Orta Amerika ülkesi Nikaragua, devlet başkanlığı seçimleri için Pazar günü sandığa gitti. Oyların henüz yüzde 21’i sayılırken, mevcut Devlet Başkanı Daniel Ortega yüzde 71 oy oranıyla yarışı önde götürüyor.Sonuçları değerlendiren Ortega, seçimlerin halka umut verdiğini belirtti:
“Bu, halkımıza umut mesajı veren seçim sürecinin ilk adımı. Ancak bu mesaj ülke tarihinde daha önce çokça duyulan nefret ve ölüm içermiyor.”
Ortega’nın en büyük rakibi, 55 yaşındaki Maximino Rodriguez’ın yüzde16’da kalırken, muhalefet 1979 devrimine öncülük eden Sandinista gerilla liderlerinden 71 yaşındaki Ortega’yı seçimlere hile karıştırmakla suçladı ve sonuçları kabul etmeyeceklerini duyurdu. Ortega'nın liderlerinden olduğu Sandinistaların 70'lerdeki zaferine karşı ABD destekli paramiliter grupların ülkede çıkardığı iç savaş on binlerce insanın ölümüne sebep olmuştu.
Costa Rica’da protesto gösterisi düzenleyen muhaliflere Ortega’nın üvey kızı Zoilamerica Narvaez de katıldı. Narvaez, ülkesindeki seçimleri “tiyatro oyununa” benzetti.
ABD emperyalizmi arka bahçesini güçlendirmek ve kaybettiği ülkelerde iktidarı yeniden ele geçirmek için , uzun süre güç kaybettiği ve seçimlerde art arda sosyal demokratlaşmış eski devrimci parti ve örgütlerin kazandığı başarılara bile tahammül edemeyerek Latin Amerika'da iç karışıklıklar yaratarak faşist gerici halk düşmanı çeteleri örgütleyerek bu ülkelerde sivil darbeler düzenliyor. Brezilya ile başlayan bu süreç, birçok Latin ülkesinde iç karışıklıklara sebep olmaya devam ediyor.
Öte yandan Yüksek Seçim Kurulu (CSE) katılım oranının yüzde 65’e ulaştığını açıkladı.
Nikaragua devriminin gelişimi..!
Cinayeti hobi edinmiş bir polis teşkilatı. Yalancılık ve çürümüşlük timsali yöneticiler. İşadamları ve emperyalizmle el ele verip bütün ülkeyi yağmalamaya yemin etmiş bir iktidar. Ve bir depremin yıktığı çürük binaların altında kalıp ölen binlerce yoksul insan. 1979 yılındaki devrimden önce Nikaragua’da durum işte böyleydi.
Nikaragua bir Orta Amerika ülkesidir. Ülke 1909 yılında ABD tarafından işgal edildi ve 1933 yılına kadar da ABD’nin güdümündeki toprak ağaları tarafından yönetildi. ABD o yıl ordusunu Nikaragua’dan çekti ve iktidarı göstermelik bir jestle Anastasio Somoza isimli bir başka işbirlikçisine bıraktı.
O tarihten başlayarak 1979 yılına kadar Nikaragua halkı baba oğul Somozalar tarafından yönetilecektir artık. Nikaragua adeta Somozaların aile şirketine, ülkenin polisi olarak görev yapan Ulusal Muhafızlar isimli suç örgütü de onların özel güvenliğine dönüştürülecektir. 1960'lı yıllarda başlayan devrimci direniş 1970'lerde gelişip büyüdü ve Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi(FSLN) önderliğinde silahlı direniş örgütlendi.
Ocak 1979’da FSLN burjuva muhalefetinin Somoza karşıtı unsurlarıyla halk hareketini birleştirdiği daha geniş bir cephe kurdu. Üçe bölünen FSLN’nin önderleri, Mart ayında toplanarak bir birleşme anlaşması imzaladılar. Eylül ayaklanmasının yenilmesine neden olan koordinasyonsuzluğun üstesinden böylece gelinmiş olacaktı.
