin bu gerekçelerle "yok" hükmünde olduğunu belirtti.

Teklifin, Anayasa, yasa ve İçtüzük kurallarına aykırı şekilde sunulduğunu iddia eden Okay, "Elimize geçen ilk imza listesinde Antalya Milletvekili Mehmet Ali Şahin'le birlikte bazı yönetici milletkvekillerinin imzası var. İkinci listelerde bu isimlerin üzerlerinin çizildiğini, bazı isimlerin çıkarıldığını gördük. Şimdi elimize üçüncü bir liste geçti orada da gerekli isim ve imzaların çıktığını gördük" dedi.

Bu listeleri "ibret vesikası" olarak değerlendiren Okay, "İlk liste de TBMM Başkanı Şahin'in imzası var. Belli ki bu liste depodan kullanıldı. TBMM Başkanının görevi Anayasa 94, İçütüzüğün 64. Maddesinde açıktır" diye konuştu.

Asıl teklifin kapak bölümündeki yer alan imzaların geçerli olduğunu bununda 7 milletvekilin imzasının yer aldığını kaydeden Okay şöyle dedi: "Biz ilk listeyi ortaya çıkarınca, hemen ikinci liste devreye sokuldu, ikinci liste bu kez değiştirilerek, çizilerek, bazı isimler çıkarılarak değiştirildi. Şimdi de üçüncü listeyi ele geçirdik. Listeler örtüşmemektedir. Evrakta sahtecilik yapılmıştır. Bu teklif şu andan itibaren 'yok' hükmündedir. Bu teklifin sunuş şekli bir skandaldır. AKP'nin elindeki depo listeleri kullanılmıştır. Bu Anayasa'ya aykırıdır. Hazır isim listesiyle teklif verilmiştir. Bu açıkça ortadadır. TBMM açıkça bir evrakta sahtecilik olayıyla karşı karşıyadır."

TBMM Başkanı Şahin'i göreve çağıran Okay, "Derhal bu teklif geri çekilmelidir" dedi.

Balyoz'da 9 tahliye

Soruşturma kapsamında tutuklanan Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz ve Tuğamiral Aziz Çakmak'ın avukatı Özbay Demirel yaptığı açıklamada, müvekkilleri hakkında yaptıkları başvurunun ardından tahliye kararı verildiğini söyledi.

Konya İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Hüseyin Özçoban ve Jandarma Kurmay Yarbay Yusuf Kelleli'nin avukatı Mahir Işıkay da geçen hafta İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yaptıkları başvuruda, nöbetçi hakimin itirazlarının reddine karar verdiğini ancak heyetçe yapılan inceleme sonucu müvekkillerinin tahliye edildiğini kaydetti.

Bu arada, emekli Koramiral Feyyaz Öğütçü'nün avukatı Yavuz Aydoğan da soruşturma kapsamında tutuklu bulunan müvekkiliyle birlikte albaylar Hasan Basri Aslan ve Taylan Çakır, emekli Korgeneral Metin Yavuz Yalçın ve emekli Tümamiral Ali Deniz Kutluk'un tahliyesine karar verildiğini bildirdi.

TEK, TEAŞ, TEDAŞ, şeriata kadar savaş!

Bir yandan elektrik dağıtımı ve üretiminde özelleştirmeler, diğer yandan kaçak elektriğe karşı verilen apansız mücadele... AKP hükümeti, birçok cephede birden savaşırken bu zorlu mücadelede bütün araçları devreye sokarak müthiş bir enerji de sarf ediyor. Tüm bu yoğun ve saygın çabaya rağmen, elektrik kaçırmaya devam eden dinsizlerin, imansızların hakkından gelmek için ise halkı bilinçlendirmek gerekiyor. İşte kaçak elektriğin, dinle, imanla bağlantılı boyutunu örnek bir şekilde ortaya koyan bilinçlendirici bir afiş. (Kaynak: Haberveriyorum.net)

Kaynak: ailemizin ve hükümetimizin gazetesi Yeni Şafak'tan ve elbette onun feyzbukta yayılmasından: http://yenisafak.com.tr/resim/site/kacakelektrikab7210feab419468by.jpg

Devrimci Halkın Birliği: Oku! Okut! Abone ol!

REDHACK: Hacker tutuklanmalarını kınıyoruz

Karşı-devrimci saldırıların hakim sınıfların istemlerine göre hareketlendiği bir dönemde yasanan “hacker tutuklamaları”nı kınıyoruz!

Son olarak ezilen ulusun acılarını gundemlestirmek icin hack yapan bir grup Kürd hacker, Diyarbakır merkezli yapılan bir operasyonla tutuklanmış, burjuvazi ve medyası tarafindan, kamuoyuna yanıltıcı bilgiler verilerek halklar arasındaki kardeşlik bağının zedelenmesine çalışılmıştır..

Daha once REDHACK‘ide yüzlerce defa yakaladıklarını idda eden karşı devrimin “beceriksiz bilişim polisleri” ve onların yalaka hackerdan bozma lamerleri bu olay karşısında nemalanmaya ve “zafer çığlıklari” atmaya başlamışlardir..

Onlara tavsiyemiz, hic bir gunahi olmayan yaşları 18 olmayan çocukları yakalayarak kulp bindireceklerine, açıp iki kitap okuyarak sistem ve hackıng hakkında bilgi edinmeleridir..

Yoksa bilen birileri onlara bilişimciligin sadece Facebook’ta ve çeşitli iletisim platformlarinda “kadın” kılıgına girerek milleti hapse tikmak olmadiğıni, bilişimcilik oyunlarının onlara pahalıya patlayabileceğini gösterir..

Bizden söylemesi..

1997'den bu yana, halkın yanında!
“Hack sadece Hack değildir!”


Bir RedHack üyesi..
28 Mart 2010
Red Hackers Association / REDHACK

CHP’den TBMM’ye girip pakete evet diyecekler

Meclis'e CHP'den girip Anayasa paketine ‘Evet' oyu vermeyi düşünenler!

Anayasa Değişiklik Paketi dün TBMM'ye sunuldu. Meclis'teki bütün siyasi partilerin paket karşısındaki tavrı netleşti. Ancak genel seçimlerde CHP çatısı altında TBMM'ye girip bağımsızlığı seçen DSP'li vekillerin tavrı kritik bir öneme sahip. Vatan'ın ulusalcı yazarı Mustafa Mutlu da kritik önemdeki bu vekillere seslendi ve 'değişiklik paketine evet derseniz seçimlerde size oy verenlerin yüzüne bakamazsınız' dedi.

İşte Mustafa Mutlu'nun bugün köşesinde kaleme aldığı o yazı:
Meclis’e CHP’den girip Anayasa paketine ‘Evet’ oyu vermeyi düşünenler!
Meclis’te grubu bulunan üç muhalefet partisi, Anayasa değişiklik paketine destek vermeyeceklerini açıkladı...

Böyle olunca da 336 oyu bulunan AKP’yi sıkıntı bastı...

Çünkü 6 fire vermeleri durumunda, bu kadar gürültüyle gündeme getirdikleri paketi, referanduma bile götüremeyecekler...

AKP BAĞIMSIZ VEKİL AVINDA
Onlar da dünden itibaren “bağımsız milletvekili avı”na çıktılar...

AKP’nin önde gelen isimleri bağımsızlarla tek tek konuşuyor ve paket için destek istiyor...
***
Herkesin vereceği oy elbette kendisini ilgilendirir.

Ama...

GÖZLER 13 DSP'LİNİN NE YAPACAĞINDA
Ben en çok, Meclis’e CHP kontenjanından giren ve seçildikten sonra istifa eden 13 DSP’linin ne yapacağını merak ediyorum.

Bunlardan altısının DSP üyeliği hâlâ devam ediyor.

Onlardan biri olan Süleyman Yağız, pakete kesinlikle sıcak bakmadığını ve “Evet” oyu vermeyi düşünmediğini zaten açıkladı...

Diğer beş milletvekilinin tavrı ise henüz belli değil...

PARTİ BAŞKANININ TAVRI ETKİLEMEYECEK
DSP Genel Başkanı Masum Türker’in paket konusunda alacağı tavrın, bu milletvekillerinin oylarını çok da etkilemeyeceği konuşuluyor. Çünkü vekillerin partileriyle ilişkileri yok denecek kadar az...

***

Bu oylamada “anahtar rolü” ise parlamentoya CHP çatısı altında girip, halen bağımsız olan yedi eski milletvekiline düşüyor...

Bunlar; Emrehan Halıcı, Tayfun İçli, Ahmet Tan, Mücahit Pehlivan, Hüseyin Pazarcı, Recai Birgün ve Harun Öztürk.

NEDEN Mİ EVET DİYECEKLER
Bu isimlerden üçünün AKP’yle olan özel ilişkileri nedeniyle pakete “Evet” oyu vermeye sıcak baktıkları söyleniyor.

“Ecevit’in doktoru” olarak bildiğimiz Dr. Mücahit Pehlivan bu isimlerin başında geliyor... Bağımsız olmasına rağmen AKP’lilerin oylarıyla Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliğine seçilmesi, Pehlivan-AKP dayanışmasının kanıtı olarak gösteriliyor.

BİRGÜN VE HALICI
Diğer isimler, “Ecevit’in koruması” olarak tanıdığımız Recai Birgün ve Rahşan Ecevit’in manevi oğlu Emrehan Halıcı...

Her ikisi de CHP’nin İçişleri Bakanı hakkında verdiği gensoru önergesinde “Hayır” oyu kullanarak, AKP’lilerin takdirlerini ve sevgilerini kazanmıştı.

***
Sözüm; bugün gerek DSP’den, gerekse bağımsız olarak vekillik görevini sürdüren bu arkadaşlara...

CHP seçmeni, size AKP politikalarını desteklemeniz için oy vermedi...

Eğer “yargıyı ele geçirme operasyonu” olarak görülen böyle bir paketi desteklerseniz; belki siyasi geleceğinizi garanti altına alırsınız...

SİZİ SEÇENLERİN YÜZÜNE BAKAMAZSINIZ
Ama sokağa çıktığınızda, seçimlerde size oy verenlerin yüzüne bakamazsınız...

“Siyasi onur” kavramına sahip çıkacağınıza ve seçmeninizi pişman etmeyeceğinize inanmak istiyorum.

YARSAV: 'Bu dolanma kültürüdür'

YARSAV Başkanı Tarhan, Danıştay Başkanı'nı ziyaretinin ardından gazetecilerin soruları üzerine, Anayasa Mahkemesi Raportörü Alparslan Altan'ın 31 günlüğüne müsteşar yardımcısı yapıldıktan sonra Anayasa Mahkemesi'ne yedek üye olarak atanmasına tepki gösterdi.

YARSAV’ın anayasa değişiklik paketi turları kapsamında Danıştay Başkanı Mustafa Birden'i ziyaret eden Emine Ülker Tarhan, ziyaretin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, paketin yargı bağımsızlığına vurulacak çok ağır bir darbe olduğunu söyledi.

Tarhan, görüşmede “yargının bir ve bütün olduğu, yargıya yapılacak müdahalelerin tüm yargı mensuplarına karşı yapıldığı” konusundaki fikirlerinin, Mustafa Birden tarafından da teyit edildiğini söyledi. Ülker, Birden'in de “Anayasa paketinin yargı bağımsızlığının önündeki engelleri kaldırmadığı, aksine yargıya ağır müdahaleler içerdiği” konusundaki görüşlerini kendileriyle paylaştığını aktardı.

Tarhan, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ile AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ'dan randevu talebinde bulunduklarını da bildirdi.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu (HSYK) işlevsiz ve çalışamaz hale getirmesi nedeniyle yaptıkları suç duyurusunun hatırlatılması üzerine, Tarhan, “HSYK çalışmalarına ara verildiğinin” Adalet Bakanlığı tarafından bildiriyle kamuoyuna duyurulduğunu, böylelikle Bakanlığın anayasal bir kurumun görevine ara verdiğini açıklamış olduğunu söyleyen Tarhan, “Bu nedenle anayasal bir suç söz konusudur. Soruşturulması, kovuşturulması gerekir diye düşündük. Buna ilişkin suç duyurusu yaptık. Yargı kararının ne olacağını bilemiyoruz” dedi.

Altan’ın atanması “dolanma kültürünün sonucudur”
Anayasa Mahkemesi Raportörü Alparslan Altan'ın, Denizcilik Müsteşar Yardımcılığına atandıktan 31 gün sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Anayasa Mahkemesi Yedek Üyeliği'ne atanmasıyla ilgili soruları da yanıtlayan Tarhan, “Bu durumun, 'dolanma kültürüyle yargıyı ele geçirme yolundaki kararlılığı' açıkça ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu, bir dolanma kültürünün sonucudur. Yargıyı ele geçirme kararlılığının çok açık göstergesidir” diye konuştu.

Altan, önce üst düzey yönetici yapıldı sonra atandı
Öte yandan AKP’nin yargıyı ele geçirmeye dönük anayasa değişikliğine hazırlandığı günlerde Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine atanan Alparslan Altan, atamaya ilişkin eleştiriler üzerine “Her üye atanmasında benzer spekülasyonlar olur” diye yanıt verdi.

