
Faşizmi Devrimle Ezeceğiz!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz!
31 Ocak 2010
Almanya- Berlin de DHB Okurları
![]() | |
İSTANBUL - EMASYA Protokolü bir kağıt parçası değil, olağanüstü hal uygulaması. Milletvekillerine fotokopisi bile verilmeyen protokolün değiştirilmesi gündemde. Meclis'in göremediği protokol nasıl değiştirilecek? Demokratikleşme için bu yeter mi? TBMM Şemdinli Komisyonu sözcüsü Sefer Üstün, İçişleri Bakanlığı'ndan EMASYA Protokolü'nü istediklerini, ancak 'ret' cevabı ile karşılaştıklarını açıkladı. Üstün, Balyoz Harekat Planı'na zemin teşkil eden protokol için şöyle konuştu: "Fotokopisini bile vermediler. Bakanlık yetkilisi protokolü okurken, sadece not tuttuk." İçişleri Bakanlığı, EMASYA ile ilgili bir çalışma başlattı. Peki toplumdan sır gibi saklanan, kanunların çıktığı Meclis'ten bile gizlenen protokol nasıl değiştirilecek? Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, EMASYA ile ilgili "Vatandaşlarımız, herkes şundan emin olsun; Türkiye'de demokrasiyle bağdaşmayan ne varsa bunlar toplumsal gerekçeleriyle beraber ortadan kaldırılması gerekiyor" dedi. Peki vekillerin bile görmediği bir protokolü sadece değiştirerek demokratikleşmek mümkün mü? Hele hele bir darbe planına sadece fotokopi olduğu için 'kağıt parçası' diyen bir Genelkurmay Başkanı görevde iken... Milletvekillerine fotokopisi bile yasak TBMM Şemdinli Araştırma Komisyonu, İçişleri Bakanlığı'ndan protokolü isteyince ilginç bir cevapla karşılaştı. Bakanlık metni veremeyeceğini bildirdi. Bakanlık, görevlendirdiği bir uzmanla protokolün nüshasını gönderdi, ama fotokopisinin çekilmesine bile izin vermedi. Bakanlık temsilcisi metni okurken, komisyon üyesi milletvekilleri sadece not alabildi. Şemdinli Araştırma Komisyonu'nun sözcüsü AKP Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün, bu gerçeği yıllar sonra Zaman gazetesine anlattı. Üstün, şöyle konuştu: "Balyoz'da olsun, Şemdinli'de olsun hep EMASYA karşımıza çıkıyor. Oraya sığınılmak isteniyor. Kanunlarda olmayan ne idüğü belirsiz protokollerle yetki adacıkları oluşturulmaya çalışılıyor. Demokrasiye, kanunlara aykırı olan EMASYA tamamen kaldırılmalıdır. İçişleri Bakanlığı, tek taraflı olarak protokolü iptal etmeli; devrettiği yetkisini geri almalıdır." Meclis için bile sır olan EMASYA konusunda Türkiye parça parça bilgilere sahip. Bunda protokolün gizliliği kadar, 12 Eylül darbesinin ardından kurulan askeri vesayet rejiminin de payı büyük. Olağanüstü protokoller, yasa ve düzenlemeler olağanüstü rejimin ve anayasanın doğal uygulamaları. Emniyet Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü bunlardan sadece birisi. Türkiye'de onlarca olağanüstü uygulama söz konusu. Bu olağanüstü uygulamalardan bazıları şöyle: Milli Güvenlik Kurulu, Milli Güvenlik Siyaset Belgeleri, Yüksek Öğretim Kurumu, Özel Ağır Ceza Mahkemeleri'ne dönüştürülen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, hatta EMASYA'nın hukuksal temellerini ortadan kaldıran ve yok hükmünde kılan İl İdaresi Kanunu'nun kendisi bile. Şemdinli iddianamesi: Olağanüstü Hal Uygulaması EMASYA Protokolü, TSK Birliklerinin Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma (EMASYA) Görevlerinde Kullanılmasına İlişkin Planlama Direktifi ile güncellenen bir olağanüstü hal uygulaması. İlk kez ciddi bir şekilde tartışma konusu haline getirildiği ünlü Şemdinli İddianamesinin dipnotlarında ifade edildiği gibi: "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki bazı illerimizde, 1987 yılında 285 sayılı Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin İhdası Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname ve bu KHK’ye ilave hüküm eklenmesine dair 286 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile, terörle mücadelede bazı düzenlemeler yapılmış ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü birlik ve birimlerinin gerek kendi aralarında gerekse mülkî makamlarla olan ilişkilerinde, hangi esaslara bağlı olarak faaliyet yürütecekleri açıklanmıştır. Olağanüstü hal uygulaması niteliği itibariyle geçici bir uygulamadır. Bu sebeple, 285 ve 286 sayılı KHK’lerdeki esas ve usullerden olağan döneme geçiş sırasında emir komuta ilişkileri başta olmak üzere, terörle mücadele faaliyetlerinde bir boşluk içerisine düşülmemesi amacıyla 07 Temmuz 1997’de Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında, 5442 Sayılı İl İdaresi Kanununun 11/D maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak toplam (27) maddeden oluşan bir "Müşterek Protokol" imzalanmıştır. İmzalanan protokol, Genelkurmay Başkanlığınca Jandarma dahil ilgili Türk Silâhlı Kuvvetleri birimlerine ve İçişleri Bakanlığınca da, 81 İlimizin Valiliğine ve ilgili birimlerine gönderilmiştir. Protokolün yayımlanmasından sonra, Genelkurmay Başkanlığınca hazırlanan ve zaman zaman yenilenen EMASYA direktifleri yayımlanarak, anılan Müşterek Protokoldeki hususlar teyit edilmiştir. En son olarak da, 06 Temmuz 2005 tarihinde Genelkurmay Başkanlığınca "MD: 117-1 TSK Birliklerinin Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma (EMASYA) Görevlerinde Kullanılmasına İlişkin Planlama Direktifi (EMASYA Direktifi)" hazırlanarak, Jandarma dahil Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin ilgili birlikleri ile Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Valilikler, İl Emniyet Müdürlükleri başta olmak üzere pek çok sivil makama da gönderilmiştir." Bayramoğlu: Protokol yasalara aykırı, antidemokratiktir Protokolle her ilde askeri birim içinde "Asayiş Güvenlik Merkezleri" oluşturulmuş ve sivil emniyet ve mülki amiri istihbarat, değerlendirme ve planlama açısından askere bağımlı kılınmış. Bu Asayiş Güvenlik Merkezleri'nden biri de Şemdinli İddianamesi'ne konu olan Hakkâri EMASYA Tali Bölge Komutanlığı'dır. Diğer adıyla Hakkâri Dağ ve Komanda Tugay Komutanlığı. Hakkâri Dağ ve Komanda Tugay Komutanlığı, EMASYA Direktifi gereğince Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı'na bağlı olarak faaliyet yürütüyor. EMASYA'yı ilk kez Türkiye'nin gündemine getiren deneyimli gazeteci Ali Bayramoğlu, süreklileşen bu olağanüstü duruma dikkat çekiyor. Bayramoğlu, protokolün geçici değil, sürekli haller düzenlemesi olduğunu belirtiyor. Ali Bayramoğlu, "Jandarmanın valilerden kimi tekil olaylarda ya da 1 yıla varan uzun sürelerde her tür konuda polis alanında görev yapma yetkisini alması son yıllarda sıkça görülüyor. Bu tür görevlendirmeler istisna değil, rutinleşmiştir" diyor. "Protokol hükümlerine göre herhangi bir iç güvenlik harekatı süresince polis, Özel Harekat Timleri EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıkları'nın emrine verilir. Buralar genellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahları olmuştur. İç harekat durumunun özellikle doğu illerinde geçici değil sürekli olduğu düşünülürse, ülkenin ciddi bir bölümünde asayişin askerileştiği açıktır" diye belirtiyor. Bayramoğlu, "Protokol yasalara aykırı, antidemokratiktir. Askeri mülki amirin yönlendiricisi haline getirmektedir" vurgusunda bulunarak, EMASYA Protokolü'nün iptal edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. |