Ancak Ekim 1978 ile Nisan 1979 yılları arasında FSLN’nin faaliyetlerinin en büyük odağı silahlanmaktı. Birkaç ay içerisinde 2500 gerilla Cephe saflarına katıldı.
Artık her şey hazırdı: Sendikalar genel greve ikna edilmiş, halk bir genel ayaklanmaya hazırlanmış, Somoza’nın askeri hedeflerini vurmak için güçlü gerilla birlikleri oluşturulmuştu. 1961 yılında bir avuç insanla yola çıkan devrim gemisinin güvertesinde, şimdi en azından bir isyan başlatmaya yetecek kadar insan vardı. Kitleler ve silahlar nihayet buluşmuştu.
Beklenen işaret 21 Mayıs’ta geldi ve halk güçleri Nikaragua çapında bir saldırıya kalktı. Güçlü silahlara ve örgütlenmeye sahip olan Ulusal Muhafızlara tek bir noktadan saldırmak yerine, Cephe Vietnam Savaşı’ndan öğrenilmiş bir taktikle savaşıyordu: Ülkenin her yerinde, her köyünde, her kasabasında sayısız cepheler açarak, gerek milislerle gerekse de gerillalarla topyekun bir saldırı.
Komutan Humberto Ortega bunu daha sonra şöyle açıklayacaktı:
Başlıca gücümüzün toplumsal, ekonomik ve siyasal düzeylerde topyekun bir seferberlik yaratabilme ve böylece düşmanın teknolojik-askeri kapasitesini dağıtma kabiliyetimiz olduğunu fark ettik… Gerçek şu ki, o zamana kadar halk bizim için gerilla savaşının Ulusal Muhafızlara darbeler vurmasını sağlayan bir dayanaktı. Fakat işin aslı çok başkaydı: Ayaklanma yoluyla düşmanı ezen halk kitlelerin dayanağı gerilla faaliyeti olmuştu.
Ama savaş kolay değildi. Haziran başında Cephe ülkenin kuzeyinde ve güneyinde duruma hakim görünüyorduysa da, Ulusal muhafızlar başkent Managua’daki gerilla birliklerini yenilgiye uğratarak kentin kontrolünü ele geçirmeyi başarmışlardı.
Haziran ayı boyunca savaş devam etti. Topyekun ayaklanma karşısında Somoza’nın güçleri nereye yetişeceklerini bilemiyorlardı. Bu nedenle Managua ve Matagalpa şehirlerine sıkışmış kalmışlardı.
Bunu fark eden Cephe, 16 Haziran’da bir “Geçici Hükümet” kurulduğunu ilan etti. “Paralel iktidar” dediği bir taktikle Cephe kurtardığı bölgelerde seçimler yaptı, mahalle ve kent meclisleri oluşturmaya başladı.
Artık Somoza’nın siyasal hükmü kalmamıştı ama askeri gücünü sonuna kadar kullanmaya kararlı olduğu da belliydi.
Haziran’ın ikinci yarısı ve Temmuz ayının başı, halk güçleri ile Ulusal Muhafızlar arasında süregiden çatışmalar, geri çekilmeler ve ilerlemelerle geçti. Somoza’nın güçleri gün be gün eriyor, FSLN ise güçleniyordu. Ulusal Muhafızlar çözülüyor, üst düzey komutanları ülke dışına kaçarken, düşük rütbeliler ve erler birer birer teslim olmaya başlıyordu.
13 Temmuz’da Managua’ya giden bütün yollar FSLN’nin eline geçti. 17 Temmuz’da Somoza, ailesini ve birkaç üst düzey devlet görevlisini yanına aldı, arkasında yaklaşık 50 bin ölü, yüz binlerce yaralı ve evsiz, Amerikan NAPALM bombalarıyla yanmış köyler ve yıkılmış şehirler bırakarak Miami’ye giden bir uçağa atladı.
Yıllardır sefasını sürdüğü bir düzen uğruna ölmeyi bile göze alamamış bir korkaktı.