42 yaşındaki Altan, raportör olarak ayrıldığı Anayasa Mahkemesi'ne 31 gün sonra bu kez yedek üye olarak döndü.

Anayasa Mahkemesi raportörü Altan, denizcilikle ilgisi bulunmamasına rağmen 26 Şubat'ta üçlü kararnameyle Denizcilik Müsteşarlığı'na Müsteşar Yardımcısı olarak atandı. Altan 31 gün sonra bu kez Gül tarafından, emekliye ayrılan Mustafa Yıldırım'dan boşalan yedek üyeliğe “üst düzey yöneticiler” kontenjanından seçildi. Altan bu koltukta 23 yıl oturacak ve 65 yaşında emekli olacak. (Kaynak: soL)

Pakette iki haftada ne değişti?

AKP’nin meclise sunduğu Anayasa değişikliği paketinde, daha önce açıklanan paket üzerinde bazı değişiklikler yapılmış olduğu görüldü. Ancak bunlar ne 82 Anayasası’nın ne de daha önceki paketin özüne ilişkin.

AKP tarafından hazırlanan 26 maddelik Anayasa değişikliği paketi dün Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin’e verildi. Meclis’te onaylanıp onaylanmayacağı konusunda sayı tartışmalarını da beraberinde getiren değişiklik paketi, gelecek hafta komisyonda görüşülmesinin ardından Genel Kurul'da oylanacak.

Meclis’e sunulmadan önce basına yansıyan 26 maddelik değişiklik paketi, içerdiği düzenlemelerle tartışma konusu olmuş, pek çok kesim tarafından eleştirilmişti. Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) dışında 82 Anayasası’ndan kayda değer pek bir değişiklik içermediği yorumları yapılan ilk değişiklik paketinde, AKP’nin Meclis’e sunmadan önce bir takım yeni değişiklikler yaptığı görüldü.

Daha önceki değişiklik paketinin özüne dokunmayan ancak özellikle yargı kurumlarında öngörülen değişikliklerde usul yönünden en çok eleştirilen noktaları yeniden düzenlediği görülen değişiklikler, bu açıdan Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyeliklerine dair birkaç düzeltme niteliğinde. Diğer yandan yeni pakette grev ve sendikalara ilişkin değişikliklere ilişkin yapılan ekler göze çarpıyor. 82 Anayasası’nın maddelerinin özüne dokunmadan birkaç fıkranın kaldırılmasından ibaret olan bu değişiklikler fiilen geçerliliği olamayan genel grev yasağının kaldırılması ve bir iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunabilmesi gibi düzenlemeleri kapsıyor.

Pakete son anda giren bir düzenleme ise Planlama başlığına eklenen Ekonomik ve Sosyal Konsey.

Buna göre, dün Meclis’e sunulan pakette ek olarak yapılan değişiklikler şöyle:• Mevcut Anayasa’nın 51. maddesinin 4. fıkrası “Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” ifadesi çıkartılmış.

• Anayasa’nın daha önceki paketle başlığı “Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” olarak değiştirilmesi öngörülen 53. maddesindeki “Aynı işyerinde, aynı dönem için, birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz ve uygulanamaz” şeklindeki üçüncü fıkra da kaldırılmış ve daha önce değiştirilen toplusözleşme ile ilgili 4. paragrafa “toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması” ifadesi eklenmiş.

• 54. maddenin üçüncü ve yedinci fıkraları, yani “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur.” ve “Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.” ifadeleri çıkartılmış.

• 69. maddede öngörülen değişikliklerde parti kapatılmasına izin verecek Meclis komisyonu ile ilgili daha önce yer almayan “talebin Türkiye Büyük Millet Meclisine ulaştığı tarihte Mecliste grubu bulunan her bir siyasî partinin” ifadesi eklenmiş. Yine bu paragrafta yapılan değişiklikteki “Reddedilen izin başvurusunda ileri sürülen sebepler, hiçbir şekilde yeni bir başvuruya konu olamaz” ifadesi kaldırılmış ve paragrafa “İzin talebinin Meclise ulaşmasından itibaren otuz gün içinde Komisyon oluşturulur ve Komisyon, kararını izin talebinin Meclise ulaşmasından itibaren en geç altmış gün içinde verir. Meclisteki siyasî parti gruplarınca, izin talebiyle ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz. İzin talebini karara bağlayacak Komisyonunun oluşumu, izin talebinin görüşülme usul ve esasları Meclis İçtüzüğüyle düzenlenir” maddesi eklenmiş.

• Daha önce bu maddede öngörülen “Meclis çalışmalarındaki oy ve sözler, Mecliste ileri sürülen düşünceler ve Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı veya açığa vurulması ile idarenin eylem ve işlemleri, odaklaşmanın tespitinde gözetilemez” değişikliğinden “ve Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı veya açığa vurulması” ifadesi çıkartılmış.

• “Adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi, adalet müfettişleri eliyle yapılır. Buna ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir” şeklinde değiştirilen 144. madde “Adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi, araştırma, inceleme ve soruşturma işlemleri adalet müfettişleri ile hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçiler eliyle yapılır. Buna ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir” olarak yeniden düzenlenmiş.

• Anayasa Mahkemesini düzenleyen 146. maddede yapılan değişikliklerle, önceki pakette 19 olan Anayasa Mahkemesi üye sayısı 17 yapılmış. Üye sayısındaki değişiklik Cumhurbaşkanının seçeceği 14 üyeyi kapsıyor. Buraya bir üye Askeri Yargıtay’dan eklenmiş, üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar (birinci sınıf hâkim ve savcılar ibaresi eklenmiş) veya Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçeceği üye sayısı beşten dörde düşürülmüş ve daha önceki değişiklikte yer alan “iki üyeyi ise yüksek öğrenim görmüş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasından seçer” ibaresi tamamen kaldırılmış.

• 148. maddeye daha önce yapılan değişikliklerin yanı sıra, 3. fıkrada düzenlenen Yüce Divan’da yargılanacaklar için şu cümle eklenmiş: “Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar”. Yine bu maddede yer daha önce yer alan “Anayasa şikayeti” ifadeleri “bireysel başvuru” ile değiştirilmiş.

• 149. maddede yer alan “Anayasa Mahkemesi, üç bölüm ve Genel Kurul halinde çalışır” değişikliğinde bölüm sayısı ikiye indirilmiş. Genel Kurul’un toplanma sayısı ise 14’ten 12’ye indirilmiş. Bu maddede yer alan kanunla belirlenecek çalışma esasları arasına Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, Genel Kurul ve bölümlerin yargılama usullerinin yanı sıra “Başkan, başkanvekilleri ve üyelerin disiplin işleri” de eklenmiş.

• HSYK’yı düzenleyen 159. maddede, HSYK’nın bileşiminde yapılması öngörülen değişikliklerde de bazı yeni düzenlemeler yapılarak, Anayasa raportörleri arasından seçilecek bir asıl ve bir yedek üye yerine Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından seçeceği bir asıl ve bir yedek üye eklenmiş. Daha önceki değişiklikte Başkan tarafından belirlenen Başkanvekilinin seçimi ise Kurul’a bırakılmış.

• 166. maddenin başlığı “Planlama; Ekonomik ve Sosyal Konsey” olarak değiştirilmiş ve maddeye şu fıkra eklenmiş: Ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında hükümete istişarî nitelikte görüş bildirmek amacıyla Ekonomik ve Sosyal Konsey kurulur. Ekonomik ve Sosyal Konseyin kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenir”.

• Daha önceki pakette yer alan Anayasa’ya eklenen geçici 19. ve 20. maddelerde ise Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyelikleri için yapılacak seçimlerin aday belirleme vs. gibi süreleri yeniden düzenlenmiş. (Kaynak: soL)

Samsun Limanı kime devrediliyor?

İki yıl önce ihalesi yapılan Samsun Limanı, Danıştay'ın da onay vermesinin ardından bugün Ceynak'a devrediliyor. Liman, en büyük müşterilerden birine devredilmekle kalmıyor Exxon Mobile'ın Karadeniz'deki petrol arama çalışmalarının da "üssü" oluyor. Samsun Limanı özelleştirmesi, bölgedeki en önemli limanın bir Amerikan petrol tekeline açılması, ABD'nin Karadeniz'de bir limana kavuşma konusunda yol alması anlamına geliyor.

TCDD limanlarının özelleştirilmesi kapsamında iki yıl önce ihalesi yapılan Samsun Limanı bugün devrediliyor. Limanın en büyük müşterisi Ceynak, 2008 yılının Mayıs ayında yapılan ihaleyi 36 yıllık işletme hakkı devir bedeli olarak 125,2 milyon dolar teklif ederek kazanmıştı. Samsun Limanı, hem altyapı hem ulaşım olanakları hem de yük potansiyeli açısından Türkiye'nin Karadeniz'deki en büyük limanı durumunda. Özelleştirme sürecinden ötürü uzun yıllardır yatırım yapılmayan Liman, tüm eksiklere rağmen Rusya ve Ukrayna ile yapılan yaş meyve sebze ticaretinde önemli bir rol oynuyor. 2002-2009 döneminde yıllık ortalama 10 milyon dolar civarında gelir elde edilen Liman'da, konteyner elleçlemeye yönelik yatırımların yapılması durumunda yıllık gelirin 3-4 katına kolaylıkla çıkabileceği belirtiliyor.

Liman'ı devralan Ceynak, en büyük müşterilerinden biri Cargill olan bir nakliye-depolama firması. En büyüğü Samsun ve Mersin'de olmak üzere TCDD limanlarında tahıl siloları bulunan firma, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ara istasyanlordan ana merkeze çöp taşıma işini de yapıyor. Nakliyecikle başlayıp TMO'nun hükümet politikaları ile zayıf düşürülmesi sonucunda depolama alanında ortaya çıkan boşluğu değerlendirerek büyümüş, atıl kalan TMO depolarını kiralayarak yol almış bir grup.

Potansiyeli düşünüldüğünde komik denebilecek bir bedele devredilen Liman'ın, petrol arama faaliyeti üzerinden 2010-2012 yılları arasında büyük oranda Amerikalı Exxon Mobile'a "tahsis" edilecek. ABD'nin Karadeniz'de bir liman sahibi olma "özlemi"nde bu şekilde önem taşıyan bir adım atacağı düşünülüyor. (Kaynak: soL)

Kriz 2.5 milyon kişiyi işsiz bıraktı

DİSK Araştırma Enstitüsü DİSK-AR tarafından Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Hane Halkı İşgücü Anketi sonuçlarına dayanılarak yapılan araştırmaya göre, kriz döneminde işsiz kalanların sayısı iflaslar, geçici iş ilişkisi ve işten çıkartmalar sonucunda 2,5 milyona ulaştı. Kriz döneminde aileleri ile birlikte 10 milyon kişiyi işsizlik gerçeği ile (derin krizle) yüzyüze bırakıldı.

10 milyon kişi krizin soğuk nefesini hissediyor

DİSK-AR’ın TÜİK’in Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçları üzerinden yaptığı hesaplamaya göre işten çıkartılanların sayısı 1 milyon 274 bin kişi. Buna güvencesiz çalışma biçimlerinden dolayı işsiz kalan 1 milyon 45 bin kişiyi, iflas eden veya işyerini kapatan 282 bin kişiyi eklediğimizde, kriz döneminde, kendi rızası dışında işsiz kalanların sayısı 2.5 milyonu buluyor.

Tanımlama nedeniyle işsiz sayılmayan, söz konusu 2 milyon işsizi dahil ettiğimizde, daha gerçekçi bir rakama işaret eden geniş tanımlı (GT) işsizlik oranlarına ulaşıyoruz. Bu hesaplamaya göre işsiz sayısı 3 milyon 471’den 5,5 milyona yükselmekte, işsizlik oranı ise yüzde 14’den yüzde 20’ye çıkmakta. GT işsiz sayısı, 5 yılda 2 milyondan fazla bir artış gösterdi. En yüksek artış işe 2008 yılında gerçekleşti, son 1 yıldaki artış ise 1 milyondan fazla.

TEK-EL olma zamanı

Raporun sonuç bölümünde şu görüşlere yer verildi. “Sonuç olarak, işsizlik olgusu krizin en ağır faturası olarak, Türkiye’nin üzerine çökmüştür. Aileleri ile birlikte 10 milyon kişi krizin olumsuz etkisini en ağır bir biçimde yaşamaktadır. Bunun sonucu olarak işsizlik Türkiye gündeminin birinci sırasına yerleşmiştir. Krizi kendileri için fırsata çeviren servetlerini katlayan işverenlerin yanında, bugün işsiz kalan, ücretleri düşürülen, ücretsiz izinlere mahkum edilen milyonların sesi duyulmamaktadır.

İşsizliğe karşı çözüm:

– Herkese iş güvencesinin ayrımsız bir şekilde uygulanması,

- Sendikal hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması

- Kamu girişimciliğinin ve hizmetlerinin istihdam yaratacak şekilde yeniden ele alınması,

- Çalışma saatlerinin aşağıya çekilmesidir.

