27 Ocak 2018 Cumartesi

Bir siyasal moratoryum olarak savaş

Bir siyasal moratoryum olarak savaşYeğen Bonaparte idaresindeki Fransa’nın 19 Temmuz 1870’te Almanya’ya saldırması üzerine, Uluslararası Emekçiler Derneği, nam-ı diğer I. Enternasyonal, savaşa karşı bir çağrı metni yazma işini Karl Marx’a verir. Kısa zaman sonra basında, “Uluslararası Emekçiler Derneği Genel Konseyi’nin Fransız-Alman Savaşı Üzerine Birinci Çağrısı” adıyla yayımlanan bu metin, bir “hanedan savaşı” olarak tanımladığı askeri kapışma karşısında işçileri enternasyonalist bir tutum almaya davet ediyordu. Marx’a göre, “İktidarını Fransa’daki sınıf savaşımını sömürerek kapan ve onu dışarıdaki periyodik savaşlar aracılığıyla sürdüren” Louis Bonaparte’ın bu saldırgan girişiminin esbab-ı mucibesi, içte despotizmi sürdürmekten başka bir şey değildi. Marx, “Temmuz 1870 savaş komplosu, 1851 Aralık darbesinin düzeltilmiş bir baskısından başka bir şey değildir” diye yazıyordu.“ 1851 Aralık darbesi” malum, Cumhurbaşkanı olan Bonaparte’ın parlamentoyu dağıtarak cumhuriyet rejimini ilga edeceği “kendi kendine darbe” sürecinin başlangıcıydı. 
Bugün de bir Enternasyonal olsa ve halihazırda cereyan eden askeri operasyon üzerine kamuoyuna dönük bir başka çağrı metni yayımlanmak istense, o metnin muhayyel yazarı muhtemelen Marx’a yakın cümleler kurar ve sınırlar haricindeki askeri maceranın sınırlar dahilindeki siyasal despotizmin devamı ve tamamlayıcısı olduğunu vurgulardı. Hatta muhtemelen 1870 yılındaki metnin bilincinde olan ve Marx’a da öykünmekten ayrı bir heyecan duyan hayali yazar, onun cümlelerini güncellemeye soyunur ve belki de “savaş komplosu”, olağanüstü hali kalıcılaştıran “kendi kendine darbe” sürecinin “düzeltilmiş bir baskısından başka bir şey değildir” diye çiziktiriverirdi. 
(Eğer Wikipedia yasaklanmış olmasaydı okur, çağrı metninde karşılaştığı bu “kendi kendine darbe” denen şeyin, yasal yollarla iktidara gelmiş bir hükümet ya da liderin parlamentoyu işlevsiz, anayasal çerçeveyi geçersiz kılarak olağanüstü güçler elde etme girişimleri için kullanılan bir tabir olduğunu öğrenme fırsatı bulurdu.)
Mevcut iktidara olmadık güçler atfetmek pek revaçta olduğundan alaturka Bonapartist girişimin savaş yoluyla bir “düzeltilmiş baskıya” ihtiyacı olması garipsenebilir. Oysa ancak temel toplumsal sınıfların atalet ve dağınıklığının (Gramsci’nin daha sofistike ifadesiyle, “her ikisinin de kendi kampları içerisinde bir yeniden inşa iradesine özerk ifade kazandırmaya muktedir olamayışlarının”) yarattığı spesifik bir sosyal-sınıfsal güçler dengesinin ürünü olan yerli Bonapartist girişimin sağlam temelleri yoktur. Bu nedenle bir türlü istikrar kazanamayan yeni rejimin, toplumun tamamını sürekli olarak  türbülanslara sokması adeta tabiatı icabıdır.
İktidar blokunda diktatoryal yöntemlerle de olsa yeni bir dağılıma ve dolayısıyla belli bir stabilizasyona yol açması beklenen Bonapartist yönelim, reisin öderliğinde devletin bütünlüğünü ve hâkim sınıfın birliğini sağlamış olmaktan uzaktır. Honoré Daumier’in yeğen Bonaparte’ı bir kalkan üzerinde (antikitede kalkan üzerinde durmak zaferi simgeler) dengesini güçlükle sağlamaya çalışırken gösteren karikatür, alaturka Bonapartizm için de geçerli bir imge sayılabilir. Yeni rejim, hassas ve kırılgan bir denge üzerinde durmaktadır. “Muhalif” komünist  Thalheimer’ın Almanya’da 1932 yılında kurulan Papen-Schleicher hükümeti hakkında söyledikleri pekâlâ bizdeki iktidar için de geçerlidir: “Parlamenter bir hükümetten bile daha güvensiz ve zayıf olan ve neredeyse birkaç haftada bir bir‘coup de main’ (ani baskın) sahneye koymak zorunda kalan bir diktatöryal hükümet”. İşte mevcut harekât,o birkaç haftada bir gerçekleşmesi icap eden “coup demain”lerden bir tanesidir.