19 Temmuz 1979’da Managua’ya giren halk güçleri Nikaragua Devrimi’ni ilan ettiler. Binaların çatısına çıkmış, balkonları, pencereleri ve şehrin meydanlarını doldurmuş binlerce binlerce insan suratlarında bir gülümsemeyle devrimcileri kente buyur ediyorlardı.
Yeni bir düzen kurma zamanıydı şimdi. Ülkenin adını değiştirmenin, yeni bir hayata başlamanın getirdiği coşkuyu Nikaragualı bir devrimci şöyle anlatacaktı:
Kurtuluştan sonra ben şehirlerde ve kırlarda halkın örgütlenmesiyle ilgili herşeyden sorumlu kişiydim. Savaş ekonomisi vardı… Devlet yoktu. Aile yoktu. Piyasa yoktu. Para yoktu. Her şey bir komündü, tam bir komün. Herkes kendisine bir görev verilsin istiyordu, yapacak bir şey istiyordu… Hiyerarşiye yer yoktu. Her şey birlikte yönetiliyordu. Herkes bir devrimde işler böyle yürür diye düşünüyordu. O yüzden insanlara şöyle demek çok kolaydı: “Bu senin görevin. Hallet. Maaş yok, çalışma saati yok.”
Ütopya gerçek olmuştu. “İşte özgürlük, eşitlik, kardeşlik böyle bir şey” diye düşünüyordum. İş bölümü yoktu. Erkekler ve kadınlar kardeşti. Sanki büyük bir aileydik. Sanki kim daha çok cömert olacak, kim komşusunu daha çok sevecek, kim daha fazla fedakarlık edecek diye bir yarış vardı. Polis yoktu, çünkü kimsenin korunmaya ihtiyacı yoktu. Herkes bir yandan elindeki işi yaparken, diğer yandan ötekini gözetiyordu, coşku bulaşıcıydı. Mutlak bir mutluluk vardı, sanki bir parti gibi. Sınırsız coşku, odaklanmış enerji, dayanışma ve öz-disiplin vardı.
Nikaragua devrimi uzun ve zorlu bir süreci kapsar. 1979 yılında devrim tamamlanmadığı gibi, Nikaragualı devrimcinin yukarıda anlatmış olduğu tozpembe tablo da çok uzun sürmemiştir. Devrimden sonra ABD’de eğitilen kontrgerilla çetelerinin ülkeye yönelik 8 yıl süren saldırıları, iktidarı alan devrimcilerin üst üste yaptığı hatalar, izlenen yanlış siyasetler bir süre sonra halkı devrime yabancılaştırdı ve burjuvazi devrimden 10 yıl sonra iktidarı geri aldı.
Ne var ki Nikaragua devrimi çok önemli bir gerçeği gösterir bize: Doğru politikalar uygulandığında, halka güvenildiğinde, kararlı ve fedakar olunduğunda devrim bir hayal olmaktan çıkar.
Ve tabii komutan Tomas Borge’nin o sözü: “Silahsız kitleler yenilmeye mahkumdur, tıpkı kitlesiz silahlar gibi.”
Cinayeti hobi edinmiş bir polis teşkilatı. Yalancılık ve çürümüşlük timsali yöneticiler. İşadamları ve emperyalizmle el ele verip bütün ülkeyi yağmalamaya yemin etmiş bir iktidar. Ve bir depremin yıktığı çürük binaların altında kalıp ölen binlerce yoksul insan. 1979 yılındaki devrimden önce Nikaragua’da durum işte böyleydi.
Nikaragua bir Orta Amerika ülkesidir. Ülke 1909 yılında ABD tarafından işgal edildi ve 1933 yılına kadar da ABD’nin güdümündeki toprak ağaları tarafından yönetildi. ABD o yıl ordusunu Nikaragua’dan çekti ve iktidarı göstermelik bir jestle Anastasio Somoza isimli bir başka işbirlikçisine bıraktı.