- Çalışma hakkının güvence altına alınması

- Türkiye’nin atıl işgücü kapasitesinin üretici bir faaliyet içerisinde harekete geçirilmesi ile mümkündür.

İşçileri ve emekçileri piyasanın acımasız kollarına iterseniz bedeli ne yazık ki, daha fazla işsizlik ve daha fazla güvencesizliktir. Bunun için emekçilerin güvenceli-güvencesiz, sendikalı-sendikasız, memur-işçi ayrımı yapılmaksızın ortak mücadelesinin örmek önümüzde duran en önemli sorumluluktur. Sermayenin AKP eli ile yürüttüğü saldırı, TEKEL direnişi ile bir parça geriye çekilmiştir. Şimdi herkese iş, işçiye iş güvencesi talebi ile TEKEL olma zamanıdır.”

Çocuklara 7’şer, gazeteciye 3 yıl hapis

Polise taş attıkları gerekçesiyle yargılanan 6 çocuk için 7 yıl 5’er ay, Azadiya Welat gazetesi eski Yazıişleri Müdürü Vedat Kurşun’a ise iki davadan toplam 3 yıl hapis cezası verildi.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, polise taş atan 6 çocuk için daha dün kararını verdi: 13 yıl 6’şar ay hapis cezası, net olarak 7 yıl 5’er ay.

Mahkeme heyeti, çocukların yaşını ve yargılama esnasındaki durumlarını göz önünde bulundurarak, cezayı 7 yıl 5’er ay hapse indirdi. Şirnex’te gerçekleştirilen gösterilere katılarak polise taş attıkları gerekçesiyle yargılanan yaşları 15-18 arası değişen 6 çocuk, 7 yıl 5’er ay hapis cezasına çarptırıldı. Şirnex’te farklı zamanlarda düzenlenen gösterilere katıldıkları ve „polise taş attıkları“ iddiasıyla 6 çocuk hakkında açılan davanın duruşması dün Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya, tutuksuz yargılanan çocuklar Mahmut İ, Mehmet Y, Ekrem G, Cindi İ, Kadir K. ve Makbule B. katılmadı.

Çocukların avukatı Barış Güngör, dosyada yakalama tutanakları ve polislerin ifadeleri dışında delil bulunmadığına dikkat çekerek „Polis kendine göre bazı tutanaklar hazırlamış. Bu tutanakların dışında dosyada hiç bir delil yoktur. Hiç bir hukukta sadece polisin tutanakları üzerine çocuklar cezalandırılmaz. Müvekkillerimin suç işlediklerine dair herhangi bir delil yoktur. Dosyada, müvekkillerimden Mehmet Y’nin olayı izlerken bir fotoğrafı vardır. Onun dışında delil yok’’ dedi.

Mahkeme heyeti, Güngör’ün beraat talebini de dinledikten sonra, sanıkları, TCK’nin ‘’Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’’ suçunu içeren maddesi uyarınca 7 yıl 6 ay, Terörle Mücadele Kanunu’ndaki ‘’Terör örgütünün propagandasını yapmak’’ suçundan 1 yıl ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 33/C maddesindeki ‘’Dağılma sırasında silah veya araçlarla mukavemet etmek’’ suçundan da 5’er yıl olmak üzere toplam 13 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, çocukların yaşını ve yargılama esnasındaki durumlarını göz önünde bulundurarak, cezayı 7 yıl 5’er ay hapse indirdi.

Gazeteci Kurşun’a 3 yıl hapis

Hakkında toplam 525 yıl hapis cezası istenen Azadiya Welat Gazetesi’nin eski Yazıişleri Müdürü Vedat Kurşun, gazetenin 2 ayrı sayısında yayımlanan haberlerden dolayı 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Türkiye’de Kürtçe yayın yapan ve 27-28 Mart sayılarındaki haberlerden dolayı 2 aylığına kapatılan Azadiya Welat Gazetesi’nin eski Sorumlu Yazıişleri Müdürü ve İmtiyaz Sahibi Vedat Kurşun hakkında, „Örgüt propagandası yapmak“ iddiasıyla açılan davanın duruşması dün Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Tutuklu yargılanan Kurşun, katıldığı duruşmada yaptığı savunmada, söz konusu 2 yazıyı haber alma ve yayma özgürlüğü kapsamında yayınladığını söyledi. Mahkeme verdiği kısa bir aradan sonra Kurşun’a, 11-12 Ağustos 2007 tarihinde gazetede yer alan iki haberde, ‘örgüt propagandası’ yaptığı iddiasıyla 3 yıl hapis cezası verdi.

525 yıl hapsi isteniyor

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde de yargılanan gazeteci Vedat Kurşun’un gazetenin 2006-2008 tarihleri arasındaki yayınlarında 103 kez ‘Örgüt propagandası yapıldığı’ iddiasıyla cezalandırılması isteniyor. Kurşun’un ‘’Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’’ ve 103 kez ‘’terör örgütünün propagandasını yapmak’’ suçlarından toplam 525 yıl cezalandırılması isteniyor. TCK’nin ‘’Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’’ suçunu içeren maddesi 10 yıl, TMK’nin ‘’Terör örgütünün propagandasını yapmak’’ suçu ise 5 yıla kadar hapis cezasını öngörüyor.

Basın örgütleri tepkili

Kurşun hakkındaki rekor düzeydeki ceza istemleri, uluslararası basın kuruluşları tarafından da tepkiyle karşılanırken, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) ile Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) yayınladıkları açıklamalarda, basını susturma girişimi olarak değerlendirdikleri yargılamanın son bulmasını istemişti.

Yeni Özgür Politika / 31.03.10

Görgü tanığı: Polis aşağı attı...



Foto: Görgü tanığı: Polis aşağı attı...

Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün 7. katından dün şüpheli bir şekilde düşerek yaşamını yitiren kişinin McDonald's'da yaşanan soygunun faili olduğu iddiasıyla gözaltına alınan Erhan Turan olduğu belirlenirken, bir görgü tanığı, Turan'ı polisin aşağıya attığını söyledi.

Mecidiyeköy Büyükdere Caddesi'nde bulunan Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün, Asayiş Büro Amirliği'nin bulunduğu 7. katından şüpheli bir şekilde düşerek yaşamını yitiren şahsın 1987 doğumlu Erhan Turan olduğu belirlendi. Turan'ın daha önce bir süre çalıştığı McDonald's Şişli Şubesi'nde yaşanan soygunun ardından olayın faili olduğu iddiasıyla gözaltına alındığı bildirildi. İddialara göre; McDonald's Şişli Şubesi'nde Mart ayında gerçekleşen soygunda 17 bin TL çalındı. İkinci olarak aynı mağazanın şubesi dün yeniden soyuldu ve bu defa 9 bin 350 lira çalındı. Olayın faili olduğu gerekçesiyle Turan, dün polis tarafından gözaltına alındı ve gözaltında verdiği ifadede soygun kabul ederek, bir ortağının daha olduğunu ve soygunu ağabeyinin hasta olan kızının tedavisi için yaptığını belirtti.

Emniyet sorgusunun ardından bu sabah saatlerinde Şişli Cumhuriyet Savcılığı'na sevk edilen Turan, savcılıkta ifade vermeyerek susma hakkını kullandı. Bunun üzerine savcı tarafından ek süre alınarak tekrar emniyete getirilen Turan, Asayiş Büro Amirliği'nin bulunduğu 7. kattan saat 14.30 sıralarında şüpheli bir şekilde emniyetin otopark boşluğuna düştü. Emniyet kaynakları tarafından intihar ettiği öne sürülen Turan, olay yerinde hayatını kaybetti. Olay yerinde incelemenin ardından Turan'ın cenazesi Adli Tıp morguna kaldırıldı.

Görgü tanığı olduğunu öne süren bir kişi, Turan'ın pencerede iken 'imdat, öldürüyorlar' diye bağırdığını belirterek, Turan'ı polisin aşağıya attığını söyledi.

Şişli İlçe Emniyet Müdürlüğü'ndeki ölümle ilgili konuşan İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, 'İhmal varsa göz önünde bulunduracağız. Gerekenleri yapacağız' dedi. Olayla ilgili incelemenin devam ettiğini ifade eden Çapkın, 'İki McDonald's soygunuyla ilgili bir şüpheli gözaltına alındı' diye konuştu.

Eğitim-Sen üyesi 15 gündür kayıp



Foto: Eğitim-Sen üyesi 15 gündür kayıp

Eskişehir'de Eğitim-Sen üyesi Mehmet Ali Örkmez'den 15 Mart'tan bu yana haber alınamıyor. Aramaların tek bir alanda yapıldığını belirten Örkmez'in ailesi soruyor: "Kayıp mı? Kaybedildi mi?"

Eskişehir'in Mihalgazi ilçesinde görev yapan Fen Bilgisi öğretmeni Mehmet Ali Örkmez'den 15 gündür haber alınamıyor. Aile, Örkmez için devletin etkili bir soruşturma yürütmediğini belirtiyor, çocuklarının bir an önce bulunmasını istiyor.

Olay günü

Eğitim-Sen üyesi Ali Örkmez ve arkadaşları, 15 Mart'ta Milangazi'ye yakın bir yere pikniğe gitti. Öğretmenler akşam saat 22.00'da geri döndü. 4 öğretmenin ifadesine göre; dönüş yolunda bir trafik kazası geçirdiler. Ölen ya da yaralanın olmadığı kaza sonrası yollarına devam ettiler. Örkmez, eve 300 yüz metre kala arabadan indi, eve yürüyerek gitmek istedi. Ertesi gün Örkmez'in okula gitmediğini gören öğretmen arkadaşları, genç öğretmenin evine gitti, cevap gelmeyince kapıyı zorladı. Öğretmen arkadaşları, meslektaşlarının eve hiç gitmediğini anladı. Karakola haber verildi, jandarma inceleme başlattı. Örkmez'in yanında bulunan arkadaşlarının tanık olarak ifadesi alındı. Nehir ve arazi aramaları yapıldı fakat genç öğretmen bulunamadı.

'Devlet görevini yapmadı'

KESK eski MYK üyesi olan Mehmet Ali Örkmez tam 15 gündür kayıp. Ailesi endişeli. Dayısı İhsan Avcı, "Bizim evladımız devletin bir vatandaşı, öğretmenidir. Onu bulmak ve en azından akıbetiyle ilgili somut bir bilgi vermek zorundadır. Etkili bir soruşturma yürütülmedi" dedi. Avcı, yetkilileri göreve çağırarak yeğeninin bulunmasını istedi.

Avcı, önce karadan daha sonra da Sakarya Nehri'nde aramalar yapıldığını söyledi. Sürekli bir aramanın söz konusu olmadığını belirten Avcı, arama çalışmalarının genişletilmesi ve etkili bir soruşturma yürütülmesi için yetkililerle görüştüklerini kaydetti. KESK Genel Başkanı Sami Evren'in, İçişleri Bakanı, Mihalgazi Valiliği ve Kaymakamlık ile görüştüğünü hatırlatan Avcı, "Soruşturmanın derinleştirileceğine dair verilen sözlere rağmen böyle bir çalışma göremedik" şeklinde konuştu.

İhsan Avcı, "Devletin ailesine bir açıklama yapma sorumluluğu var, en azından vicdanen. Kamu hizmeti yürüten bir insan, 4 yıldır burada öğretmenlik yapıyor ve 15 gündür durumuna ilişkin herhangi bir beyanda bulunamıyorlar, sadece 'arıyoruz tarıyoruz...' Bu kadar güçlü devlet olduğunu iddia ediyorlar. Yüzlerce helikopter olduğunu iddia ediyorlar" diye tepki gösterdi.

Avcı, şöyle devam etti: "Başka bir olay olsa devletin klasik refleksi olarak ilk önce birileri gözaltına alınırdı. Ev araması yapılırdı, teknik takibe alırdı. Bir an önce etkili bir soruşturma yapılarak Mehmet Ali'nin bulunmasını istiyoruz."

Kaygılarının arttığını belirten Avcı, ailesinin de çok üzgün olduğunu ifade etti. Avcı, "Birkaç gün daha bekleyeceklerini, bir gelişme olmaması durumunda farklı bir biçimde tepkilerini ortaya koyacaklarını dile getirdi. İhsan Avcı, İçişleri Bakanlığı'nı ve Valiliği göreve çağırdı.

Eğitim Sen Şube Başkanı: Derinlikli araştırma yapılmalı

Eğitim-Sen Eskişehir Şube Başkanı Süleyman Solak da üyeleri Mehmet Ali Örkmez'in bulunamaması nedeniyle yaşadıkları tedirginliği anlattı.

Sonuç alıcı çalışmaların yapılması konusunda talepleri olduğunu söyleyen Solak, Mehmet Ali Örkmez'i son olarak gören 4 öğretmenin daha detaylı sorgulanabileceğini söyledi. Solak, "Biz çok yönlü ve derinlikli bir araştırmanın yapılırken, arama çalışmalarının yoğunlaştırılmasını istiyoruz" dedi.