Türk-İş önüne kurulan çadır kentte, 14 yaşında yaşamını yitiren Mizgin Arslan'ın acısı yaşanıyor. Mizgin'i kaybeden TEKEL işçisi Hüseyin Arslan, acı gerçeği dile getirdi: "Mizgin bir işçi çocuğu olduğu için öldü. Başbakan'ın ya da bir vekilin çocuğu olsaydı şimdi yaşıyor olacaktı." Kızını Akdeniz Anemisi (talasemi) hastalığı nedeniyle kaybeden Batmanlı TEKEL işçisi Hüseyin Arslan, Kozluk'tan gelen işçilerin çadırı önünde taziyeleri kabul ediyor. Baba Arslan, çocuğunu neden yitirdiğinin bilincinde. Arslan'a göre Mizgin'in ölüm nedeni, bu ülkede işçilerin çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklanıyor. Baba Arslan'ın acısı sadece Mizgin ile sınırlı değil. Daha önce de iki kızını ekonomik koşulları el verip de tedavi ettiremediği için yine aynı hastalığa kurban veren Arslan'ın küçük oğlu Osman da talasemi hastası. Tekel işçisi 'Eğer'lerle yaşıyor TEKEL direniş çadırında görüştüğümüz baba Hüseyin Arslan, acısını dile getirecek kelimeleri bulmakta zorlandı. Arslan, acısını, onu yalnız bırakmayan TEKEL işçisi arkadaşları ile paylaşıyor. Kaybetmemek için direndikleri özlük haklarına dikkat çeken işçi Hüseyin Arslan, kızını ölüme götüren koşulları şöyle anlattı: "Ben çocuğuma ilik nakli yapma olanağı buldum. Ama yapmadılar. Benim çocuğumun ölüme götüren bu oldu. Yapılmamasının nedeni ise bu hükümetin sağlık politikalarıdır. Bu hükümet, insanlara sahip çıksaydı, Mizgin yaşıyor olacaktı. Biz kendi imkanlarımızla yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Ama elde avuçta bir şey olmayınca ne yapacaksın ki. Bu mali durumumuzla çocuğumun tedavisini yaptıramadık." "Ben şimdi kendi kendime düşünüyorum, hayal ediyorum" diye konuşan acılı baba, "Eğer" diye devam etti: "Eğer ilik nakli olabilseydi, Mizgin yaşayacaktı." Babası işçi olmasaydı, yaşayacaktı TEKEL işçisi Hüseyin Arslan şunları ifade etti: "Ben şimdi kendi ölümüme kadar işte hep bu sıkıntıyı çekeceğim. Keşke ilik nakli olabilseydi diyeceğim. Ama olamadı. İşte hayatını kaybetti. Mizgin'in babası zengin olsaydı. Mizgin, Başbakan'ın kızı olsaydı, bir bakanın ya da milletvekilinin kızı olsaydı, ilik nakli yapılabilecekti ve şimdi yaşıyor olacaktı. Sürekli garibanlar eziliyor. Hükümetten beklentim şudur. Sağlık çok önemli bir şey, hiçbir şey ile değiştiremezsin. Benim kızım gittikten sonra ben malı mülkü ne yapacağım." Ölüme kadar buradayız Sözü, kızının cenazesinden sonra haklarını kazanabilmek için döndüğü direniş çadırlarına getiren baba Arslan, "Biz buraya geldiğimizden beri Başbakan'dan özlük haklarımızın kaybedilmemesini istedik. Bu olmazsa, ölüme kadar buradayız. Başbakan demesin ki, bu işçilerin birinin anası, kardeşi ölecek. Memleketine dönecek ve bir daha geri gelmeyecek. Bütün arkadaşlarım benim gibi düşünüyor. Ben bunun için cenazeden sonra buraya geri döndüm. Hiçbir şey evlat acısı gibi değil. Gittim, bir hafta kaldım. Geri direniş yerine geldim. Başbakan'dan Pazartesi günü bir haber bekliyoruz" şeklinde konuştu. Osman ölmesin Küçük oğlu da aynı hastalığı taşıyan Hüseyin Arslan, "Ben kızımı kaybettim. Ama diğer çocuğumu kaybetmek istemiyorum" dedi. Osman'ın daha yedi yaşında olduğunu söyleyen Arslan, duygularını şöyle anlattı: "O'nun sağlık durumu Mizgin'e göre daha kötü durumdaydı. Onu 15 günde bir hastaneye götürüyoruz, iki ünite kan veriliyor. Bu hastalığın tedavisi var. Ama biz ulaşamıyoruz. Batman Çocuk ve Devlet Hastanesinde sınırlı bir tedavi yaptırabiliyoruz. Osman'ın dalağının alınması gerekiyor. İnancınız olsun ben onu Diyarbakır'a götürüp, ameliyatını yaptırabilecek bir durumda bile