‘KÜÇÜK VE MUZAFFER BİR SAVAŞ’
Ocak 1904’te, Rus İçişleri Bakanı Vyacheslav Plehve, devlet erkânıyla bir teati esnasında,“bir devrimden kaçınmak için bizim küçük, muzaffer bir savaşa ihtiyacımız var” diyordu. (Bilindiği üzere, Japonya ile savaş Plehve’nin beklediği gibi gelişmemiş, Mançurya’da pirince gidilirken Petersburg’da kaçınılan o devrim patlak vermişti.) Bizde de (devrimden kaçınmak için değil ama) devlet içi hizipleri reis etrafında derlemek (AYM’nin çıkışını hatırlayın), iktidar cenahında bir konsolidasyonu mümkün kılmak (Gül’ün çıkışını hatırlayın), muhalefeti “majestelerinin muhalefeti” pozisyonuna sıkıştırmak için “küçük ve muzaffer bir savaş” gereği ortaya çıkmıştır.
Savaşın uzunluk ve sonucu henüz meçhul olsa da maksat şimdilik hasıl olmuş görünmektedir. Fetih suresi okunarak çıkılan “Kızıl Elma” seferi, bir milli birlik ve beraberlik  atmosferi yaratıvermiş, memleketin siyasal düzeyi “Mehmetçik Kut’ülAmare” dizisini andırır olmuştur. AKP-MHP “milli ittifakı”, yaklaşan  (ve nasıl cereyan edeceği meçhul) seçim döneminin hava ve gündemini belirlemekte bir adım öne geçmiştir.
CHP, operasyonu “milli dava” sayıp iktidarın arkasında saf tutarak bu dönemi pek yara almadan atlatabileceğini sanmış ve reisin ifadesiyle “gene çakmıştır.” Cihan harbinin başında, Almanya’nın savaş ilanını duyuran Kayzer Wilhelm, “savaş söz konusu olduğunda bütün parti ayrımları biter ve hepimiz kardeş oluruz. Barış zamanında şu ya da bu parti bana saldırmış olsa da şimdi onları bütün kalbimle affediyorum” demişti. Alaturka Bonapartizmden göstermelik de olsa benzer bir alicenaplık bekleyen ana muhalefet, kendini “yerlilik ve milliliği” sorgulanırken bulmuştur.
Askeri harekât tercihine şu ya da bu yönden itirazı olanların hangi muameleye tabi tutulacaklarına ilişkin ilk deneme, böylesi testler için her daim uygun laboratuvar koşulları sağlamış “yavru vatanda” gerçekleşmiştir. Resmi söylemden en ufak bir sapma, “vatana ihanet” suçlamasının ima edilmesi için yeterli sayılmaktadır. Aslında tam da siyasetin esas meselesi olan “milli çıkarın” tarifi, siyasal alanın dışında bir mutlak olarak tarif edilerek bizatihi siyaset ilga edilmektedir.
Ne kadar süreceği meçhul bu boğucu atmosferin ciddi bir demoralizasyon ve korkuya yol açması kaçınılmaz. “Savaş” diye yazar Troçki hatıratında, “ilk zamanlarda, ortalığın toza dumana boğulduğu anlarda, göze tek tutunulacak dal gibi görünen devlet gücünü pekiştirir, bu gücü savaşın bile yıkamayacağı sanılır.” Ancak bu durum yanıltıcıdır, geçicidir. Troçki şöyle devam eder: “Seferberlik, milliyet ve sınıf çatışmalarını ortadan kaldırmıştır. Ama bu tarihin tanıdığı geçici bir süredir; bir çeşit politik moratoryumdur. Senetler protesto olmuştur, ama gene de muhakkak ödenmeleri gerekecektir.”
Askeri hareketin sebep olduğu bu politik moratoryumun ne kadar süreceği bilinmez.Ancak bu moratoryum koşullarında“Benim fabrikamdan istediğiniz kadar işçiyi operasyona götürebilirsiniz, döndüklerinde tekrar koşulsuz şartsız işe alacağım” diyebilen patronun cüreti yanıltıcıdır. Ödenmemiş toplumsal/sınıfsal senetler birikmektedir. Meclis önünde kendini yakan ya da İşkur önünde çıplak protesto gerçekleştiren işçiler, Erdoğan kürsüde operasyonu anlatırken onunla alenen münakaşaya girişen taşeron işçileri, o ödenmemiş senetlerin alametidir. Daha harekât haftasını tamamlamamışken metal grevinin yasaklanması, moratoryumun süresinin öyle pek de uzun olmayabileceğinin işaretidir. Siyasal iktidarın sahip olanlarla olmayanları popüler-demokratik tınılı kapsayıcı bir hegemonik proje etrafında birleştirebildiği zamanlar geçmiştir;elinde jingoizm ve sopa kalmıştır…
“Uluslararası Emekçiler Derneği Genel Konseyi’nin Fransız-Alman Savaşı Üzerine Birinci Çağrısı” ile başladık, onunla bitirelim. Marx, çağrı metninde Enternasyonalin Parisli üyelerinin “Tüm Ülkelerin Emekçilerine” başlıklı bildirisinden bir pasaj aktarır. Bildiri şöyle demektedir: “Bir üstünlük ya da hanedan sorunu için savaş, emekçilerin gözünde canice bir saçmalıktan başka bir şey olamaz. Kendilerini kan vergisinden bağışık tutan ya da halkların başına gelen felaketlerde yeni bir spekülasyon kaynağı bulan kimselerin savaş çığlıklarını bizler, barış, iş ve özgürlük isteyen bizler protesto ediyoruz!