ÇELEBİ: BİRLİKTE OLMAZSAK YENİLİRİZ

Tam bir aydır TARİŞ Genel Müdürlüğü önünde tazminatlarını almak için direnen TARİŞ İplik Dokuma Fabrikası işçilerinin direnişine destek vermek için gelen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi, gelinen noktanın 30 günden ibaret olmadığını söyledi. İşçilerin ve sendikaların bu noktada özeleştiri yapması gerektiğini söyleyen Çelebi, “birlikte hareket etmediğimiz sürece kurulmak istenen sisteme karşı yenileceğiz” dedi.
Bir aydır Alsancak’taki genel müdürlük önünde direnen işçiere, İzmir’e gelen Konfederasyon başkanları da destek ziyaretinde bulunuyor. Son olarak DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi işçileri ziyaret etti ve onların haklı mücadelesinde DİSK’in de her türlü desteği vereceğini ifade etti. Özelleştirmelerin ve artan işsizliğin özeleştirisini yapan Çelebi “Her koyun kendi bacağından asılır mantığı ile bizi böldüler. Topyekun mücadelenin önünü kestiler. Sümerbank, Petkim özelleştirildiğinde ‘bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ dedik. Şimdi dokunulmadık kimse kalmadı. Bu süreçte sendikalar, siyasi partiler ve işçiler bir ders çıkarmalıyız. TARİŞ olayı yeni değil. Akbirlik, Çukobirlik kapandığında direniş gösterseydik TARİŞ’te bugün bu sıkıntıyı yaşamayacaktık. Tekel işçileri 4/c’ye karşı direnirken, birlikte olsaydık sadece Tekel işçisi değil 130 bin işçi kazanırdı. Buraya ağıt yakmaya gelmedik elbette, ama geçmişimizi de kurcalamalıyız. TARİŞ yönetimi elbette işçiye köylüye hesap verecek, ama esas hesabı sermaye yanlılarının isteklerini hayata geçiren hükümetler verecek” dedi. Hükümetin İzmir TARİŞ’te neler olduğunu merak etmesi ve soruna çözüm bulması gerektiğini ifade eden DİSK Başkanı Çelebi, hesap vermeyenlerden de hesap sorulması gerektiğini söyledi. Sorunun yalnız TARİŞ sorunu olmadığını söyleyen Çelebi, dışa bağımlı hale getirilen tarım sektörünün yavaş yavaş teşvik edilen ithalatın altında kalacağını, o nedenle çiftçinin işçiyle birlikte hareket etmesi gerektiğini vurguladı.
Türkiye’de Yunanistan’daki krizden etkilenen kadar işsiz olduğunu belirten Çelebi, işsizlik sorununu çok iyi örten hükümetin ve hergün bir yerde ödül verilen başbakanın bu anlamda da ödül alması gerektiğini ifade etti.
‘TASVİYEYİ AÇIK SEÇİK YAPIN’
Çelebi’yi ağırlayan TÜRK-İŞ 3. Bölge Temsilcisi Mustafa Kundakçı da, burada sadece İplik işçilerinin değil, tüm çiftçilerin mücadelesini verdiklerini belirtti. Bir aydır anlatmak istedikleri şeyi ne yönetimin, ne kamuoyunun ne de çiftçinin anladığını söyleyen Kundakçı, fabrikanın kapalı kapılar ardında tasviye edildiğini, koskoca fabrikanın üç kişinin oluşturduğu bir komisyon tarafından tasviye edilemeyeceğini söyledi.
'DURAK GEREĞİNİ YAPSIN'
İşçilerle çay içen DİSK Başkanı Çelebi, BirGün Gazetesi’nin sorularını da yanıtladı. Karşıyaka Belediyesi’nden atılan 300 Kent A.Ş. işçisinin mahkeme kararı ile işe iade edilmelerini değerlendiren Çelebi, burada tüm sorumluluğun Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak’ta olduğunu, her zaman hukukun üstünlüğünden yana olduğunu söyleyen CHP’li belediyelerin gerekeni yapmasını beklediklerini belirtti.
Birgün

Gülsen CANDEMİR-İZMİR

TEK ‘MEVSİMLİK’ GENELGE

“Mevsimlik Gezici Tarım İşçilerinin Çalışma ve Sosyal Hayatlarının İyileştirilmesi''ne ilişkin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan imzalı genelge Resmi Gazete'de yayımlandı ve yürürlüğe girdi. Genelgede, ayrımcılık, sağlık, sigorta ve barınma gibi birçok sorunla karşı karşıya kalan mevsimlik işçilere yönelik yeni düzenlemeler yer alıyor. Genelge’de sorunların tespiti ve kurum, kuruluşların işbirliği içerisinde çalışması öngörülüyor. Fakat işçilere yönelik ücret politikası ve sosyal güvenlik gibi önemli sorunlara yer verilmedi. DİSK ve Çiftçi-Sen’e bağlı Fındık-Sen temsilcileri ise genelgenin olumlu düzenlemeleri olmasına rağmen, mevsimlik işçilerin sorunları çözmekten uzak olduğu görüşünde…
GÖRGÜN: KURULDA İŞÇİLER YOK
DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, genelgenin olumlu yönleri bulunmasına karşın, kimi olumsuz uygulamalara yasal dayanak oluşturulması açısından ise son derece problemli olduğunu söyledi. Görgün genelgedeki eksikliklere şöyle dikkat çekti: “Birincisi gezici tarım işçilerinin sorunlarını tespit etmek, çözüm aramak amacıyla oluşturulacak olan İzleme Kurulu’nun katılımında tarım iş kolunda örgütlü en çok üyeye sahip işçi sendikasına yer verilirken, sektörde faaliyet gösteren başta çiftçi örgütlenmeleri olmak üzere diğer sendikaların ve konfederasyonların dahil edilmemesi bir eksiklik. İkincisi, sorunun esas muhatabı olan mevsimlik işçilerin kurulda temsil edilmemeleri büyük bir eksikliktir.” Görgün, işçi ve patronlar arasındaki aracı olan “dayı başılık, elçilik” sistemine de genelgede, resmiyet kazandırılmasını eleştirdi.
Görgün, mevsimlik işçilerin sorunlarına çözüm önerilerini ise şöyle sıraladı:”İşçilerin kayıt altına alınması, sosyal güvenceden yararlanmalarının sağlanması, örgütsel olarak kendilerini aracısız temsil edebilecekleri kanalların yaratılması ve sözleşmelerin bu zemin üzerinde hazırlanması bir zorunluluktur.”
YAŞAR: SOSYAL GÜVENLİK HAKLARI YOK
Fındık-Sen Genel Başkanı Kutsi Yaşar ise “Bu genelgede ücretler ve sosyal güvenlik haklarıyla ilgili en ufak bir düzenleme getirilmiyor. Ayrıca çalışma süreleri mevsimlik tarımda günde 16 saati buluyor. Bununla ilgili de bir düzenleme getirilmediğini görüyoruz”diye konuştu.

Genelgede neler var?

Genelgeye göre, mevsimlik tarım işçilerinin ulaşım imkânları ile ilgili düzenlemeler yapılacak ve konaklamaları kamu sosyal tesisleri ve Kızılay devreye girecek. Genelgeyle, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın başkanlığında Mevsimlik Gezici Tarım İşçileri Kurulu oluşturulacak. Mevsimlik işçi gönderen ve alan her il ve ilçede de kurullar oluşturuluyor. Bu kapsamda işçilerin güvenli ve sağlıklı yolculuğu için göç alan ve veren yerler arasında ulaşım koordinasyonu sağlanacak. Trafik ve araç güvenliği denetimleri, gerekirse de tren seferleri artırılacak. İşçilerin geçici konaklamalarında kamu alan ve tesislerinden yararlanılacak.
Otogar, istasyon ve parklarda gelişigüzel konaklamaya imkan verilmeyecek. İşçilerin ekmek ve yemek pişirme, çamaşır ve bulaşık yıkama ve tuvalet-banyo gibi ihtiyaçlarının karşılandığı alanları işverenler sağlayacak. Çadır alanları haşerelere karşı ilaçlanacak. Çöpleri belediyelerce alınacak. İşçiler ve ailelerinin kimlik bilgileri alınacak. Konaklama alanlarında kolluk kuvvetleri, gece ve gündüz devriye gezecek. Bulaşıcı ve salgın hastalıklara karşı sağlık taramaları, çocuk gelişimi ve gebelik takibi yapılacak. İşçilerin çocukları, zorunlu eğitimleri için misafir öğrenci olabilecek. Önlemler için gerekli kaynak, İşsizlik Sigortası Fonu ve sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarıyla il özel idarelerinin bütçelerinden karşılanacak.

30 Mart 2010 Salı

Önder Babat anısına tiyatro

İstanbul Beyoğlu’nda öldürülen Hukuk Fakültesi öğrencisi Önder Babat adına kurulan Önder Babat Politik Tiyatro Atölyesi, Gorki’nin ölümsüz eseri “Ana”yı sahneye koyuyor.

Hiçbir tiyatro deneyimleri olmayan amatör gençlerin oynadığı oyun büyük ilgi görüyor. Önder Babat Kültür Merkezi oyuncuları, kendi yaşamlarının anlatıldığı Gorki'nin "Ana" adlı dünyaca ünlü eserini yine kendi gibilerinin izleyebilmesi için sahneye koyduklarını, söylüyor. Oyunu aşağıdaki tarihlerde ve sahnelerde izleyebilirsiniz…

3 Nisan 2010 C.tesi Saat:19:00
Yenibosna Sosyal Bilimler Lisesi Salonu

10 Nisan 2010 C.tesi Saat:19:00
11 Nisan 2010 Pazar Saat:16:00
Dormen Tiyatrosu Salonu? Şişli

İrtibat: 0 212 252 35 96

EDP görev bölüşümü yaptı

Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) Merkez Yürütme Kurulu, Ankara'da Genel Başkan Ziya Halis başkanlığında 2. toplantısını yaptı. Siyasal gündemin ve örgütlenmenin değerlendirildiği toplantıda Genel Başkan Yardımcıları ve Genel Sekreter Yardımcılarının görev alanları belirlendi. Parti Meclisi 17 Nisan'da toplanıyor.

Uluslararası 21 sol partiden Ergenekon tutukluları için bildiri

Venezuela’da Cumhurbaşkanı Hugo Chavez’in, Nikaragua’da Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın, Bolivya’da Cumhurbaşkanı Evo Morales’in, El Salvador’da Cumhurbaşkanı Mauricio Funes’in iktidardaki partileri “Perinçek ve yurtseverlerin özgür bırakılmalarını” istedi. Vietnam, Uruguay, Ukrayna’nın da iktidar partileri dayanışma gösteren kuruluşlar arasında. Uruguay Komünist Partisi Genel Sekreteri Eduardo Lorier, Doğu Perinçek ile dayanışma içinde olduklarını bizzat kendisi açıklayarak bildiriyi imzaladı. Lorier, Uruguay Senatosu’ndaki otuz senatörden biri.

MHP’de Çerkes Ethem krizi

MHP'li Yıldırım, Mustafa Tuncel'i Çerkez Ethem'e benzetince Çerkezlerden tepki geldi.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Recai Yıldırım’ın, görevden alınan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak hakkındaki rüşvet iddialarını ortaya atan MHP’li meclis üyesi Mustafa Tuncel’i Çerkes Ethem’e benzetmesi Çerkeslerin tepkisini çekti.

BAHÇELİ'YE KINAMA MEKTUBU GÖNDERDİLER
Çerkeslerin en büyük çatı örgütü olan Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun (KAFFED) Genel Başkanı Cihan Candemir, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye gönderdiği kınama mektubunda, “Recai Yıldırım’ı bu gereksiz, lüzumsuz, yakışıksız söylemi nedeniyle kınıyor, kendisini size ve parti yönetiminize, gereğini yapmak üzere havale ediyoruz” dedi.

Bahçeli’ye gönderdiği mektubuna “Sayın Başkan” diye başlayan Candemir, Aytaç Durak ile ilgili sürecin kamuoyunun malumu olduğunu anımsattı. Bağımsız yargının Durak ile ilgili belgeleri değerlendirdikten sonra en doğru kararı vereceğini ifade eden Candemir, buna karşın süreçte gösterdiği tavırdan ötürü Bahçeli’ye teşekkür etti. Candemir, “Türkiye Cumhuriyeti’nin dürüst vatandaşları olarak, bu tavrınızın tüm partiler için örnek olmasını dileriz” dedi.