değilim." Yardım kampanyası başladı TEKEL işçileri, Hüseyin Arslan'ın oğlunun tedavisi için bir kampanya başlattı. İşçiler bir çağrı metni hazırladı, işçi baba Arslan'ın olanaksızlıklar yüzünden oğlu Osman'ı da kaybetmekle karşı karşıya olduğuna dikkat çekti. Çağrı metninde, "Osman artık TEKEL direnişimizin bir sembolü haline gelmiştir. Onurlu direnişimiz, yine çok büyük bir insanlık onuru taşıyan 'Osman'ı yaşatma' dayanışmasıyla çok büyük bir güce dönüşmüştür" denildi. İşçiler, Osman için Vakıfbank Batman şubesinde bir hesap açtıklarını, isteyenlerin yardımları 00158007282394151 nolu hesaba yatırabileceklerini kaydetti. |
Bu nedenle ve öncelikle belirtmeliyim ki, işçi sınıfında Allah vergisi bir devrimcilik görmediğim gibi, devrimci olmayan işçi sınıfının da tarihsel ve politik bakımdan hiçbir değer taşımadığını düşünüyorum. Hatta işçi sınıfının, yakın tarihte sosyalizmin çözülme sürecinde de gördüğümüz gibi (o değiştirici gücüyle) bazen karşı devrimci bir rol oynayabileceğini de biliyorum. Dolayısıyla işçi dalkavukluğu diye de tanımlanabilecek uvriyerist yaklaşımların hep bir hayal kırıklığıyla sonuçlandığının da farkındayım.
O nedenle bu yazıda abartma gibi gelebilecek kimi değerlendirmeler; TEKEL direnişinden çıkarılacak siyaset derslerinin ve Türkiye sınıf mücadeleleri tarihindeki yerinin daha net anlaşılması için kasdedilerek yapılmıştır.
O güzel insanlar o beyaz atlarına binip dönüyorlar mı?
Canlı yayınlanan bir televizyon programında (5N 1K / CNNTurk) mikrofon uzatılan TEKEL işçisi aynen şöyle diyordu: “Ben 5 vakit namazımı kılarım. Burada da komünist olduk. Evet, 5 vakit komünistim."
Şaka mı yapıyor diye dikkat ettim, hayır ciddiydi. Çünkü programı yapan gazeteci Cüneyt Özdemir de şaşırdığı için olacak, sorusunu tekrarladı ve aynı yanıtı aldı. Evet o klasik yasa hükmünü sürüyor; direnişler ve grevler işçiler için bir okul olmaya devam ediyordu. İşçi sınıfı eylem içinde öğreniyor, dostunu düşmanını tanıyor ve esaslı bir bilinç sıçraması yaşıyordu. Yukarıda sözünü ettiğim tv proramına da dikkat çeken gazeteci dostumuz ve akademisyen Dr. Atilla Özsever, Ankara'da 17 Ocak günü düzenlenen büyük işçi mitinginden hemen önce Tekel çalışanlarıyla yaptığı sohbetten (yine aynı değişime işaret eden) çok çarpıcı bir anekdot aktarıyordu. Özsever, Hataylı bir işçinin kendisine aynen şunları söylediğini yazıyordu: “Biz buraya gelmeden önce gençler, öğrenciler için solcu, komünist diye bir önyargıya sahiptik. Ancak buradaki öğrencilerin harçlıklarından bize çay yapıp getirdiklerini, sabaha kadar bu soğukta bizlerle kaldıklarını görünce düşüncelerimiz değişti. Ben TEKEL işçisi olmasaydım, buraya destek için gelebilir miydim? Sanmıyorum. Ama gençler bu dondurucu ayazda, bizlerle ekmeklerini paylaştılar. Ben bölgemdeki ilçede aynı zamanda AKP yöneticisiydim. Ama şimdi kesinlikle AKP’ye oy vermem. Sağcı idim, solcu oldum.” (Cumhuriyet, 28 Ocak 2010)
Özsever'in aktardığı bu diyalog, açık bir bilinç sıçramasına işaret ediyordu. Dahası, her türden gericiliğin ve liberalizmin toplum ve entellektüel hayat üzerinde kurduğu ideolojik hegemonyanın parçalanmaya başladığını; bu ülkede 30 yıla yayılan büyük akıl tutulmasının kırılma yoluna girdiğini gösteriyordu. Hataylı işçinin söyledikleri, Tekel direnişinin bir başka yönünü de gösteriyordu; Türkiye'de son 30 yıldır işçi sınıfının, emekçilerin ve genel olarak çalışanların sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri (örneğin seçmen davranışları) arasındaki pozitif ilişki kopukluğunun aşılması için uygun bir iklim oluşuyordu.