O tarihten başlayarak 1979 yılına kadar Nikaragua halkı baba oğul Somozalar tarafından yönetilecektir artık. Nikaragua adeta Somozaların aile şirketine, ülkenin polisi olarak görev yapan Ulusal Muhafızlar isimli suç örgütü de onların özel güvenliğine dönüştürülecektir. 1960'lı yıllarda başlayan devrimci direniş 1970'lerde gelişip büyüdü ve Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi(FSLN) önderliğinde silahlı direniş örgütlendi.
Ocak 1979’da FSLN burjuva muhalefetinin Somoza karşıtı unsurlarıyla halk hareketini birleştirdiği daha geniş bir cephe kurdu. Üçe bölünen FSLN’nin önderleri, Mart ayında toplanarak bir birleşme anlaşması imzaladılar. Eylül ayaklanmasının yenilmesine neden olan koordinasyonsuzluğun üstesinden böylece gelinmiş olacaktı.
Ancak Ekim 1978 ile Nisan 1979 yılları arasında FSLN’nin faaliyetlerinin en büyük odağı silahlanmaktı. Birkaç ay içerisinde 2500 gerilla Cephe saflarına katıldı.
Artık her şey hazırdı: Sendikalar genel greve ikna edilmiş, halk bir genel ayaklanmaya hazırlanmış, Somoza’nın askeri hedeflerini vurmak için güçlü gerilla birlikleri oluşturulmuştu. 1961 yılında bir avuç insanla yola çıkan devrim gemisinin güvertesinde, şimdi en azından bir isyan başlatmaya yetecek kadar insan vardı. Kitleler ve silahlar nihayet buluşmuştu.
Beklenen işaret 21 Mayıs’ta geldi ve halk güçleri Nikaragua çapında bir saldırıya kalktı. Güçlü silahlara ve örgütlenmeye sahip olan Ulusal Muhafızlara tek bir noktadan saldırmak yerine, Cephe Vietnam Savaşı’ndan öğrenilmiş bir taktikle savaşıyordu: Ülkenin her yerinde, her köyünde, her kasabasında sayısız cepheler açarak, gerek milislerle gerekse de gerillalarla topyekun bir saldırı.
Komutan Humberto Ortega bunu daha sonra şöyle açıklayacaktı:
Başlıca gücümüzün toplumsal, ekonomik ve siyasal düzeylerde topyekun bir seferberlik yaratabilme ve böylece düşmanın teknolojik-askeri kapasitesini dağıtma kabiliyetimiz olduğunu fark ettik… Gerçek şu ki, o zamana kadar halk bizim için gerilla savaşının Ulusal Muhafızlara darbeler vurmasını sağlayan bir dayanaktı. Fakat işin aslı çok başkaydı: Ayaklanma yoluyla düşmanı ezen halk kitlelerin dayanağı gerilla faaliyeti olmuştu.
Ama savaş kolay değildi. Haziran başında Cephe ülkenin kuzeyinde ve güneyinde duruma hakim görünüyorduysa da, Ulusal muhafızlar başkent Managua’daki gerilla birliklerini yenilgiye uğratarak kentin kontrolünü ele geçirmeyi başarmışlardı.
Haziran ayı boyunca savaş devam etti. Topyekun ayaklanma karşısında Somoza’nın güçleri nereye yetişeceklerini bilemiyorlardı. Bu nedenle Managua ve Matagalpa şehirlerine sıkışmış kalmışlardı.
Bunu fark eden Cephe, 16 Haziran’da bir “Geçici Hükümet” kurulduğunu ilan etti. “Paralel iktidar” dediği bir taktikle Cephe kurtardığı bölgelerde seçimler yaptı, mahalle ve kent meclisleri oluşturmaya başladı.
Artık Somoza’nın siyasal hükmü kalmamıştı ama askeri gücünü sonuna kadar kullanmaya kararlı olduğu da belliydi.