57 DERNEKTEN TEPKİ
Yaşanan süreçte MHP Adana Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Recai Yıldırım’ın kentte yayımlanan “5 Ocak” adlı gazeteye verdiği demeçte Durak hakkındaki rüşvet iddialarını ortaya atan MHP’li belediye meclis üyesi Mustafa Tuncel’i Çerkes Ethem’e benzettiğini anımsatan Candemir, Tuncel’in iddiları için “Bir müfterinin içi boş iddiaları” cümlesini kullandığına değindi. Söz konusu haberin başka gazetelerde de yayımlanması üzerine federasyona bağlı 57 dernek ve binlerce üyeden yoğun tepkiler aldıklarını belirten Candemir, şöyle devam etti:

'HAİNLİK TÜM ÇERKEZLERE MAL EDİLMEYE ÇALIŞILDI'
“Sayın Başkan; bir insan hain de, kahraman da olabilir. Bu tamamen şahsın kendisi ile ilgili bir konudur. Yanlış olan ise, onların isimlerinin önüne konan etnik kökenleridir. Ethem Bey’in önce “Kahraman-ı Milleti Ethem Bey (milletin kahramanı)”, “Ümid-i Halas Ethem Bey (halkın ümidi)” sonra “Çerkes Ethem”, daha sonra da “Hain Çerkes Ethem” yapılarak hainliğinin (!) tüm Çerkeslere mal edilmeye çalışılması, geçmişte Çerkes halkını fazlasıyla rencide etmiş ve üzmüştür. Esas düşündürücü ve çok daha üzücü olanı ise tarihte kalmış ve tarihçilerin işi olan bu konunun ilgisiz bir yerde, ilgisiz bir şekilde genel başkan yardımcınız Recai Yıldırım tarafından tekrar kullanılmış olmasıdır.”

BUNUN PARTİNİZE YARARI NE?
Mektubunda Bahçeli’ye ve Yıldırım’a çeşitli sorular da yönelten Candemir, sorularını şöyle sıraladı:
“Recai Yıldırım’ın bu konudaki görüş ve yaklaşımı, aynı zamanda partinizin de görüş ve yaklaşımı mıdır? Recai Yıldırım Ethem Bey’den başka Çerkes tanımakta mıdır ve bunların isminin önüne de Çerkes ibaresini koymakta mıdır? (Çerkes Rauf Orbay, Çerkes Yaşar Doğu, Çerkes Ömer Seyfettin, Çerkes Avni Lifij, Çerkes Hamit Kaplan gibi yüzlerce isim) Mustafa Tuncel’in etnik bir kökeni yok mu? Recai Yıldırım bunu neden kullanmamıştır? Ethem Bey’in Mustafa Tuncel ile benzerliği ve alakası nedir? Ethem Bey müfterimidir? Çerkes toplumunu ilgisiz bir konuyla rencide eden bu ifadelerin, Türkiye’de yaşayan bir etnik gruba yönelik dışlayıcı tavır olarak algılanacağı tabiidir. Hal böyle iken, sürekli bölücülükten şikayet eden MHP olarak, Recai Yıldırım’ın bölücü ve dışlayıcı ifadelerini ne şekilde değerlendirmektesiniz? “Çerkes Ethem” olayının tekrar ısıtılıp gündeme getirilmesinin toplumumuza, partinize ne gibi yararları olacaktır?”

KAFFED Başkanı, mektubunun son bölümünde ise KAFFED olarak Recai Yıldırım’ı “gereksiz, lüzumsuz, yakışıksız” söylemi nedeniyle kınadıklarını belirterek, “Kendisini size ve parti yönetiminize, gereğini yapmak üzere havale ediyoruz” dedi.

BDP’den AKP’ye ret

BDP AKP'nin Anayasa değişikliği teklifini reddetti.

BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, AKP'nin hazırladığı Anayasa değişiklik paketi için, "Paketi bu haliyle desteklememiz söz konusu olamaz" dedi.

'BU HALİYLE DESTEK SÖZ KONUSU OLAMAZ'
CHP ve MHP'nin kesin ret tutumu nedeniyle Anayasa değişikliklerinin parlamentodan rahat geçmesi ve referandumda daha geniş bir destek bulması için kararı merak edilen Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) AKP'nin teklifine destek vermeyeceğini açıkladı. BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, AKP'nin tartışmaya açtığı taslakla TBMM'ye Başkanlığı'na sunduğu teklif arasında önemli bir fark bulunmadığını belirterek, "Bu haliyle desteklememiz söz konusu olamaz" dedi.

BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, TBMM Başkanlığı'na sunulan AKP teklifi için yaptığı değerlendirmede, partisinin "ret" tutumunu açıkladı. NTV'de soruları yanıtlayan Yıldız, şunları söyledi:

'BU AKP'NİN PAKETİ, KÜRTLERİN DEĞİL'
"Bu AKP'nin taslağıdır. AKP'nin ideolojsini, arayışını, anlayışını yansıtan bir paket. AKP'nin paketi halkın, emekçilerin, Kürtler'in paketi haline gelmedi. Teklif edilen metinde toplu sözleşme hakkına yeni bir madde eklenmiş, onun dışında pakate eklenmiş bir şey yok. Onun için bizim bu paketi desteklememiz söz konusu olmaz."

Muhalefet partilerinin alternatif sunmadan sergiledikleri "ret" tutumunu da eleştiren Yıldız, "Muhalefetin alternatif sunmaması toplumu AKP iktidarına mahkûm etme anlayışıdır. Ve çözüm getirmeyen bir anlayıştır. Onun için biz alternatif bir çalışma yaptık" dedi.

BDP, AKP'ye de ilettiği alternatif anayasa taslağı konusunda olumlu bir yanıt alamadı.

AKP OLUMLU YANIT VERMEDİ
BDP, AKP'nin Anayasa paketini desteklemek için, başta yüzde 10 olan Türkiye barajının indirilmesi ile Türk Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarında değişiklikler yapılması olmak üzere bir dizi koşul dile getirmişti. AKP, barajın indirilmeyeceğini açıklayarak BDP'ye olumlu yanıt vermedi.

Baykal: Abbas yolcudur yolcu...

CHP lideri Deniz Baykal parti grubu toplantısında konuştu ve yargı ele geçiriliyor dedi.

ESAS ÖNEMLİ OLAN 3 MADDE VAR GERİSİ SOS
Anayasa maddesindeki esas mesele 3 maddede yer almaktadır. Diğer maddeler işin sosudur. Şu ana kadar gündeme getirmemeleri hata. Anayasa Mahkemesi'nin yapısı, HSYK'nın yapısı ve Siyasi Partiler'in kapatılması konusundaki düzenlemeler hesabı yapılıyor.

Anayasa'daki değişiklikler Türkiye'nin devletin kuruluşundan buyana ortaya koyduğu bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü anlayışını ortadan kaldırılması planlanmaktadır. Yargıyı bağımsız ve kendi kurallarıyla işleyen siyasete teslim olmamış kendi iç dinamikleriyle çalışan bir yapıda olmuştur. Şimdi bu tarihi süreci tersine çevirmek istiyorlar. Yargının bağımsız olmak yerine siyasi otoriteye teslim olmasının daha demokratik olacağı bir zihniyetle birileri olayı buralara çekmektedir. Bu yanlıştır. Çağdaş demokrasilerde yargı son derece saygındır. Siyasetin emrine girmiş yargı işlev göremez.

Milli mücadele döneminde, Nemrut Mustafa döneminden bahsetmiştim. Siyasetin nasıl yargıya baskı yaptığını anlatmıştım.

Biz mütareke döneminin adaletini yaşadık. O bir dönemdi. Ama daha eskiye gidersek kendi tarihmizde de görürüz. Bakın İslam tarihinde yargıya ilk müdahale Emeviler döneminde yapmıştır. Adaleti kendi çıkarları için kullanmak istemişlerdir. Ehlibeyt'e yönelik suçlamaların öncesinde ve sonrasın bunlar vardır.

Geriye gidersek bunu tarihte de görürüz. Yargıya ilk müdahele islam tarihinde Emeviler zamanın yapıldı. Özel mahkeme kuruldu bunlarda muhalifler sindirildi. Ehli Beyt'e yönelik eleştirilerde bunlar vardır. Adalet ve mahkeme yoluyla İslam'ın en değerlilerini siyasi adalet mekanizması ile yapmışlardır. Bunlara diren büyük isimler çıktı bunların başında da İmamı Azam Ebu Hanife gelir. Kadılığı elinin tersi ile itip sana alet olmaktansa yaşamamayı tercih ederim deyip hapishanede ölmüştür.

İslamda dini siyasete alet etmenin temeli Muaviye'dir. EMevi son halifesi Ebu Hanife'ye kadılık teklif etmiş kabul etmeyince bozulmuştur. 20 yıl sonra yine siyasetin teklifini reddettiği için hapsanede ölmüştür.

Bunlar tarihimizde yaşanmış acı olaylardır. Siyaset ve Devlet ilişkisiş, güçlü kişilerin devletle ilişkileri en problemli ilişkilerdir. bugün getirilmek istenen de bu anlayışı hayata geçirmektir. İktidardaki AKP'nin devleti ele geçirme planını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bazıları diyor ki yargı kuşatılıyor. Kuşatma ne yargı ele geçiriliyor ele...

Yargı ile ilgili düzenlemelerde iyi niyet var diye inanmak temiz bir anlayışın gereğidir diyerek mi bakacağız. bunun altında hangi finoğlu finin yattığını bilmeyecek miyiz?

Bu yeni düzenlemden sonra yedek üyeler asil üye haline gelecek. Anayasa Mahkemesi'nde rapörtör olarak çalışan birisi Denizcilik Müsteşar yardımcılığına 25 Şubat'ta atanmıştır. Denizcilik konusunda uzman olduğu için değil bakmışlar öyle bir boş kadro lazım, demişler hadi git oraya. Bu kişi orada 31 gün görev yaptı. Bu kişinin taini Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine gönderildi..

Sayın Gül de bu kişinin Anayasa Mahkemesi yedek üyeliği için bu kişiyi atadı. Bakın bunun bir sonraki adımı Anayasa Mahkemesi asil üyeliğidir.

Anayasa Mahkemesi'nin sadece 4'ünün hukukçu olduğu geriye kalan kişilerin olmaması gerkmiyor diyorlar. Şimdi AB standartları diyorlar ya.. Almanya'da Anayasa Mahkemesi'nde bir tane hukukçu olmayan üye var mı?

Almanya'da Anayasa Mahkemesi hiç bir tartışma yaşamadan aynen devam etmektedir. Böyle bir anayasa mahkemesi var. biz dersek 19 üyenin de 19'unun AKP'lilerden oluşacak dersek yanlış mı söyleyeceğiz. Siz AKP'li olmayanların Cumhurbaşkanı tarafından atanacağını mı sanıyorsunuz. Şimdi ssayın Cumhurbaşkanı'nı bizzat severim. Görüşmelerimiz sohbetlerimiz olur ama bunu ben muhalefetsem yapmayacak mıyım? Şimdi YÖK atamalarına Rektör atamalarına bakarsanız, CHP'li olmayan rektörleri dahi en çok oyu almalarına rağmen atamamasını nasıl değerlendireceğiz.

Bu AKP'nin kendisine yandaş Anayasa Mahkemesi yaratma anlayışıdır. AKP, YÖK'ü, TRT'yi nasıl ele geçiriyorlarsa direnmeyin yargıyı da ele geçirsinler mi diyeceğiz. Biz aklımızı peynir ekmekle mi yedik.. Operasyonun amacının bu olmadığı söylenebilir mi? birilerinin gözlerini tRT'nin sağladığı geniş mali olanaklar perdeliyor. Yandaş medya zaten işi görmemek. Yandaş yazarın görevi gerçekleri saklamak. Peki vicdan susacak mı?

Aynı şeyi HSYK'da da görüyoruz. Orda da aynı manzara. Gene yargıtay oraya 21 üyenin 3'ünü seçiyor peki kim atıyorcumhurbaşkanı. Şimdi bu güvence mi? Ondan sonra hakimler seçim yapacağız diye Anadolu'da HSYK'ya seçilmek için pazarlıklar yapılacak. Seçimin doğası bu. Niye sana oy vereyim diyecek. merak etme bana oyver gerisini merak etme anlayışını adalet sokmanın anlamı var mı?

YARININ YÜCE DİVANI'NI OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYORLAR
"Yarının yüce divanı hazırlanıyor desek suç mu? Şimdiki mücadele beni yargılayacak mahkemeyi ben oluşturayım anlayışıdır. Siz bakmayın onun etrafındaki koroya. Millet de bunu görüyor. AKP kendi hesabı için yapıyor. HSYK bütün önemli mahkemelerin nasıl oluşacağını belirleyecek. Onları kim tayin ediyror. Kritik mahkemeleri bizim anlayışımıza göre şekillendireceğiz. Bu işin altında particilik yoktur anlayışı aklınıza yatıyormu. Yapılmak istenen Anayasa Mahkemesi YÖK gibi RTÜK gibi olacak. Ama RTÜK'te hiç değilse muhalefet var RTÜK gibi de olmayacak...

Anayasa Başkanı çıktı 'Biz yaptık oldu' olmaz dedi. Ve bizim önümüze gelir 'anlaşın gelin' dedi. Daha dün eski Anayasa Mahkemesi Başakanı bu Anayasa'ya aykırı olarak değerlendirilir ve iptal edilir diyor. Yetkili merciler değilller ama en önemli hukuki kurumlar bu kabul edilmez diyorlar" dedi.