Uzunca süredir dinci gericliğin, liberal bireyciliğin, muhafazakarlığın, sağcılığın ve milliyetçiliğin etkisine giren; dolayısıyla sınıf bilincinden ve dayanışmasından uzaklaşan işçilerin, yeniden solu, devrimcileri, sosyalistleri tanımaya başladığını, sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri arasında yeniden pozitif bir ilişki kurmaya yöneldiklerini söyleyebiliriz. Hataylı TEKEL işçisinin daha önce, "solcu, komünist diye önyargılı yaklaştığını" söylediği kişiler, kendileriyle gece gündüz birlikte olan, onlarla ekmeğini paylaşan ve hiçbir karşılık beklemeksizin işçilerin mücadelesini kendi mücadelesi olarak gören gençler ve öğrencilerde somutladığı "solcu, komünist" tipi, yeniden emekçilerin dünyasına dönüyor ve sıcak bir mücadele kardeşliği/yoldaşlığı oluşuyordu.
Hataylı işçi sözünü ettiği "önyargı" ile, solcu ve komünist sıfatları/kavramları üzerinden geliştirilen bin yillık ilkel, kaba, ahlaksız ve alçak bir gerici-sağcı propagandanın halkın bilincinde oluşturduğu tahrifata gönderme yapıyor. Emekçiler, somut eylem içinde dostlarını ve düşmanlarını tanıyor.
Öyle anlaşılıyor ki, sınıf içinde çalışmanın koşulları süratle olgunlaşıyor. TEKEL direnişi dolayımıyla emekçiler yüzlerini yeniden sola dönmeye hazır hale geliyor.
Direniş toplumsal ve tarihsel meşruiyet kazandı
TEKEL direnişi sadece özelleştirmeci yeni liberal politikalara, yeni muhafazakarlığa ve onların arkasındaki felsefeye ağır bir darbe indirmekle kalmıyor, aynı zamanda uzunca bir süredir kopuk olan sosyalist hareketle işçi sınıfı arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasının da hem imkanlarını yaratıyor hem de yolunu yöntemini sunuyor.
Bu ilişkinin 1980 öncesinde ne ölçüde kurulduğu, kurulsa bile sağlıklı olup olmadığı kimi çevrelerde tartışılsa bile, hiç kuşku yok ki, ülke özgülünde 12 Eylül darbesinden ve onun üzerine gelen küresel karşı devrimin (sosyalist rejimlerin çözülmesinin) yarattığı yıkımdan sonra sosyalistlerle işçi sınıfı arasındaki bağın hemen hemen bütünüyle koptuğunu söylemek, sanırım yanlış bir gözlem ve haksızlık olmayacaktır. Sınıf içinde çalışma ve örgütlenme iddiasındaki kimi örgütlerin, partilerin ve çevrelerin yürüttüğü çalışmalara karşın -ki bu çalışmaları hiç küçümsemediğim gibi, çok değerli buluduğumu da belirtmek isterim- söz konusu kopuşu aşamadıkları da bir gerçek. Ne Zonguldak büyük madenci yürüyüşü, ne 1989 bahar Eylemleri bütün olumlu yanlarına ve etkilerine karşın, gericiliğin ve liberalizmin ülke ve toplum üzerindeki etkisinin kırılmasına ve sınıfın solla buluşmasına beklenen katkıyı yapamadı.
