30 Kasım 2017 Perşembe

Devrimci Avukat Kozağaçlı tecrite karşı direniyor..!

KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, 19 gündür Silivri Cezaevi’nde özgürlüğünden yoksun. Tek kişilik tecritte. Televizyonu, radyosu, gazetesi hatta saati bile yok. Sesini duyurabileceği mesafedeki bütün koğuşlarda FETÖ tutukluları var. “Ara sıra avukat görüşüne çıkarken sevgili Ahmet Şık’ı, Akın Atalay’ı, Deniz Yücel’i, Bekir Kaya’yı tesadüfen görürsem mutlu oluyorum. Uzaktan selamlaşıyoruz” diyen Kozağaçlı, sabahları ve öğleden sonraları hapishane uygulamalarını protesto eden sloganları ise tek başına attığını söylüyor. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın avukatı olan Kozağaçlı, Soma davası gibi kamuoyunun yakından takip ettiği pek çok dosyada görev yapıyor. Cezaevinden Cumhuriyet gazetesinin sorularını yanıtlayan Kozağaçlı, “Avukatlığa başladığım 1995 tarihinden bu yana hep aynı şeyle suçlandım: İyi, politik ceza davası avukatlığı yapmak” diyor.
-Gözaltı sürecinizden biraz bahseder misiniz? Herhangi bir işkenceye maruz kaldınız mı?
İşkence kavramı kamu görevlilerinin kamu görevinden aldıkları yetki, güç ve imkânla görevleri sırasında insanlara fiziksel ve paikolojik olarak şiddet uygulaması ise gözaltına alınan herkesin işkence gördüğünü kabul etmek gerekir. Sürekli bir aşağılama ve gerekmediği halde parmak izi, fotoğraf ve biyolojik örnek almak için saldırma, belirsizlik içinde bekletmek gibi uygulamaların hepsi işkence sayılmalıdır. Elektrik verip, falaka atılmasıyla ya da kişinin ifade almak için askıya asılmasıyla sınırlı bir işkence kavrayışından çıkmalıyız. Tutuklandıktan sonra ise Gülhan Soğaltıcı isimli bir kadına tecavüz tehdidi veya girişimi yapıldığına ilişkin duyumlar aldım. Bu da çok bilindik kadına karşı işkence yöntemidir. Yakalama ile başlayan haksızlıkları protesto etmek için gözaltı boyunca yiyecek kabul etmedim ve hiçbir işleme katılmadım. Toplu suçlar açısından anayasanın öngördüğü 4 günlük gözaltı süresi dolunca su almayı da bıraktım. Hukuk dışı KHK’lerin öngördüğü 15 günlük gözaltı süresini tanımıyorum. Benim için 4 günden sonrası insan kaçırma sayılır. Gözaltının 5. gününde savcılığa çıkarılarak tutuklandım.
Bekliyorum
-Cezaevinde günler nasıl geçiyor?
Tek kişilik tecritte tutuluyorum. Havalandırmanın da üstü tel örgülerle kapalı. Televizyonum, radyom, gazetem hatta saatim bile yok. Sesimi duyurabileceğim mesafedeki bütün hücrelerde 15 Temmuz sonrası paralel devlet yapılanması örgütü suçlamasıyla tutuklanmış kişiler var. Ara sıra avukat görüşüne çıkarken sevgili Ahmet Şık, Akın Atalay, Deniz Yücel’i, Bekir Kaya’yı tesadüfen görürsem mutlu oluyorum. Uzaktan selamlaşıyoruz. Sabahları ve öğleden sonraları hapishane uygulamalarını protesto eden sloganları tek başıma atıyorum. Yine avukata gelir giderken de uygulamaları protesto ediyorum. Pek düzenli yapamasam da periyodik kapı dövme eylemlerine katılıyorum. Okuyorum ve bekliyorum.
Suçum iyi avukatlık
-Hakkınızdaki suçlamalarla ilgili neler söylemek istersiniz?
Avukatlığa başladığım 1995 tarihinden bu yana hep aynı şeyle suçlandım: İyi, politik ceza davası avukatlığı yapmak. Bazen bir not bulduklarını, bazen bir itirafçı çıktığını, bazen soruşturma ve kovuşturmadaki davranışlarımın istatistiğini yaptıklarını, girdiğim davaları ve hapishanedeki ziyaretlerimi sınıflandırdıklarını iddia ederler. Ama sonuç olarak suçlama her zaman hükümete karşı siyasal, toplumsal muhalefetin avukatlığını yapmaktır. Savcıdan öğrendiğimiz kadarıyla suçlama yine aynı. Her zaman utandıkları için gizledikleri, bazı büyük suçlarımız bu defa açıkça telaffuz edilmiş. Soma maden katliamı, Ermenek maden katliamı dosyalarında niye işçi ailelerinin avukatlığını yaptığımız açıkça bir suçlama olarak önümüze konmuş durumda. En azından bu utanmazlıkla ilk defa karşılaştığımı söyleyebilirim. Elbette hükümetler patronların adamıdır. Maden patronları hükümetin böyle bir suçlama yapmasını ister. Ama açıkça hükümetin ve savcıların ilk defa hadlerini bu kadar aştığını görüyorum. Nuriye ve Semih’i de başka bir suçlama olarak önüme koydular. Onları artık bütün dünya tanıyor.
Türkiye’de yargı yok
-Müvekkiliniz Nuriye Gülmen savcının tahliye talep etmesine rağmen özgürlüğüne kavuşamadı.

Gülmen ve Özakça davası Türk hukuk tarihinin en büyük skandallarından birisidir. Onlarca kez gözaltına alınmış, haklarında yüzlerce idari para cezası kesilmiş, zaten adli kontrol altında olan ve asla bu tedbiri ihlal etmemiş insanların tutuklanması hukuksal değil, siyasal bir ihtiyacın sonucudur. Direniş karşısında hükümetin çaresizliğini göstermektedir. Haklarında mahkeme kararı ve hatta hiçbir ciddi suçlama bulunmayan bu insanların İçişleri Bakanlığı’nın çıkardığı kitapçık ile terörist ilan edilmeye çalışıldığını görmüştük. Yeni olay ise Adalet Bakanlığı’nın mahkemeye gönderdiği yazıdır. Bu gibi yazıların mahkemeye gönderildiği bu ülkede yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından söz etmek abes olur. Türkiye’de yargı yoktur. Adliye denilen yer kurgusal görünüm verilmiş, hükümetin idari kararlarının yahut siyasi ihtiyaçlarının icra ve infaz edildiği binalardan ibarettir