Hizbullah'ın sırrı gerekçeli kararda

Gerekçeli kararda, ayrıca Hizbullah'ın örgütlenme şemasının, İran istihbarat servisine bağlı PASDAR-Devrim Muhafızları ile büyük benzerlik gösterdiği ifade edildi.

DİYARBAKIR - Terör örgütü Hizbullah'ın lideri Hüseyin Velioğlu'nun 17 Ocak 2000'de İstanbul Beykoz'da çıkan çatışmada ölü ele geçirilmesinin ardından başlatılan operasyonlarda yakalananları kapsayan ve aralarında üst düzey sorumlularının da aralarında bulunduğu 31 sanıklı ''Hizbullah Ana Davası''nın gerekçeli kararı tamamlandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince hazırlanan ve kitaplaştırılacak olan bin 180 sayfalık kararda, aralarında yazar Konca Kuriş ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemlerinin de bulunduğu 188 adam öldürme ve 84 yaralama olayları detaylı bir şekilde yer aldı.

Giriş bölümünde ''terörün tanımı ve etkileri''nin anlatıldığı kararda, terörün anlaşılmasında dikkat edilmesi gereken önemli bir hususun, ''terörün tamamen dış etkilere bağlanıp kolaycılığa kaçılması olduğu'' vurgulandı.

Kararda, şu ifadelere yer verildi: ''Terör, mevcut veya istismara açık bir zeminin olmadığı yerlerde yaşama imkanı bulamaz. Dolayısıyla bir yerde yaygın olarak terör mevcut ise, orada gerçekten bir şeylerin de yanlış gittiğini kabul ve tespit etmek gerekir. Sosyal yapının zayıf düşmesi veya buna ait belirtileri taşıması, terörün arz ettiği tehlike açısından önemlidir. Bir vücut ne kadar sağlıklı olursa, o kadar dirençli ve mikroplara karşı dayanıklılığı ve bağışıklılığı yüksek olur. Terörü yorumlarken, sadece iç dinamikleri ele alıp, dış dinamikleri dikkate almamak başka bir hata olur. Ülkemizde çok sık telaffuz edilen dış güçler, yabancı mihraklar, düşman ülkeler gibi yaklaşımlar toplumda olumsuz etkilere neden olmakta, dış mihrakların olduğundan fazla güçlü olduğu düşüncesi oluşmakta, iç barışı ciddi bir şekilde tehdit eden bu durum karşısında, dış güçlerin varlığına dayandırılan olaylar, kamuoyunu dış güçlere karşı daha etkili tavır alınması yönünde beklentilere itmekte, böyle bir yaklaşım devlet tarafından ortaya konmadığı taktirde de inandırıcılık ve otoriteye güven duygusu zayıflamakta, devletin güçsüz ve aciz kaldığı imajı uyanmaktadır.''

Toplum içindeki insanları gruplaşmalara iten sorunların çözülebilmesi için öncelikle sorun olan kavramlara netlik kazandırılması gerektiği ifade edilen kararda, ''Terörist bizim insanımız, hedef aldığı kitle bizim insanımız ve faaliyet gösterdiği yer bizim sınırlarımızın içi olduğuna göre, çözümü de büyük ölçüde aynı topraklar içerisinde aranacaktır'' denildi.

''PKK'NIN EYLEMLERİ ETKİLİ OLDU''
Kararda, PKK'nın silahlı eylemlerinin, terör örgütü Hizbullah'ın silahlı eylemlere kalkışmasında etkili olduğu belirtilerek, ''Güneydoğu'da PKK'nın silahlı propagandayı çok etkili bir yöntem olarak kullanması ve buna bağlı olarak oluşturduğu etki alanı, bölgede var olan radikal İslami hareketlerin silahlı eylemlere kalkışmasında etkisi de ayrıca tartışılmalıdır'' görüşü dile getirildi.

ÖRGÜTÜN İRAN BAĞLANTISI
Terör örgütü Hizbullah'ın zaman zaman adından dolayı Lübnan'da faaliyet gösteren Şii-Hizbullah örgütü ile karıştırıldığı vurgulanan kararda, dosyadaki belgelere göre örgütün Lübnan'daki örgütle bir ilgisinin tespit edilemediği kaydedildi.

Örgütün yabancı ülkelerden İran ile bir dönem bağının olduğu ifade edilen kararda, ''Sanıklardan Edip Gümüş 3 defa İran'a giderek bir villada kaldığını, orada Hüseyin Velioğlu ile görüştüğünü belirtmiştir. Ancak örgütün İran istihbaratının bizzat yönlendirmesi sonucu herhangi bir eylem yapıp yapmadığı tespit edilememiştir'' denildi.

Kararda, ayrıca Hizbullah'ın örgütlenme şemasının, İran istihbarat servisine bağlı PASDAR-Devrim Muhafızları ile büyük benzerlik gösterdiği de ifade edildi.

Örgütün önemli ölçüde yurt dışı örgütlenme faaliyetlerine rastlanılmadığı belirtilen kararda, şu ifadelere yer verildi: ''İsa Altsoy'un Müslüman ülkelerdeki radikal İslami cemaat liderleri ile görüşmeler yaptığı görülmektedir. Avrupa'da örgütlenmeye çalışmışlardır. Son dönemlerde örgütün tabanının çökmesi, maddi sıkıntılar içine girilmesi, örgüt tarafından geçimleri sağlanan ve önemli görevler yürüten örgüt mensuplarının çalışmak zorunda kalmaları, bu nedenlerle yakalanmamak amacıyla yurt dışına kaçma girişiminde bulundukları tespit edilmiştir.''

HİZBULLAH'IN ŞİFRELERİ
Gerekçeli kararda, örgüt üyeleri arasında yapılan telefon konuşmalarında ''şifre kullanıldığı'' da dile getirilerek, şöyle denildi:
''Dosya içerisinde bulunan örgütsel doküman incelendiğinde bazı şahıslarla ilgili konuşmalarda isim yerine 'fasulye', 'bulgur', 'pirinç' denildiği görülmektedir. 'Fiyatlarımız ucuzdur' baskın yapıldığı, 'parasını peşin vereceğim' ise şahsın yakalandığı şeklinde şifreler kullanılmıştır. Ayrıca buna ilişkin örnek de verilmiştir; Yusuf yakalandı: 'Bulgur gönderin parasını peşin vereceğim'; semt sorumlularından iki kişi yakalandı: 'iki torba nohut gönderin fiyatımız ucuzdur' şeklinde örgütsel doküman içerisinde şifrelerin kimin tarafından kullanılacağı ne anlama geldiği, nasıl kullanılacağına dair örneklere kadar elemanlara gönderildiği anlaşılmaktadır.''

Kararda, ayrıca örgüt üyelerinin buluşacağı yerlerde çeşitli şifre ve işaretle anlaştığı da yer alıyor.

KURİŞ VE SİNCAR CİNAYETLERİ
Kararda, yazar Konca Kuriş ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemleri de anlatıldı.

Batman'da Eylül 1993 tarihinde Sincar'ın öldürülmesi eyleminin talimatını sanık Musa Özer'in verdiği, eylem sorumlusunun Sinan Yakut, tetikçilerin de Rıfat Demir ile Hüseyin kod adlı şahıs olduğu belirtildi. Batman'a geldiği haberi alınan milletvekili Sincar'ın çarşı içinde vurulduğu anlatıldı.

Yazar Konca Kuriş'in ise Temmuz 1998'da Mersin'de evinin önünde silah zoruyla kaçırıldığı, aynı ildeki bir hücre evinde bir süre tutulduktan sonra örgüte ait bir otomobil ile Konya'ya götürüldüğü belirtildi. Kuriş'in cesedi, Meram ilçesindeki bir evde bulundu. Aynı evde 3 ayrı ceset daha bulunmuştu.

16 MÜEBBET
Yaklaşık 9 yıl süren Hizbullah Ana Davasında sanıklar Edip Gümüş, Cemal Tutar, Fuat Balcı, Abdulkerim Kaya, Mehmet Varol, Mustafa İpek, Mahmut Demir, Kemal Gülşen, Sinan Yakut, Şeyhmus Kinay, Yusuf Beğiç, Mehmet Veysi Özel, Rifat Demir, Mehmet Beşir Acar, Mehmet Tahir Ak ve Mehmet Garip Özer'i, '''Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin mevcut anayasal düzenini silah zoruyla yıkarak, yerine şer'i esaslara dayalı İslam devleti kurmayı amaçlamak'' suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

Mahkeme diğer sanıklar Mehmet Feysel Bozkuş ve Yunus Avcı'ya 14, Fahrettin Özdemir, Mehmet Ezme, İsmail Kınay ve Abdulvahap Ekinci'ye 10, Mehmet Sudan'a 12, Mehmet Nuri Karabulut ile Gazi Kavan'a 6 yıl 3 ay ve Abdulkuddus Yersiz'e 1 yıl 6 ay hapis cezası vermişti.

Hakkında yakalama emri bulunan sanıklardan Ejder Arpa ve Cihan Yıldız'ın dava dosyasının ayrılmasına, Fahrettin Duman ve Fehmi Gürsol'un da beraatlarına karar verilmişti. Yargılamanın devam ettiği 2004 yılında ölen sanık Turan Arı'nın da davasının düşürülmesi de kararlaştırılmıştı.

İşte ortalığı karıştıran Anayasa Mahkemesi üyesi AKP'li aktör

Ankara’yı karıştıran atamanın kahramanı Alpaslan Altan, 31 gün önce Denizcilik Müsteşar yardımcılığına atandı. Denizcilikle ile hiç ilgisi bulunmayan Altan, 31 gün sonra da bu kez Anayasa Mahkemesi üyesi oldu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Anayasa Mahkemesine atadığı isim ortalığı karıştırdı. CHP lideri Deniz Baykal’ın da grup konuşmasında eleştirdiği olayın kahramanı Alpaslan Altan, 31 gün önce Anayasa Mahkemesi raportörlüğünden, Denizcilik Müsteşar yardımcılığına atandı. Denizcilikle ile hiç ilgisi olmayan hukukçu Altan, 31 gün sonra da Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. TBMM’ye sunulan Anayasa paketi benimsenirse Altan asil üye olacak ve 12 yıl görevde kalacak.

AKP’nin kapatılması davasında diğer raportör Osman Can ile birlikte çalışan ve kapatılmama yönünde rapor hazırlayan Altan, 26 Şubat’ta Gül’ün de imzasının bulunduğu bir kararname ile Denizcilik Müsteşarlığına 5. Müsteşar yardımcısı olarak atandı. 31 gün sonra ise yine Gül’ün kararı ile Anayasa Mahkemesi yedek üyesi oldu. Anayasa Mahkemesine asil ya da yedek üyesi olabilmek için Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, AYİM ve Sayıştay üyeliği gerekiyor. 15 yıllık avukatlar ile Müsteşar, müsteşar yardımcısı, general, amiral, büyükelçi, Vali sıfatı taşıyanlar da Anayasa Mahkemesine atanabiliyor.

KILIFINA UYDURDULAR
Altan’ın durumu uymadığı halde, önce müsteşar yardımcısı yapılarak yasaya uygun hale getirildi, sonra da Anayasa Mahkemesine üye yapıldı. Böylelikle Altan, bir aylık bürokratlığının ardından eski kurumuna kıdem ve derecesi yükselmiş üye olarak geri döndü.

1968 yılında Sarıkamış'ta doğan Altan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra, Alaplı, Hilvan ve Zara Cumhuriyet Savcılığı görevlerini yürüttü ve 2001 yılında Anayasa Mahkemesi Raportörlüğü'ne atandı. Denizcilikle hiç ilgisi bulunmayan Altan, anonim şirketler ve mülkiyet hakkı konularında araştırmalar yapmış ve tez hazırlamıştı.

Yalakalar birbirine düştü: Star'dan Taraf'a "İçinde gizli el olmayan matbaa bul"

Star Gazetesi yönetiminden Ahmet Altan'ın Başbakan aleyhine yazdığım için Taraf Gazetesi Star matbaasında basılmadı iddiasına Star'dan ağır bir yanıt geldi. Star yönetimi Taraf'a "İçinde gizli ellerin bulunmadığı bir matbaada bastırılmasını" önerdi.

STAR MATBAACILIK A.Ş.’DEN AÇIKLAMA
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ahmet Altan’ın bugünkü (30 Mart 2010) tarihli yazısı gerçek dışı ifadelerle müessesemizi hedef almaktadır.

Sayın Ahmet Altan’dan, Star Matbaacılık için beklenen ancak bir teşekkür yazısı olabilirdi.

Esasen aylardan beri en zor ve en gergin günlerde baskı hizmeti verdiğimiz bu gazetenin birdenbire basılmaması için komplo teorilerinden başka mantıklı bir sebep de olamaz. Nitekim müessesemizi hedef alan bu yazının yer aldığı dünkü nüsha da yine Star Matbaacılık tesislerinde basılmıştır.

Taraf gazetesi 13 Mart 2009 tarihinden itibaren kesintisiz olarak Star Matbaacılık’ın İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana tesislerinde basılmaktadır. Dahası bu hizmet, defalarca ısrarla talep etmemize rağmen, Taraf gazetesinin kaçınması nedeniyle sözleşme imzalanmadan tek taraflı güvenle sürdürülmektedir.