Çünkü, küresel bir zafer kazanan kapitalizmin o dönemde geliştirdiği yeni liberal politikalar, yeni muhafazakarlık ve gericiliğe büyük bir kapı açan yeni felsefi yaklaşımlarıyla (post-modernzim gibi) tam cephe bir saldırı halindeydi. Bir çıkış yaşıyor ve bu çıkışın yarattığı fırtına ortalığı kasıp kavuruyordu. Oysa bugün yeni liberal politikaların tüm felsefi, politik ve fiziki sınırlarına ulaşılmış durumda. Kapitalizmin 1929'daki büyük ekonomik kriziyle karşılaştırılan yeni küresel mali kriz, liberalizmin ideolojik hegemonyasını dünya ölçeğinde sarstı. İnsanlık, ne tarhin sonuna gelindiğini, ne kurtuluş ideolojilerinin ve büyük anlatıların devrinin kapandığını, ne ulus devletlerin yıkıldığını, ne de emperyalizmin eski ve kötü bir hatıra olduğunu olduğunu göndüler. Tam tersine görülen şey açıkça şuydu; Kapitalizim ve liberal ideoloji, gezegenin ve insanlığın geleceğini tehdit ediyordu.
Emek sermaye çelişkisi ve çatışması, son çözümlemede bütün bir toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatı belirlemeye; diğer çelişki ve çatışmaların temelini oluşturmaya; ve toplumsal ilerlemenin dinamiği olmaya devam ediyordu.
Liberal meczupların sefaleti
Liberal bir meczup olan Ahmet Altan ve onun gibi kötü edebiyatçıların yazdıkları ise artık kimseyi kolay kolay tatmin ve ikna edecek gibi görünmüyor. Zaten bir tür "solculuk" olarak da sunulan böylesine açık bir sermaye sözcülüğü, bazı meczuplar ve işbirlikçiler dşında artık kimi ikna edebilir ki? Yeni bir dünya isteyen gençler mi, ekmek ve özgürlük mücadelesi yürüten işçileri mi? Gericiliğe ve emperyalizme direnen toplumsal kesimler mi? Kimi?
Ancak efendisine aşık bir uşak psikolojisiyle yazılabilecek aşağıdaki satırlar, dolaşıma çıktığı entellektüel ortamda artık eskisi gibi karşılık bulup saygı görebilir mi? Sanmıyorum. Ahmet Altan Tekel direnişiyle ilgili olarak aynen şunları yazıyor: “Globalleşen bir dünyada devletlerin ‘tekeller’ kurması ekonomi mantığına tümüyle aykırı. Bu ülkede devlet işletmeleri (...) ekonomi kurallarına aykırı bir biçimde yönetildi ve devlet zarar etti. (...) Bizim devlet de diğer devletler gibi ekonomik alandan çekiliyor ve kendine ait kuruluşları özel sektöre devrediyor.
“Bu ‘özelleştirme’ döneminde birçok işçi işsiz kalıyor. (...) Eğer devlet, ‘işsiz kalan’ işçilere para verecekse, bu para çalışanların parasından verilecek. Çalışanların paralarını alıp, bu paraları ‘çalışmayanlara’ ya da emeklerine artık ihtiyaç duyulmayanlara dağıtmak hak kavramına uygun mu?
“Özel sektörde çalışanlar rekabetin kızgın olduğu bir alanda ve her türlü riski göze alarak çalışırken, ‘devlet çalışanlarının’ rekabetten ve riskten uzak bir çalışma hayatı sürdürmeleri eşitliğe ne kadar uygun? (...) Üretim biçiminin değiştiği, makinelerin işçilerin yerini aldığı bir dünyada “işsizlik” kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. (...) Özel sektörde çalışanlar neden verdikleri vergilerle ‘devlette’ çalışanların hayat garantisi olsunlar? Bunlar, ‘ekonomik aklın’ bize söyledikleri.” (Ahmet Altan, Taraf, 2 Ocak 2010)
Yukarıdaki alıntının her satırından süzülen cahillik bir yana, insanın bunları bir tür "eşitlik" argümanıyla savnması inanılır gibi değil. Böyle bir şeyi ancak görevli bir propagandist yapabilir diye düşünmeden edemiyor insan.
