Türkiye’deki kontrgerilla, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen ‘Soğuk Savaş’ adlı dehşet dengesinde oluşturulan, ‘komünist işgale karşı’ diye devlet kadroları içinde meşrulaştırılan ama esas olarak işçilere ve devrimci harekete karşı tahkim edilen bir gayri nizami savaş örgütlenmesiydi.İnsan kaynağını ‘İslamcı’ ve faşist çevreler içinden bulan, ABD ve işbirlikçisi olan sermaye sınıfı tarafından örgütlenen, vicdanı alınmış iğrenç kadrolardan teşekkül edilen bu derin yapılanma, işlevini görmüş, Türkiye’yi bir darbe ortamına sürükleyecek provokasyonları gerçekleştirmişti. Birkaç piyon fedasıyla büyük bir satranç oyununu kazanan Yankiler ve yerli büyük patronlar, “Bizim oğlanlar becerdi!” diye darbeyi kutladıktan sonra, Türkiye’yi neo-liberal ‘küreselleşme’ sürecine eklemekte zorlanmadılar.
Darbenin etkileri yıllara yayıldı. Bu süreçte neler yaşandığını Eylül sayımızda ayrıntılarıyla ortaya koyan bir dosya hazırlamıştık. Halkın üzerinden geçen silindire rağmen, 1985’te öğrenci dernekleri kurulmaya başladı ve 1987’de onlarca tutuklamalara rağmen kitle eylemleri patlak verdi. Bu süreci Türkiye işçi sınıfının 1989 Bahar Eylemleri takip etti.
Ne yazık ki, aynı süreçte, Doğu Bloğu’ndaki bürokratik rejimler art arda çöküyor, kısa zaman içinde geniş emekçi ve yoksul kitlelerin gözünde ‘komünizmin ölümü’ gerçekleşiyordu. Ardından Arnavutluk ve Çin’in de tekrar kapitalistleşmesi geldi… İşçi sınıfı, gençlik, yoksullar tam diktatörlük mirası rejime karşı başını kaldırmaya başladığında bu gerçeklikle karşı karşıya kaldı ve büyük bir kafa karışıklığına, moral bozukluğuna sürüklendi.
Emperyalizm aynı süreçte yeni bir hat belirliyordu: Başta Doğu Bloğu olmak üzere yeni pazarların fethi ve dünyanın yeniden sömürgeleştirilmesi… Bu süreç, kontrgerillanın bir çeşit ‘yük’ haline geldiği İtalya gibi kimi ülkelerde ‘kontrollü tasfiye’sini beraberinde getirirken, kimi ülkelerde de ‘görev tanımı’ değiştirildi.
Buradan itibaren Türkiye’nin özgün konumunu dikkatle incelemek gerekir. Devrimci, sosyalist hareket Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik işçi devletlerindeki çözülmeyle beraber gerilerken, Kürt ulusal hareketi yeni ve güçlü bir fenomen olarak sahneye çıkıyordu. Vazifesini büyük ölçüde siyasi polise devreden Türkiye’deki kontrgerilla, 1990’lara kadar tek-tük ve tabiri caizse ‘zevk için’ icra ettiği kaçırma, kaybetme işlerinin yerine, Kürt hareketine karşı bir reorganizasyona giderek, çok ayaklı yeni bir örgütlenme süreci başlattı.
Kürt hareketi o süreçte henüz ‘sosyalist’ söylemini terk etmemiş, ancak sosyalist söylemli hareketlerin aksine, milli vurgusuyla güç kazanmayı sürdürebilmişti. JİTEM’in örgütlenmesi; Hizbullah’ın ‘İlim’ kanadının bir kontrgerilla kolu olarak güçlendirilmesi ve Kürt kentlerinde önde gelen aydınların üzerine salınması; Tansu Çiller-Mehmet Ağar-Sedat Bucak-Abdullah Çatlı-Emniyet-MİT üzerinden, bizzat Mehmet Ağar’ın dile getirdiği ‘1000 Operasyon’u gerçekleştiren yapılanmanın kurulması… Bu coğrafyayı yeni bir kan gölüne sürükledi… Faili meçhuller, kaçırmalar, yok etmeler, itirafçılaştırmalar… kontrgerillanın yeni faaliyet alanı belli olmuştu…
Siirt’teki Kasaplar Deresi bir toplu mezar alanına çevrildi. Binlerce köy yakılıp boşaltılırken, Musa Anter, Vedat Aydın gibi önde gelen Kürt aydınları öldürüldü. İtirafçılar JİTEM kadrolarıyla hesapsız ve sınırsız bir vahşet uygulamaya başladı. Metropol kentlerde, Kürt hareketiyle Türk solunu buluşturma potansiyeline sahip devrimci kadrolar kaçırılıp kaybedildi. Topyekun bir devlet uzlaşısı ve projesi olarak işleyen bu sürecin bilançosu, binlerce faili meçhul cinayet oldu.