Cumartesi günü ne oldu?

Öncelikle belirtelim ki, Taraf’ın okura ulaşabilmesi için anlaşma kapsamımız dışında olmasına rağmen taşra baskılarına ilaveten İstanbul baskısını da gerçekleştirdik.

Taraf’la anlaşmamız, gazete kâğıdının kendileri tarafından gönderilmesi, baskının ise tarafımızdan yapılması şeklindedir. Aylardan beri devam eden kağıt tedariki sorunu o gün de söz verilmesine rağmen çözülemediği için, doğal olarak bazı taşra baskılarında baskı adedinin azaltılacağı Taraf yönetimine bildirilmiştir.

Bu haklı ve zaten stok nedeniyle kaçınılmaz da olan talebimiz karşısında üstü örtülü olarak “bize baskı yapılıyor“ tepkisiyle karşılaştık. Buna rağmen, Taraf’ın sadece taşrada değil, İstanbul’da da herhangi bir matbaa bulamadığı anlaşılınca bütün bölgelerde gazete baskısını gerçekleştirdik.

Cumartesi günü Taraf’ın basılmadığı iddiası tamamen yalandır. Nitekim birçok merkezde gazete okuruna ulaşmıştır. Basılamayan kısmın sorumluğu ise, Taraf yönetiminin bu istikamette verdiği talimatta aranmalıdır.

Hal böyleyken, konunun kamuoyuna çeşitli yollarla ve üstelik çarpıtılarak taşınması iyi niyetle bağdaşmamaktadır.

Problem tamamen ticari ve operasyoneldir.

Müşterimiz Taraf gazetesi uzun bir süreden beri taahhüt ettiği kâğıdın tedarikinde sorunlar yaşamaktaydı. Mesela, bu nedenle gazetenin ekleri müşterimizin de bilgisi dâhilinde basılamamaktadır. Aynı mantık yürütülecek olursa bunda da “gizli el” aramak gerekirdi.

En zor şartlarda dahi, Taraf gazetesi matbaalarımızda basılırken de gizli bir el söz konusu değildi, bu gazete uzun süre yükümlülüklerini yerine getirmemesine rağmen risk alarak gösterdiğimiz ticari tolerans sayesinde basılırken de ortada gizli bir el yoktu. Aksi takdirde Taraf’ın bugüne kadar tesislerimizde basılmasında da o “gizli el”i veya ima edilen o siyasi tesiri aramak gerekir.

Esasen, Taraf Gazetesi baskı tesislerimize mecbur da değildir. Ticari yükümlülüklerini yerine getirdiği müddetçe her gazete istediği her matbaadan baskı hizmeti alabilir. Herhangi bir gazetenin herhangi bir nedenle basılmaması gibi bir durum baskı piyasasındaki büyük rekabet nedeniyle bugün artık imkansızdır.

Bu vesileyle, Sayın Altan’ın aramızdaki ticari ilişki bir yana güven ilişkisini de zedeleyen yazısından sonra, Taraf’ın içinde “gizli el”ler olmayan matbaalar bulacağını düşünmekteyiz.

Ve elbette gerçekleri ortaya çıkarmak konusunda Taraf’ı yalnız bırakmayacağımızı; gizli elleri, baskıları, meslek suçlarını ve mutlaka “hakkaniyet”in teminini ısrarla takip edeceğimizi de kamuoyuna duyururuz.

Star Matbaacılık A.Ş.

Ahmet Altan Taraf'ın Star Gazetesi yönetimi tarafından niçin basılmadığını bugünkü köşesinde aşağıdaki yazıyla okurlarına duyurmuştu.

Gazete nasıl basılmadı;

Cumartesi gecesi saat dokuz civarında benim odada Yasemin Çongar, Mustafa Cesur, Yıldıray Oğur gazetenin Anadolu baskısını göndermenin rahatlığıyla yemek yemeye hazırlanıp laflıyoruz.

O sırada, sayfa editörlerimizden biri, matbaanın “biz sizi bugün basmıyoruz, niye sayfalarınızı gönderdiniz” dediğini söyledi.

Başar Arslan’ı arayıp, “Star Gazetesi bizi basmıyormuş, bir sorun mu var” dedim, “hayır, hiç bir sorun yok, daha iki gün önce çeklerini verdik, herhalde size yanlış haber geldi” dedi.

Mustafa Cesur matbaayı aradı. Haber doğruydu. Gazeteyi basmıyorlardı.

“Kâğıt yok, basmayacağız” dediler.

Yeniden Başar’ı aradım. Hayır, kâğıt sorunu da yoktu. Sadece iki günlük kâğıt eksiğimiz vardı. Bizim bir aylık kâğıt giderimizin Zaman ya da Hürriyet Gazetesi’nin bir günlük giderine tekabül ettiği düşünülürse “bizim iki günlük kâğıt eksiğimiz” çok cüzi bir miktardı.

Ne olduğunu anlayabilmek için Mustafa yeniden matbaayı aradı. Devreye bizim genel müdür Hilmi Bey girdi. O da matbaayı aradı.

Defalarca konuşuldu. Cevap netti. Basmıyorlardı. Sonra, matbaadan bir yetkili, “sadece dört bin gazete basarız, nerede istediğinizi söyleyin orada dört bin gazete basalım” dedi.

Biz ortalama 85 bin gazete basıyoruz günde, dört bin gazete basmanın bir anlamı yoktu, Mustafa, eski arkadaşı olan matbaa yöneticisine “böyle vicdansızlık yapmayın, dört bin gazete basmanın ne anlamı var” dedi.

Defalarca telefondan sonra gazetenin basılmayacağı ortaya çıktı.

Saat o sırada artık on bir olmuştu. Başka matbaa aradık. Onu da bulamadık.

Gazete çıkmayacaktı.

Saat ikiye doğru matbaadan yeniden aradılar, “talimat geldi gazeteyi basacağız” dediler. “Kâğıt yok onun için basmıyoruz” lafının doğru olmadığını anladık.

O saatte basılan gazetenin Anadolu’ya gitme ihtimali kalmamıştı, sabaha karşı ikide basılacak bir gazete Anadolu şehirlerine ancak ertesi akşam varabilirdi.

“Sadece şehirlerde basın” dedik.

Epeyce üzgün bir şekilde dağıldık.

Sabahleyin ben gazeteye geldim. Yasemin Çongar aradı:

“Şimdi Star’ın Genel Yayın Müdürü Mustafa Karaalioğlu bana telefon etti, ‘Ahmet Bey matbaa müdürlerine bağırmış, oraya gelirsem matbaayı yakarım demiş, matbaa müdürleri de onun için kızıp gazeteyi basmamışlar, gazetenin basılmamasının, sizin attığınız AKP manşetiyle bir ilgisi yok, ben öyle bir şey yapmam,’ dedi. Ben de kendisine, ‘biz hep birlikteydik Ahmet Bey matbaadan kimseyle konuşmadı,’ dedim.”

Bunun üzerine ben Karaalioğlu’nu aradım.

Başbakan’la birlikte gittiği Libya’dan yeni dönmüştü.

Ona, “ben sizin matbaadan kimseyle konuşmadım, bu yalan” dedim.

“Onu yanlış söylemişim. Siz bağırmamışsınız, sizin adınıza arayan biri bağırmış,” dedi.

“Benim adıma arayan Mustafa Cesur bütün telefon konuşmalarını benim yanımdan yaptı, kimseye bağırmadı. Bu da yalan.”

“Ben bir daha araştırayım, tekrar konuşalım” dedi.

Biraz sonra gene aradı.

“Gazetenin basılmamasını siz istemişsiniz” dedi. “Matbaadakiler, İstanbul şehri basmayacaklarını söylemişler, siz de hiçbir yeri basmayın demişsiniz, onun için basmamışlar.”

“Bu da yalan” dedim, “çünkü öyle bir talimat vermedim. Kim, gazetesinin basılmasına engel olur?”

Sonra da asıl düşüncemi açıkladım.

“Sana bu kadar çok yalan söylediklerine göre biri bilinçli bir şekilde, gazeteyi sabote etmek için basmamış. Aksi takdirde durumu açıklamak için niye birbirini tutmayan bu kadar çok yalan söylesinler?”

Karaalioğlu, “bizim gazeteden kimse Taraf’ı sabote etmez. Burada benden habersiz böyle bir şey yapamazlar. Bizimkiler, ‘bazı yerlerde dört bin gazete eksik basacağız’ demişler, siz yanlış anlayıp sadece dört bin gazete basılacağını sanıp, hiçbirini basmayın demişsiniz.”

“Bu da yalan,” dedim, “çünkü matbaayla en az on beş kere konuştular, ben hepsini dinledim, bir konuşma yanlış anlaşılır, on beş konuşma yanlış anlaşılmaz. Gazetenin basılmasını istemesek bir defa söyleriz, neden on beş kere arayıp bastırmak için ısrar edelim?”

Karaalioğlu’na “bir para sorunu mu var” diye de sordum, “hayır, bir para sorunu yok, hepsinin çeklerini ödediniz, kâğıt konusu da önemli değil, çok az bir açığınız var, basılmamasının nedeni bunlar değil, sadece yanlış anlaşılma,” dedi.

Ben de “yanlış anlaşılma olamayacağını, artarda bu kadar çok ve birbirini tutmayan yalanlar söyleyenlerin gazeteyi bilinçli olarak sabote ettiklerini,” tekrar edip gerçeği ortaya çıkarmasını rica ettim.

Karaalioğlu da gerçeğin sadece “yanlış anlaşılma” olduğunda ısrar etti.

Benin anladığım Karaalioğlu seyahatteyken “bir el” gazetenin matbaasına uzandı ve bizim gazetenin basılmasını engelledi.

“O elin” kimin eli olduğunu birileri biliyordur.

Yakında hepimiz öğreniriz.

Böyle büyük “mesleki günahların” suçlusu hiçbir zaman gizli kalmaz.

Bu tür “günahları” da ne gazeteciler affeder, ne de okurlar affeder.

Kızıldere yakılan devrim ateşi yanmaya devam ediyor

Dünyada yükselen ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi, Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Özellikle 68’de Avrupa da gelen devrimci rüzgarla doruğuna çıkan gençliğin mücadelesinin görkemli yükselişi, işçi sınıfının mücadele ve yasal örgütlenmesinin gelişmesi, DİSK’in ortaya çıkması, buna paralel olarak yasadışı grev, fabrika işgali ve çeşitli eylemlerin boy göstermesi, kırsal alanda toprak işgalleri ve küçük üreticilerin taban fiyatlarını yükseltme amaçlı miting ve yürüyüşlerin yaygınlaşması, kitle hareketinin canlandığını ve geliştiğini gösteriyordu..
Bu ortamda Marksizm-Leninizm’in özellikle gençlik ve ileri bir kısım öncü işçi ve aydın arasında hızla yayılması, DİSK, Fikir Kulüpleri Federasyon, Dev-Genç... Dev-Genç'in olağanüstü boyutlara ulaşan örgütlenmesi ve etkisi, Anti-emperyalist ve anti-Amerikancı kitle gösterilerinin yoğunlaşması, 6. Filo ADB askerlerinin dövülüp denize atılmasının ardından polisin yurdunda Vedat Demircioğlu’nun döve döve öldürülmesi, MHP'li faşist milislerin örgütlenerek devrimcilere -saldırıya başlaması... Vedat Demiroğlu , Taylan Özgür, Battal Mehetoğlu ve Mehmet Cantekin ardı ardına öldürülmesi... Kanlı Pazar...Ve yasal bir protesto olarak başlayan, bir ayaklanma eğilimi içine giren şanlı 15-16 Haziran İşçi Direnişi... Büyük direnişin devlet ve reform-sendika yöneticilerinin işbirliğiyle kırılması, devrimci yeni örgüt ve mücadele biçimi arayışlarını itiyordu

Devrimcilere gerek resmi gerekse sivil faşist saldırılara karşı savunma gereksinimiyle hızla silahlanmaya yöneliyor ve ilelgal örgüt fikri gelişiyorud.. Buna, polisin keyfi ve tutumuna karşı tedbir almayı da eklemek gerekiyor. Ancak silahlanmanın yalnızca bunlardan kaynaklandığını sanmak saflık olurdu.

Devrimciler bir yandan Latin Amerika, Asya, pratiğinden etkilenirken diğer yandan ideolojik açıdan, modern revizyonizmin şiddet ve şiddete dayanan devrim fikrini reddetmesine duydukları tepkiyle, silahlı mücadele fikrini savunup silahlanmaya yöneliyorlar. M.Suphiden sonra Türkiye tarihinde 50 yıl sonra ilk olarak iktidarı ele geçirme düşüncesiyle harekete geçen devrimcilerin bunu, gül demetleriyle ya da egemen sınıfların bir kesimine çağrılarda bulunarak yapmaları beklenemezdi. İllegal örgütler işte tamda bu dönemde ortaya çıkmaya başladı.