TEKEL işçilerinin askeri vesayete karşı mücadele etmek yerine "dünyanın en kolay muhalifliğini seçerek" hükümete, yani AKP'ye karşı mücadele etmesini de eleştiren Taraf gazetesi, onları örtük şekilde Ergenekonculara hizmet etmekle bile suçlamıştı. İçinde "kamu mülkiyeti", "sosyal haklar", "devlet" ve "sınıf mücadelesi" gibi kavramlar ya da sözcükler geçen her eylemden, her metinden ve her girişimden nefret eden Taraf yazarlarını kim iflah eder bilemiyorum ama, Tekel işçilerinin saygıyla anmayacakları kesin.
Direniş liberal illizyonu dağıtıyor, iktidarı sarsıyor
TEKEL işçilerinin eyleminin AKP iktidarını böylesine sarsması, Başbakan Erdoğan'ın sinirlerini bozması ve ülkedeki gerici-liberal illizyonu dağıtması, bu direnişin uygun bir tarihsel dönemeçte gerçekleştiğini gösteriyor. Çünkü bu eylem toplum vicdanında, yakın tarihte başka hiçbir eylemde olmadığı kadar bir kabul görüyor ve meşruiyet kazanıyor. Daha da önemlisi işçi sınıfının diğer kesimlerinden de destek buluyor ve yayılma eğilimi gösteriyor. Sendika bürokrasilerini sarsıyor ve onları eyleme zorluyor. Birden bire ülke göndemine genel grev kavramı giriyor ve yine yakın tarihte hiç olmadığı kadar etkili bir karşılık buluyor.
TEKEL direnişi AKP gericiliğine, emperyalizme ve kapitalizme karşı hangi eksende mücadele edilmesi gerektiğini bir kez daha ve hiçbir yoruma yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koyuyor. İşçiler bu ülkenin kent meydanlarını linç girişimcisi gerici, faşist ve milliyetçi sürüler ile tacizci serserilere bırakmıyor. Toplumun ve tarihin hem vicdanı hem de namusu oluyor.
Bu nedenle TEKEL direnişi AKP iktidarını korkutuyor. Bu nedenle, aslında bütçede ve personel politikasında yapılacak küçük bir düzenlemeyle bu sorun çözülebilecekken, yapılmıyor. Çünkü, direnen işçilerin zafer kazanmasıyla "kötü bir örnek" oluşsun istenmiyor. Bu nedenle AKP iktidarı bütün gücüyle bu direnişi kırmaya çalışıyor.
Artık başarı şart!
Bu nedenle Tekel direnişi mutlaka başarıya ulaşmalıdır. Bir genel grev provası olabilecek 3 Şubat genel iş bırakma eylemi de mutlaka gerçekleştirilmelidir. Çünkü bu eylemlerin başarıya ulaşması, gerici ve amerikancı AKP'nin durdurulmasının da yolunu açacak, imkanlarını yaratacaktır. Örtülü ılımlı islam darbesinin püskürtülmesi ve yeni Osmanlıcılığın yenilgiye uğratılması için ileriye doğru gerçekleştirilecek bir atılımın moral kaynağını oluşturacaktır.