Haziran’ın ikinci yarısı ve Temmuz ayının başı, halk güçleri ile Ulusal Muhafızlar arasında süregiden çatışmalar, geri çekilmeler ve ilerlemelerle geçti. Somoza’nın güçleri gün be gün eriyor, FSLN ise güçleniyordu. Ulusal Muhafızlar çözülüyor, üst düzey komutanları ülke dışına kaçarken, düşük rütbeliler ve erler birer birer teslim olmaya başlıyordu.
13 Temmuz’da Managua’ya giden bütün yollar FSLN’nin eline geçti. 17 Temmuz’da Somoza, ailesini ve birkaç üst düzey devlet görevlisini yanına aldı, arkasında yaklaşık 50 bin ölü, yüz binlerce yaralı ve evsiz, Amerikan NAPALM bombalarıyla yanmış köyler ve yıkılmış şehirler bırakarak Miami’ye giden bir uçağa atladı.
Yıllardır sefasını sürdüğü bir düzen uğruna ölmeyi bile göze alamamış bir korkaktı.
19 Temmuz 1979’da Managua’ya giren halk güçleri Nikaragua Devrimi’ni ilan ettiler. Binaların çatısına çıkmış, balkonları, pencereleri ve şehrin meydanlarını doldurmuş binlerce binlerce insan suratlarında bir gülümsemeyle devrimcileri kente buyur ediyorlardı.
Yeni bir düzen kurma zamanıydı şimdi. Ülkenin adını değiştirmenin, yeni bir hayata başlamanın getirdiği coşkuyu Nikaragualı bir devrimci şöyle anlatacaktı:
Kurtuluştan sonra ben şehirlerde ve kırlarda halkın örgütlenmesiyle ilgili herşeyden sorumlu kişiydim. Savaş ekonomisi vardı… Devlet yoktu. Aile yoktu. Piyasa yoktu. Para yoktu. Her şey bir komündü, tam bir komün. Herkes kendisine bir görev verilsin istiyordu, yapacak bir şey istiyordu… Hiyerarşiye yer yoktu. Her şey birlikte yönetiliyordu. Herkes bir devrimde işler böyle yürür diye düşünüyordu. O yüzden insanlara şöyle demek çok kolaydı: “Bu senin görevin. Hallet. Maaş yok, çalışma saati yok.”
Ütopya gerçek olmuştu. “İşte özgürlük, eşitlik, kardeşlik böyle bir şey” diye düşünüyordum. İş bölümü yoktu. Erkekler ve kadınlar kardeşti. Sanki büyük bir aileydik. Sanki kim daha çok cömert olacak, kim komşusunu daha çok sevecek, kim daha fazla fedakarlık edecek diye bir yarış vardı. Polis yoktu, çünkü kimsenin korunmaya ihtiyacı yoktu. Herkes bir yandan elindeki işi yaparken, diğer yandan ötekini gözetiyordu, coşku bulaşıcıydı. Mutlak bir mutluluk vardı, sanki bir parti gibi. Sınırsız coşku, odaklanmış enerji, dayanışma ve öz-disiplin vardı.
Nikaragua devrimi uzun ve zorlu bir süreci kapsar. 1979 yılında devrim tamamlanmadığı gibi, Nikaragualı devrimcinin yukarıda anlatmış olduğu tozpembe tablo da çok uzun sürmemiştir. Devrimden sonra ABD’de eğitilen kontrgerilla çetelerinin ülkeye yönelik 8 yıl süren saldırıları, iktidarı alan devrimcilerin üst üste yaptığı hatalar, izlenen yanlış siyasetler bir süre sonra halkı devrime yabancılaştırdı ve burjuvazi devrimden 10 yıl sonra iktidarı geri aldı.
Ne var ki Nikaragua devrimi çok önemli bir gerçeği gösterir bize: Doğru politikalar uygulandığında, halka güvenildiğinde, kararlı ve fedakar olunduğunda devrim bir hayal olmaktan çıkar.
Ve tabii komutan Tomas Borge’nin o sözü: “Silahsız kitleler yenilmeye mahkumdur, tıpkı kitlesiz silahlar gibi.”