Aralık 1970’de Mahir Çayan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi'ni bir süre sonra 4 Mart 1971de Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu, ve ardında Nisan 1972’de İbrahim Kaypakkaya yoldaş TKP-ML Hareketini oluşturuyordu. Bu örgütler büyük bir tutku ve inançla eylemlere başlıyorlar. Bankalar soyuluyor, işverenler kaçırılıyor, karakollar bombalanıyor, muhbirler cezalandırılıyor, polis ve Amerikan emperyalizmi bağlantılı hedefler silahlı saldırılara uğruyorlar, yani, devrim- reform ayrışması artık pratikte yaşanıyordu.

Türkiye, tarihinde karşı karşıya kalmadığı düzeyde ağır bir ekonomik bunalımın içinde kıvranıyordu. Bu noktadan sonra her şey "ilk"tir Türkiye'de... M.Suphi'nin girişimi bir yana iktidarı ele getirmeyi hedef alan illegal mücadeleci bir örgüt, (ya da örgütler) "ilk"tir. İktidara karşı aleni bir savaş, "ilk"tir.. Silahlı mücadele zaten "ilk"tir.. Reformculuğun radikal bir tarzda ve fiili olarak reddi, "ilk"tir.. Devrim için dağlara çıkılıyor, şehir gerillası başlatılıp çatışmalarda ölüm gülerek kucaklanıyor...

Eh nihayet ekonomik ve politik tıkanıklığın yanı sıra işçi, köylü ve öğrenci mücadelesinin ulaştığı boyut karşısında korkuya kapılan burjuvazi, devrim korkusuyla 12 Mart askeri faşist darbesini tezgahlıyor, bu da ilk'tir.. Zayıflığına, tecrübesizliğine, eksik ve hatalarına rağmen devrim ilk kez karşı-devrimle cepheden savaşa tutuşuyor. Devrim, Türkiye devrimci hareketinin 50 yıldır sırtında taşıdığı reformizm ve revizyonizm kamburunu sırtından atmaya, kendi ayakları üstünde durmaya çalışıyor. Bu durumun ne kadar başarıldığı ve ideolojik yaklaşımları programları vb. ayrı değerlendirme konusu ama Kızıldere direnişi, devrim reform ayrışmasının somut bir ifedesidir. 12 Mart askeri faşist darbesinin yaptığı ilk iş, Anayasa'yı askıya almak, parlamentoyu Genel Kurmay'ının vesayeti altına sokmak oluyordu. Faşist cunta, dernekleri kapatıyor, sendikaların eylemleri yasaklıyor ve devrimci avı başlatıyordu. Bu arada on binlerce ilerici ,demokrat ve aydın da bu sürek avdan nasibini alıyordu. Hapishaneler ağzına kadar doluyor., mahkemeler idam kararlarını sıralamaya başlıyordu. Kuşku yok ki sıranın başında devrimci önderlerden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan geliyordu.

71 devrimciliğinin coşkulu tutkusu ve devrime bağlılıkta sınır tanımıyordu. Kendileri Maltepe Askeri Cezaevinde tutuklu oldukları halde, devrimci sıcak pratiğinde yer almak için duvarları delen THKP/C'den Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, THKO'dan Cihan Alptekin ve Ömer Ayna, 29 Kasım 1971 akşamı kazdıkları tünelden firar ediyorlardı. Bundan sonrası uzun ve zorlu bir maratondur. Bu maratonun sonuna doğru, coşkulu devrimciler, devrimci dayanışmanın en güzel örneğini vererek, idam edilmeyi bekleyen THKO önderlerinden Deniz,Yusuf ve Hüseyin’in kaçırılması için kolları sıvıyorlardı. Bunun için Ünye'de Nato'ya bağlı radar üssünden üç İngiliz teknisyen kaldırılıyor rehin olarak, karşılığında Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un serbest bırakılmasını istiyorlar.

Ama faşizm 30 Mart 1972’de Mahir Çayan ve yoldaşlarını Kızıldere’de kuşatıyor. Mahir Çayan ve yoldaşları, “biz dönmeye değil ölmeye geldik” diyerek elde silahları son kurşunları kadar çatışarak , İngiliz rehinelerle birlikte Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, Hüdai Ankan, Sinan Kazım Özüdoğru ve Sabahattin Kurt tanksavarlarla açılan ateş sonucu katlediliyorlardı. Tarihe Kızıldere direniş olarak geçen Mahir Çayan ve yoldaşlarının direnişinin üzerinde 38 yıl geçmesine rağmen , On’ların “Kızıldere Son Değil Kavga Sürüyor” şiarını kendimize düstür alarak, On’ların yukarıya kaldırdıkları devrim bayrağına daha sıkıca sarılarak, anılarını kavgamızda yaşatacağımıza yarım bıraktıklaırnı tamamlayacağımıza söz veriyoruz.

Mahir Çayan ve yoldaşları mezarları başında anıldı

Mahir Çayan ve arkadaşları, Kızıldere'de öldürülmelerinin 38. yıl dönümünde mezarları başında anıldı. Çok sayıda kişinin katıldığı anma etkinliğinde konuşan Hüseyin Esentürk, devrimci önderlere sahip çıkmanın ancak ortak bir mücadele ile mümkün olduğunu söyledi.

Devrimci 78'lililer Federasyonu ve 68'lililer Dayanışma Derneği, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) önderlerinden Mahir Çayan, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Ertan Saruhan, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ömer Ayna ve Cihan Alptekin'in Tokat'ın Niksar İlçesi'nin Kızıldere Köyü'nde katledilişinin 38'inci yıldönümü vesilesiyle Karşıyaka Mezarlığı'nda anma etkinliği düzenledi. Etkinliğe bir grup demokratik kitle örgütü temsilcisi ile 68 ve 78 kuşağı devrimci mücadelesinde yer alanlarda katıldı. Mezarlık girişinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere birçok devrimci önderin resimleriyle, 'Sırrımız Kızıldere'dir' ve 'Devrim şehitleri ölümsüzdür' pankartları açılarak Mahir Çayan'ın mezarının başına doğru yürüyüş yapıldı. Yürüyüş sırasında sık sık 'Mahir, Hüseyin, Ulaş, kurtuluşa kadar savaş', 'Devrim şehitleri ölümsüzdür', 'Yaşasın devrimci dayanışma', 'Yaşasın direniş tek yol devrim' sloganları atıldı.

Onlara sahip çıkmak ortak mücadele ile mümkün

Çayan'ın mezarı başına ulaşan kitle burada Türkiye devrimci mücadelesi başta olmak üzere devrim ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Çayan'ın mezarı başına karanfil bırakırken, gruptan bazı kadınlar Çayan'ın mezar taşını öperek, göz yaşı döktü. Burada Devrimci 78'liler Federasyonu ve 68'lilire Dayanışma Derneği'nin ortak metin okuyan Hüseyin Esentürk, bundan 38 yıl önce Türkiye devrimcilerine yönelik gerçekleştirilenlerin, Türkiye'deki devrimci ve demokrat mücadeleleri bastırmak amacıyla devreye konulduğunu söyledi. Devrimci önderlere bağlılığın ancak ve ancak Türkiye'de ortak mücadele hattının geliştirilerek sağlanacağına vurgu yapan Esentürk, 'Kızıldere direnişi, sadece devrim ve sosyalizm tarihimize altın harflerle yazılan bir isyanın adı olmakla kalmadı, kendilerinden sonraki devrimci kuşakların yaşamına bir fırtına gibi girdiler' diye konuştu.

78'liler Girişimi Ankara 78'liler Birlik ve Dayanışma Derneği Üyesi Hüseyin Gevher, 'Bu gün rejimden kopmaya karar vermiş Türkiye'li Devrimcilere dair, Mahirler, Cihanlar şahsında, Emperyalizm ve Oligarşi tarafından 'kalemleri kırılmalıdır' noktasında alınan kararla başlatılan bir miladın 38. Yıldönümüdür' dedi.

'Newroz devrimin şimdiki simgesi oldu'

Devrimci önderlerin katledildiği dönemler ülkenin bir uçtan diğer uca cezaevine çevrildiğini ve mücadelenin bastırılmaya çalışıldığını belirten Gevher, 'Ama nafile! Her ne kadar üstümüze gelseler de, işte, bu gün yine, Mahir'in yanındayız, Fırat'ın doğusunda toplumsallaşmış bir güç olarak; Diyarbakır, Van, Hakkari, Urfa, Batman, Dersim, Antep ile daha bir dizi il, ilçe ve kasabada, İstanbul, Mersin, İzmir, Adana gibi metropollerde Newroz kutlamaları nedeniyle, yapılan çağrıya uyarak meydanları dolduran milyonlarca emekçinin, ezilenin gönlünde taht kurmuş durumdayız' diye konuştu. Anma etkinliği mezarlara gurup grup yapılan yürüyüşlerle devam etti.

Kadir İnanır: Acılı halkın toplantısı Saray'da yapılmaz!

Recep Tayyip Erdoğan'ın Dolmabahçe Sarayı'nda sanatçılarla düzenlediği kahvaltılı toplantıya tepki göstererek katılmayan usta oyuncu Kadir İnanır, Milliyet Sanat Dergisi'ne çarpıcı açıklamalar yaptı. Derginin nisan sayısı için gazeteci yazar Ahmet Tulgar, Kadir İnanırla görüştü.

Tulgar'ın sorularını yanıtlayan Kadir İnanır, 'Acı çeken bir halkın toplantısını ballı börekli saraylarda yaparsan böyle popülist bir toplantıya katılmam' şeklinde konuştu.

Kadir İnanır'ın röportajı derginin sayfalarında 'Siyasi meselelerle uğraşmaktan sanatla uğraşamıyorum' başlığı ile yer alırken kapakta ise 'Kadir İnanır, ağır konuştu' sözlerine yer verildi.

Başbakan Erdoğan'ın sanatçılarla yaptığı toplantıya değinen İnanır, yapılan toplantının Amerika'da benzer toplantılar yapıldığını ve Amerika'ya öykünmeye şeklinde yorumladı.

Yapılan toplantıya telefonla çağrılmasının eleştiren İnanır, devletin yaptığı için toplantı içinde resmi yazının gönderilmesi gerektiğini söylüyor. Ülkenin her yerinde bulduğunu belirten İnanır, Doğu'da kalan toprakların da her yerinde bulunduğunu da ifade ediyor. Ömrünün yarısını Doğu'da film çekerek geçirdiğine dikkat çeken İnanır, Doğu'da çektiği filmlerin de yarısının yasaklandığını hatırlattı.

POPÜLİST YAKLAŞIM
'Beni niye o bölgeye adım atmamış adamlarla aynı masaya oturtuyorsun. Bunu sen, içinde sanatçıların da olduğu bögleyi iyi bilen bilim adamlarıyla, ekonomistlerle, siyasetçilerle yap. Nasıl bir popülizm bu?' diye soran İnanır şöyle devam etti: 'Aç sefil bırakılmış, bıraktırılmış insanların, acı çeken bir halkın toplantısını ballı börekli saraylarda yaparsan, ben de buradaki çelişkiyi görürüm, bu popülist ve magazinel toplantıya katılıp, onların amacına hizmet etmem.'

Açılım vb. işlerin işlerin halkı ve halkı tanıyanları dinlemeden olmayacağına dikkat çeken Kadir İnanır, bölgede çektiği 'İsyan' filmine de atıfta bulunarak, şöyle konuştu: 'Filmin hikayesine bak. Ağa, halkı köle gibi kullanırken, adamlardan birinin oğlu bu işe başkaldırıyor. Sonunda çocuk kendi bölgesindeki halkı örgütlüyor, adı da Apo. Abdullah'a Apo derler. Filmin sonunda ağayı da öldürüyor, dağlara doğru çıkıyor. Neyle örtüşüyor şimdi bu film? O zaman Apo yoktu daha. Bu filme yasak koyamazsın, işte bu filme yasak koyarsan, sorun seni gelip yine bulur. Gerçekten kaçamazsın.'

'ÜLKEYİ SEVENLER; BU ÜLKENİN DEVRİMCİLERİYDİ'
Gazeteci - yazar Ahmet Tulgar'ın pekçok konuda sorduğu sorular arasında 12 Eylül'den genç kuşak sinemacılara bir çok konuda usta oyuncu Kadir İnanır'a soru sordu. İnanır, Türkiye halkı için kullandığı 'tevekkül toplumu' ifadesine ilişkinde, 'Hangi toplum? İstanbul Bebek'teki ile Doğu'daki halk, bir yerde lüks, zenginlik, bir yerde yoksulluk zulüm. Böyle şey olur mu? Herkes milliyetçi oldu. Onların milliyetçiliği, bu ülkede cüzdanımı nasıl doldururum milliyetçiliği. Bu ülkeyi gerçekten sevenler, bu ülkenin devrimcileriydi. Onları da öldürdüler. Niye astın bu çocukları? Sen niye milliyetçilik oynuyorsun şimdi. Artık sanatla falan uğraşmıyorum zaten, bunlarla uğraşmaktan beynim çatlamak üzere' şeklinde açıklama yaptı. DOĞAN TEKİN / ANF