Belirtmeye gerek yok ki, bir yenilginin maliyeti ise ağır olacaktır. Bu nedenle bütün devrimciler, sosyalistler, ilerici sendikacılar, sosyalist parti ve örgütler, emekten yana bütün güçler, bu eylemin başarıya ulaşması için çalışmalıdır. - Merdan Yanardağ - sol.org.tr / 29.01.10
Euro bölgesindeki işsizlerin sayısı 16 milyona yaklaştı
Daha önce işsizlik oranlarının geçen Kasım ayında yüzde 10'a ulaştığı belirtilmiş, ancak daha sonra bu oran yüzde 9,9 olarak düzeltilmişti. Avrupa Birliği'nin istatistik kurumu Eurostat'ın açıkladığı verilere göre, Euro bölgesinde şu an 15 milyon 800 bin kişi işsiz. 27 Avrupa Birliği ülkesindeki toplam işsiz sayısınınsa 23 milyon kişi olduğu belirtildi. Avrupa Birliği ülkeleri arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 22.8'le Letonya. İspanya ise Euro bölgesinde işsizlik oranının en yüksek olduğu ülke. Ülkede Kasım ayında 19,4 olan işsizlik oranı Aralık'ta yüzde 19,5'e yükseldi.
'İşsiz sayısında artış sürecek'
Eurostat'a göre geçen Aralık ayında Euro bölgesinde 87 bin kişi işini kaybetti. Bu, Mayıs 2008'den bu yana işsizlik oranlarında bir ay içerisinde kaydedilen en düşük artış oldu. Uzmanlar gelecek yıl Euro bölgesinde işsizliğin yükseleceği görüşünde.
IHS Global Insight'tan Howard Archer, 'Euro bölgesinde işsizlik oranlarındaki artışın son aylarda yavaşlamasına karşın, işsizlikteki artış eğilimi bu yılın büyük bir kısmında devam edecek gibi görünüyor.' dedi. Öte yandan İspanya'nın Ulusal İstatistik Kurumu tarafından yayınlanan rakamlar 2009'un son üç ayında ülkede 4 milyon 330 bin kişinin işsiz olduğunu gösteriyor. BBC Türkçe / 29.01.10
Taksim Tramvay Durağı'nda saat 19.30’da bir araya gelen kurumlar, “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın” pankartı ile hasta tutsakların resimlerini taşındı.
“Hasta tutsaklar serbest bırakılsın!”, “Katil devlet hesap verecek!”, “Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur!”, “Tecrite son!” ve “Yaşasın devrimci dayanışma!” sloganlarının atıldığı eylemde, İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Mehpisto Kitabevi önüne gelindiğinde oturma eylemi yapılarak, Çav Bella Marşı hep bir ağızdan söylendi.
İçeride tutsaklar, dışarıda TEKEL işçileri
Galatasaray Lisesi önüne gerçekleştirilen basın açıklamasını ÇHD üyesi Av. Naciye Demir okudu. Demir, devrimcilerin, TEKEL işçilerine dayatılan “ölümün bir başka biçimiyle” karşı karşıya bırakıldıklarını söyledi. Kimsenin AKP’den vicdan, merhamet tablosu çizmesi beklentisinin olmadığını söyleyen Demir, Güler Zere’nin özgürlüğe kavuşmasının da nedametin ve merhametin değil, ortak mücadelenin yarattığı bir sonuç olduğunu ifade etti. Açıklamada ayrıca, F tipi hapishanelerde tutsakların hastalıklarla öldürülmeye çalışıldığı, devrimcilerin pişmanlık yasalarıyla, tüm insani ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak, sürekli keyfi cezalar ve disiplin soruşturmalarıyla ‘hizaya getirilmeye’ çalışıldığı söylendi.
Adalet Bakanı açıklasın
15 Ocak 2010 tarihinde intihar ettiği açıklanan Sezer Kartal’ın Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in açıklamalarını yalanlayan bir gerçekle ortada durduğunu söyleyen Demir, Adalet Bakanı Ergin’in, hapishanelerde insan haklarına ilişkin iddiaların yok denecek kadar az olduğunu, tutuklu ve hükümlülerin yaşam standartlarının iyi olduğunu ifade eden yalan açıklamalar yaptığını belirtti. Ergin’in Sezer Kartal’ın neden intihar yolunu seçtiğini açıklamasını istedi. Açklamada, hasta tutsaklara özgürlük talebinin dile getirilmesiyle sona erdi. şunları söyledi.
Basın açıklamasının sonunda, her ayın ilk Perşembe günü Adli Tıp Kurumu önünde yapılan eylemin, 4 Şubat Perşembe günü saat 13.00’te gerçekleştirileceğinin duyurusu yapıldı.