Kontrgerillanın finansmanı için, o güne dek devlet denetiminin kısmen dışında olan ‘kabadayı’lar yok edilerek, kontrgerilla bağlantılı bir mafya örgütlenmesi kuruldu. Narko-trafikle milyarlarca dolar kayıt dışı para kontrgerillanın finansmanı için kullanılmaya başladı. Uluslararası denetimden azade Kuzey Kıbrıs, bir mafya ve kontrgerilla cenneti haline çevrildi. Ne idüğü belirsiz off-shore bankalar para aklıyordu. Elbette paranın olduğu yerde ihtilaf da vardı. Yüksekova Çetesi olarak bilinen örgütlenmeden Tarık Ümit’e, kumarhane savaşına kadar pek çok iç hesaplaşmalara girişildi. JİTEM’in ‘parlak’ lider kadrolarından Cem Ersever’in imhası da benzer bir hesaplaşmanın sonucuydu.
Bugün ‘Ergenekon’ operasyonunda pespaye birer figür olarak kullanılan bazı isimler, bu sürecin etkin kadrolarıdır. Üzerlerindeki pislik, kimsenin yadsıyamayacağı kadar açıktır.
Ne var ki, ‘Ergenekon’ operasyonu bu kadar ‘temiz’ değildir. Eskiden ‘komünizme karşı mücadele’ üzerinden ABD’nin kanatları altına giren geleneksel devlet eliti içinden bir kesim, ki bunlara ‘ulusalcı’ deniyor, ABD’nin Ortadoğu-Kafkasya-Balkanlar üçgeninde farklılaşan çıkarlarına itiraz geliştirme cüretinde bulundu. Türk’ün 1000 yıllık devlet geleneği teranesinden yola çıkarak, Türkiye’nin bölgesel çıkarları gibi boylarını aşan emperyal bir niyet ve ABD’yle karşılıklı çıkar ya da Rusya, İran ve Çin’le bir Avrasya çıkar birliği oluşturma rüyası taşıyan bu kesim, ABD tarafından tasfiye edilmek durumundaydı. Dalga dalga yayılan Ergenekon Operasyonu, bu ulusalcı kesimin tasfiye sürecinden daha fazla bir anlam taşımıyor.
Kontrgerilla ise, bir Amerikancı örgütlenme olarak, elbette varlığını koruyor. Geçtiğimiz aylarda CIA’ya İstanbul’un Gülü kod adıyla çalıştığı açığa çıkan Tansu Çiller’in, Susurluk’taki Mercedes’ten canlı çıkan Sedat Bucak’ın, ‘1000 operasyon’ itirafında bulunan Mehmet Ağar’ın ortalıkta dolanması, Ergenekon davasının nasıl bir balon olduğunu ortaya koyuyor zaten…
Dahası var… Bütün şaibeli olaylarda bakmamız gereken temel bir kriter söz konusudur: Kimin işine yarıyor? Hrant Dink’in anmalarına, hiç kuşku yok ki, katilleri de katılıyor ve sahte gözyaşları döküyor. Niye Emniyet bağlantıları hep örtüldü ki? ‘Cemaat’ bunda etkin olmasın? Büyük bombalamaların ardında yine aynı güçler var. Gazi Mahallesi katliamı gibi ‘aydınlatılamamış’ vakalarda, 12 Eylül öncesi CIA operasyonlarının izini fark etmemek mümkün değil. Tüm fenalıkların müsebbibi olarak bir karikatür bulunmuş ama: Ergenekon!.. Biz bunu yemeyiz!..
Bugün ülkedeki Amerikancı kontrgerilla örgütlenmesi, ‘cemaat’ aracılığıyla reorganize oluyor. Eski katillerimiz, yenileriyle yer değiştiriyor. Maksat, ABD’ye tam olarak biat edecek kadrolarla doldurdukları yeni ve çok daha uşak bir devlet yapılanmasını yaratabilmek. Bunun için hazırda Komünizmle Mücadele Derneği’nden bugüne, emperyalizme sadakatle hizmet etmiş bir ‘cemaat’ var… (Kaynak: RED Haber)